Galata Gezegeni

no comments

Florian Thalhofer, Andreas Treske, Murat Karamüftüoğlu ve Ahmet GürataiStoryBox adını verdiği bir çeşit gezer-seminer/sergi ile dünyanın değişik şehirlerinde ve kurumlarında kendi geliştirdiği etkileşimli (interaktif) sinema tekniğiyle hazırladığı filmleri gösteren ve Korsakow adlı tekniği tanıtan Florian Thalhofer ile iki sene önce Bilkent’te tanıştık.

Andreas (Treske) bu tekniği tanıştığımız günden beri anlatır, denememiz için ısrar ederdi. Ben bugünkü kadar üretim odaklı olamadığım (~=linux dışında OS kullanmam inadıyla mutlu mutlu yaşadığım) ve Korsakow Shockwave tabanlı olduğundan (ve linux ile çalıştıramadığımızdan) pek ilgilenmemiştim.

devamını okumak için tıklayın

Blogu bölmek…

no comments

Pardus geliştirici ekibinin Tübitak çalışanı olan bölümünde geçirdiğim yıllarda Bilöker bir linux/özgür yazılım bloguydu… Bu blogu açarken, o konularda hâlâ o blogda yazmaya devam edeceğimi düşünmüştüm… Sonra bir ara oradaki her şeyi sildim falan derken, şimdi geliştirici hesaplarının olduğu yeni sunucuyu deneyenlerden biri haline geldim ve böylece blogu tekrar konuya göre ayırdım. Bu blogun bir maslahatgüzarlığı tadında, copyleft, özgür yazılım, linux, bunların Türkiye yansımaları gibi konularda bir şey yazmak istediğimde oraya yazıyor olacağım. (Belki buraya rss ile başlık atarım bilmiyorum…)

Öte yandan, bir hayal gerçek oldu, http://birdirbir.org yayına girdi. Bianet’in tarifiyle, Bir+Bir, Express ve Roll geleneğinin yeni İnternet sitesi birdirbir.org. Tam çok sık olmasa da düzenli içerik girerken RSS’in patladığını fark ettik, twitter pek kullanamadık falan filan derken sorunların kaynağı ana sitede kullandığımız (aslında dört ayrı siteden oluşan bir blog-network kendisi) temanın yeni fonksiyonlarla uyumsuzluğu falan ortaya çıktı. Bunun üzerine sıfırdan bir tema yapmak daha anlamlı göründü. Çalışmalar sürüyor…

Dolayısıyla dergilerle içli dışlı yazı fikirleri, yeni sayıların duyuruları için o adres takip etmesi daha anlamlı olacak bir adres haline geldi. Eh bu bloga da kişisel bıdırdanmalar, üşenmeyip geri dönmem gereken sinema ve fotoğraf konuları kaldı… Biraz da kitap belki. Bugün iki kitap hakkında yazmayı gerçekten istiyorum.

Sansür hikayesinin hızlı bir özeti ve sezon finali

1 comment

Sansür sözcüğü uzun zamandır 5651 sayılı kanuna dayalı olarak kimi internet sitelerine erişimin engellenmesini kapsayan uygulamanın adı oldu. Bu kanuna ve planlanan uygulamaya göre, kanunda yer alan katalog suçların işlendiği tespit edilen internet sitelerine mahkeme kararıyla erişim engelleniyor. Oysa pratikte durum her geçen gün daha da vahim hale geliyor. Uygulamanın teknik sorunlarını hızlıca hatırlayalım:

  • Kanun açıkça mahkemenin kararı olmasını emrederken, kerhen ve tedbiren diye TİB, çeşitli ISP’ler kafalarına göre kimi siteleri erişime engelleyebiliyorlar. Bu tamamen kanuna aykırı!
  • 5651′in katalog suçları dışında siteler de engelleniyor. Bölücülük başta olmak üzere kimi konular kanunda yer almadığı halde bu kanun kullanılarak erişim engellemekte kullanılıyor.
  • Sitelerin genişliği nedeniyle “kanuna aykırı içerik” ya da “suç unsuru” denebilecek içeriğin erişime engellenmesi yeterliyken ve kanun sadece bunu işaret ederken, bütün site erişime engelleniyor. Yani Atatürk’e hakaret edildiği gerekçesiyle bir videonun izlenmesi engellenmek yerine bütün Youtube kapatılıyor. Bu cezanın ölçüsüzlüğü, şahsiliği gibi bir sürü çok temel hukuk paradigmasının yok edilmesi, en temel hakların ihlal edilmesi anlamına geliyor.

Bu üç maddede özetlene sorunlar aşılsın diye yıllardır uğraşılıyor. Yapılan toplantılara (Kartepe Çalıştayı yeni bir örneğidir) hakimler, savcılar, bürokratlar da katılıyor, görüş alışverişi yapılıyor… Yani hükümet iyi niyetle kanun uygulamak, yeri geldiğinde o kanunu günün ihtiyaçlarına göre yenilemek görevini yerine getiriyor olsa, bu konuda kamuoyu desteği hatta teknik destek bile ortada.

Fakat bir tuhaflık da var. Eğer bir şekilde kanuna ters içerik yayını yapıldığında, bu konuyla ilgili işlem yapılacaksa, doğru olan o içeriğin yayınlanmamasını sağlamak değil midir? Devlet şu anda Atatürk’e hakaret eden bir video tespit edildiğinde bu videoya erişimi engelliyor. Halbuki Youtube’da bir grup kullanıcı bir videonun rencide edici, hakaret içeren, nefret söylemi içeren söylemler barındırdığını söylediğinde o video siliniyor. Hiç kimse göremiyor artık o videoyu. Propaganda ile mücadelenin doğru yöntemi bu değil mi? Türkiye’den erişim engellendiğinde, o video dünya kamuoyunun geri kalanını yönlendirmeye devam ediyor. Üstelik de yanına “Türkler sansürcü oldukları için bunu göremiyor” lafını da ekleyerek… Kendi sözümüzü, bu sözün karşısına koyma hakkımız, kendi devletimiz tarafından alınıyor.

Kanunların özünde ölçülü olmak vardır. Yani bir suç işlendiğinde verilen ceza, o suça oranla kabul edilebilir ağırlıkta/sertlikte olmalıdır. Bu durum, bir video için tüm Youtube’un kapanması sonucu ortadan kalkıyor. Ölçüsüz ve hukuksuz bir ceza veriliyor. Üstelik kanunda uygulama bu şekilde tarif edilmediği için bunun tüm sorumlusu Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı adlı kurum. Bu kurum gerekli teknik süreci yapılandırıp, sadece karara konu olan videonun izlenememesini sağlayabilecekken, tüm siteyi kapatıyor. Sonra yetinmiyor, site -günün teknik zorunlulukları nedeniyle tesadüfen- başka IP adreslerinden erişildiğinde, mahkeme ona böyle bir görev vermediği halde o IP adreslerini de erişime engelliyor. Bu açık seçik görevi kötüye kullanmak olduğu halde bunu yapıyor. Bazı siteleri, mahkeme kararı olmadan kapatıyor.

Bunları hesaba katınca artık kötü niyet var demek mümkün. Son Google hikayesinde yaşananlar da zaten dezenformasyon ve çarpıtma ile bu kötü niyeti gözler önüne serdi. TİB bütün yetkisini aşarak hukukdışı eylemler sergiledi, sorumlu olan bakansa bunu düzeltmek yerine konuyu bambaşka bir yere çekip, gerçek sorunu tartışmak yerine vatandaşını kandırdı… Bu ülkenin ulaştırma bakanı, kalkıp “Google vergi vermiyor, benim vatandaşımı kandırıyor” dedi. Asıl kandıran kendisiydi, konunun vergiyle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Mali/cari hesaplar maliye bakanlığı ile ilgili konulardır, düzenleme ve cezalandırma yetkileri de, yöntemleri de orada tanımlıdır. 5651′de “vergi borcu olan sitelere erişimin engellenmesi” diye bir madde yok. Bunu bahane etmek olayı çarpıtmak, hukuk dışı davranmaktır! Bu da oldu…

Bunlar meselenin tarihçesine dair yakın tarihli örnekler. Durum daha da kötüye gidiyor. Önce Emniyet Müdürlüğüne sonra da Diyanet İşleri Başkanlığına içerik denetleme yetkisi verildi. Böylece bu kurumların sakıncalı bulduğu internet siteleri de erişime engellenebilecek. Bununla ilgili hiç bir kanuni dayanak yok. Bu kurumların, hele ki uluslararası arenada, yayınlanan içerikleri denetleyebilmekle ilgili ne görevleri var (kendi görevlerini belirleyen kanun ve düzenlemelerde) ne de uzmanlıkları. Polis ve imamlar, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmekle görevli değildir! bu kadar basit… Hukuk devleti böyle işlemez.

Tüm bu uygulamaların apayrı etkileri de var. Bu yanlış uygulamanın etrafından dolanarak, istediği içeriğe ulaşmaya çalışan insanların, özgür birer internet kullanıcısı olmak yerine, özel bilgilerle donanmış (DNS nedir, hosts dosyası ne işe yarar gibi soruların cevapları artık ev hanımlarımızda) olmasının yaratacağı sorunlar var. İlki bu bilginin herkese ulaşımı sağlanamadığında imtiyazlar yaratıyor olması. İkincisi de bu amaçla kullanılmaya çalışılan yardımcı programcıklar ve bilgilerin kötü niyetli olması halinde bilgi güvenliği faciaları yaşanması…

Katalog suçlara ve diyanet-emniyet ikilisine bir başka ek de Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, yani telif kanunu üzerinden yapılan engellemeler… Her biri dönüp dolaşıp aynı yere geliyor. Sokakta de-facto olarak yaşanan şeyi suç olarak fakat sonradan tanımlayarak toplulukları, insanları kriminalize ediyor, toplum dışına itiyor. Böylece bir noktadan sonra hangi suçun işlendiğinin önemi kalmıyor. Küçük suçları işlemek, büyükleriyle ilişki kurmayı kolaylaştırır. Bu mantıkla, toplum yeraltına itiliyor. Buradan kimse kazançlı çıkmaz.

Tüm bu fikirler ışığında, yarın, umuyorum binlerce özgür internet talep eden netdaşla birlikte 17.00′de İstanbul Taksim Meydanı tramvay durağının önünde olacağım. Galatasaray meydanına kadar, Devekuşu Kabare’nin sansüre karşı yıllar önce yazdığı sevimli şarkı “minik kelebek”i söyleyeyerek yürüyecek ve herkese göstereceğim ki, özgür internet mühimdir, istiyorum. Bir başka ortamda “beni seven arkamdan gelsin” demiştim, burada da tekrar etmiş olayım. Yarın 17.00′de bugün internet, yarın tüm özgürlüklerimiz için: “yürüyelim arkadaşlar…” (lay lara lay lay lay)

Terim çevirisinde imam yeli…

4 comments

Radikal’in haberine göre, TDK çeşitli terimlere Türkçe karşılıklar önermiş. Bence değil TDK gibi, aklı başında, kitap okuyabilen herhangi bir insan için salakça denebilecek bir zihniyet yanlışlığının ürünleri var listede… Örneğin voleybol için “uçan top” önermiş pek sevgili TDK’mız. Koca kurumda, kimsenin aklına da “vaktiyle futbol yerine etimolojisini temel alarak ayaktopu önermiştik. Çok da tutmamıştı ama, daha iyidi.” minvalinde bir mantık yürütme olasılığı gelmemiş, örneğin “file topu” diyememişler. Hayır zaten aspiratör gibi, voleybol gibi 90 yaşında nineye de, 8 yaşında çocuğa da söylendiğinde aynı karşılığın anlaşılabildiği sözcüklerin Türkçe olmadığı hissiyatına kapılma yanlışlığını geçiyorum. Bari terim uydurulacağı zaman bunun bir karşılığı olsun değil mi? Örneğin dart yerine oklama denmiş… Canım kardeşim, dart o oka verilen özel isim zaten, sen o okun kültürünü, tarihçesini falan filan silip, şeklinden mülhem “ok” deyince okçuluk ile arasındaki ilişki nice olur?

Bir sözcüğün Türkçe olması, o dili kullanan insanların duyduğunda karşılık olarak zihinlerinde canlanan bir şey olup olmadığı değil midir? Türkçe konuşabilen insanlara dart deyince gözlerinin önünde belirli bir tip ok ve onunla oynanan bir oyun birlikte geliyorken, ne demeye “oklama” diye kim bilir ne kastediliyor diye kafamızı allak bullak edecek bir sözcüğü, bir de sanki üzerine çalışılmış da, bilimsel bir kaynağı varmış gibi kurum ağzından, basın toplantısında söyler ki insan?

Başka facialar da var… migren yerine “yarım baş ağrısı” demişler ki, o alanda çalışan her doktor ve o hastalıktan muzdarip her insan bence o terimi önerenin sırtında oklava kırmayı hak ediyor. Kapora yerine güvenmelik diye bir şey önermişler, hiç zahmet etmeselerdi, biz halk arasında “güvence” diyorduk zaten. O binadan kafayı çıkartıp iki dakika sokakta konuşulan dili dinleseler görürlerdi diye söylenesim geliyor. Anchorman yerine “ana haber sun” diye emir kipinde fiil mi, yarım kalmış isim mi belli değil öneriye hiç girmiyorum bak.

Sonra halk nezdinde oturgaçlı götürgeç diye dalga geçiliyor memlekette dil üzerine çalışan tek kamusal kurumla… Sonuna kadar da hak ediyorlar ne yazık ki… Olmamış, otur, sıfır!

Yolun yarısına yeni varmış bir insanı öldürebilirsiniz… ama bir gökkuşağını batıramazsınız…

no comments

25 yıl önce bugün, gece yarısı olmak üzereyken Yeni Zelanda Auckland limanında bulunan Gökkuşağı Savaşçısı (Rainbow Warrior) patlayan iki bomba sonucu batmıştı. Aslında duymayan yoktur herhalde ama, kısaca hatırlatmak gerekir yine de, Gökkuşağı Savaşçısı Greenpeace adlı uluslararası çevre örgütünün sancak gemisi.

Metis yayınları tarafından yayınlanan Yeşilbarış’ın Öyküsü kitabından bir detay hatırlıyorum. Onu kerhen nakletmeden önce kabaca Greenpeace’in nasıl çalıştığından bahsetmek iyi olabilir.

More: Read the rest of this entry…

Bir+Bir 4. sayı çıktı

3 comments

Haziran-Temmuz 2010 sayısı bu dördüncü sayı. Kara Tren başlığını pek çok kullanmak zorunda kalmanın üzüntüsü var biraz.

Bolca hata var, adet olduğu üzere… Mithat Fabian Sözmen yerine Sönmez yazmak gibi bir hıyarlık yapmışız ki, evlere şenlik.

Sonra sen kalk güzel blogları duymayan kalmasın diye A’dan X’e köşesinde B harfine daimi Blog gözüyle bak, ilk tanıtımı Kediler ve Kitaplar için yap, sonra da adresini yazma oraya. (Araştırmacı okur mu istiyoruz nedir?) Umut ve Çavlan kusura bakmayın, atıfta bulunalım derken, dedikodu yapmış gibi olmuşuz.

Ha bu arada, söylemek lazım ki Cemal Kafadar’ı da fena işletiyoruz. Ropörtaj yaptık sanıyor, kendisine köşe verdik, haberi yok. 3. kez, şarkılı tarih gene doyasıya…

Kişisel bir şey eklemek gerekirse nefret cinayetleri, Filistin meselesi, sanal emek sömürüsü konuşurken fırsat bulamadığım bir hayalimi gerçekleştirdim, içinde (gülüyor) geçen bir ropörtaja imza attım. Göksel cover albümlerinin hikayesini anlattı… Üstüne Betül de bir çeviriyle manevi katkıdan maddi katkıya geçti…

Sonra Grup Yorum 25. yıl konseri var uzun uzun… Derginin müzik kanadındaki mühim kalem Murat (Meriç), Merve (Erol)’yle birlikte İnönü’den hemen sonra ruh halini nakletmişler, misler gibi. İrfan aslında düşünüyordu bu ropörtajı yapmayı ama, adama iki dakika soluk aldırmıyorlar ki vakit bulup da yapsın.

Michel Marian’la “Ermeni Tabusu” üzerine söyleşi devam ediyor. “Millî gurur neyin gururu?” Ankara’nın grisine güzel bir queer damgası vuran Judith Butler anlatıyor.

Gene uzun uzun okunacak bir dergi işte… Temmuz gelip çattığı için bunu ona da sayın dedik, Ağustos’ta görüşürüz… Kitapçıları seviniz. Bir+Bir bulabileceğinizden emin olduğumuz kitapçıların bir listesini http://www.birdirbir.org adresinde bulabilirsiniz. Yakında burada bir eXpress, Roll, Bir+Bir sitesi bulabileceğiniz de rivayetler arasında. Fakat samimi olmak gerekirse, yine adet olduğu üzere azıcık gecikmekteyiz. Temmuz demiştik, ortalarını bulacak gibi. O da açılış, tamamlanması biraz peyderpey… Fakat güzel olacak…

Karne değil okul lazım! Etiler Otelcilik Turizm Meslek Lisesi TOKİ’ye satıldı!

no comments
18 Haziran Cuma günü karne günü, milyonlarca öğrenci karne alacak. Etiler Otelcilik Turizm Meslek Lisesi Öğrencileri mutsuz, öğretmenleri mutsuz. Okulları TOKİ’ YE satıldı. Etiler Otelcilik Turizm Meslek Lisesi Öğrencileri karne değil okulumuzu istiyoruz diyorlar. Okullarından alacakları son karneyi mutsuzluklarının ifadesi olarak saklamak istemiyorlar.
Okulları satılan Etiler Otelcilik Turizm Meslek Lisesi ve satışı planlanan diğer okulların Öğrencileri Cuma günü saat 10.00 da okullarının önünde; karnelerini ailelerinin, öğretmenlerinin, basının önünde yırtacaklar, yakacaklar! Okuluma Dokunma İnisiyatifi olarak Cuma günü Etiler Otelcilik Turizm Meslek Lisesi Öğrencilerinin yanında olacağız. Bu öğrenciler bizim, öğrencilerin haklı, meşru tepkisinde yanlarında olalım, onları yalnız bırakmayalım!
Buluşma zamanı ve yeri, 18.Haziran Cuma Günü saat 10.30 // Etiler Otelcilik Turizm Meslek Lisesi Önü (Ak Merkez çaprazı) Lütfen yayabildiğiniz kadar yayın. Okullar da alışveriş kültürünün, rant kültürünün yıkıcılığından nasibini almasın. Blogda yazın, sosyal medyada paylaşın, okulların bile artık satıldığını, o noktaya geldiğimizi eşinize, dostunuza duyurun.

Milyonlarca blog sahibi Matt Mullenweg: Önce ifade özgürlüğü, sonra para

1 comment

eXpress’in son sayısı için bloglar ve reklamcıların, yayıncıların, gazetecilerin artan blog merakı üzerine bir makale yazmayı düşündüğüm günlerde WordPress’in kurucusu, baş geliştiricisi Mullenweg Türkiye’de ilk kez düzenlenen ve WordPress topluluğunu bir araya getiren WordCamp etkinliğine katılıyordu. Bu fırsattan istifade süper kısa ama bir o kadar öz bir söyleşi yapabildim. Makale, bu konuda güzel yazıları bir araya getirdiği için benim de katkıda bulunabilmekten mutluluk duyduğum Yeni Medya blogunda yayınlandı. Ropörtaj burada, ikisi birden ve daha bir çok şey kitapçılarda… Söz Mullenweg’de:
Bloglar kişisel birer mecra olarak tanınıyor, ama uzun zamandır küresel şirketler, büyük kurumlar ve hatta zaten İnternet yayını olan gazeteler ya da televizyonlar bile birer blog açıyorlar. Kurumsal blogların amacı nedir, neyi temsil ediyorlar?

Firmaların blogları olmalı, çünkü bu müşterileriyle insani bir diyalog kurmalarının en iyi yolu. Böylece ürünlerin arkasında insanlar olduğunu gösterebilirler. İletişimin tek yönlü bir sokak gibi algılanması artık mümkün değil.

Amatör ve kişisellik vurgusundan devam edersek, bloglar BBS kültürü gibi, alt kültürlere uygun bir mecra özelliği de gösteriyor. Blogculuk kültürünü nasıl tanımlıyorsun? Bir blogu blog yapan nedir?

Blog kültürünü gündelik anlamıyla bildiğimiz kültürden ayrıştırabilecek çok fazla özellik görmüyorum. WordPress ile her gün milyonlarca insan kişisel günlüklerden, kanserle savaşa kadar, Fortune 500 sitelerinden Wired.com gibi dergilere kadar her şeyi yayınlayabiliyor.

Yayın yapmayı basitleştiren bir araç olarak bloglar insanların sözlerini yaygınlaştırmasını çok kolaylaştırdı. Öyle ya da böyle, ifade özgürlüğünün gelişiminden bahsetmek mümkün… Ana akım gazetelerin, yayıncıların blog yazarlarını keşfetme eğilimini bu bağlamda nasıl değerlendiriyorsun? Konvansiyonal medya ve yeni medya arasındaki ilişki hakkında neler söyleyebilirsin?

Bir gazete yayınlamak için gerekenleri garajıma koyup da bu işe girişmem mümkün olamazdı. Fakat WordPress gibi araçları kullanarak fikirlerini yayınladığında, New York Times ile aynı şartlara, üstelik de önemli maliyetlerden bahsetmeden sahip olabiliyorsun. İnternet üzerinde her iki adres de eşit uzaklıkta. Bu durum, becerikli olanın daha ön plana çıkabilmek, kendini gösterebilmek için fırsat eşitliğine sahip olmasını sağlıyor. Bu da okunmak için fırsat eşitliğini artırıyor.

Fikir özgürlüğü konusunda WordPress’in kurumsal tavrı da dikkat çekiyor. Adnan Oktar’ın çalışmalarını afişe eden bloglar yüzünden WordPress.com adresine Türkiye’den erişim engellendiğinde ya da Çin hükümeti içeriği filtrelemenizi istediğinde ciddi trafik kaybına mal olmasına rağmen ifade özgürlüğünden yana tavır koymuştunuz. Üstelik de, topluluk kanadının örgütlendiği WordPress.org adresinin aksine, .com adresi bütünüyle ticari bir yapıya sahip olmasına rağmen… Bu bir şirketten kolayca beklenebilecek bir tavır değil, özgür yazılım modeli acaba ticaret anlayışını da etkiliyor mu?

Kesinlikle! .com adresi tamamen ayrı ve kâr amaçlı bir yapı. Buna rağmen, orada aldığımız kararlar da, yıllardır katkılarıyla büyüdüğümüz bir toplulukla çalışmanın deneyimlerinden çok etkileniyor. Kişisel olarak sansür ve ifade özgürlüğü konularını çok önemsiyorum. Tıpkı GPL ve özgür yazılımı önemsediğim gibi. Uzun vadede, 5-10 ya da 20 sene sonra, ticari müşteri camiamız da ilkelerimize bağlı olmamıza hak verecektir, bu Çin’de tamamen yasaklı olmamız pahasına olmuş olsa da.

Blog ve şirket profili demişken, İstanbul ziyaretinin sebebi de olan WordCamp etkinliği, “WordPress hakkında her şey” sloganıyla düzenleniyor. Fakat yıllar içinde blog kültürü, teknik gelişmeler gibi konulardan çok girişimcilik, risk sermayesi ve ekonomik düzeni, WordPress’le nasıl para kazanırsınız gibi konular öne çıkmaya başlamış görünüyor. Blog kültürünün ticarileşmeye başladığını, değiştiğini düşündüğün oluyor mu?

Türkçe konuşmadığım için Tim Ferriss’in konuşması dışındaki konuşmaları dinleyemedim. Bu nedenle burada tam olarak ne olduğunu bilmiyorum… Yine de, dünya çapında onlarca WordCamp etkinliğine katıldım ve ticarileşmeyle ilgili konular konuşulurken bile insanların merakı ve hevesi daha çok kendini ifade edebilme, yaratıcılık, özgürlük ve nasıl okuyuculara ulaşırım sorularına kayıyor diye gözlemledim. Bunlar benim de WordPress’in temel ilkeleri arasında saydığım düşüncelere paralel olanlar.

İnternet özgürlüğü için güçbirliği toplantısı

no comments

19 Haziran Cumartesi günü, 13:00 – 17:00 arasında Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsünde bir araya geliyor ve İnternet yasaklarına karşı neler yapabileceğimizi konuşuyor olacağız. Biz kim miyiz? İnternetin özgür olması gerektiğine inanan bireyler… Herkese açık… Gelin, katılın, birlikte konuşalım. Önden gündemde illa ki konuşulmalı diye düşündüğünüz, gelemeyecekseniz bile konuşulsun istediğiniz şeyleri de iletebilirsiniz: Adres: http://friendfeed.com/netdas/90925dc4/internet-sansurune-kars-ortak-platform

eXpress 112 – Bu dergi İsrail’de çıksaydı?

no comments

Olağan şüphelileri (Mavi Daktilo, Radyo Express, Radyo Brecht, Ağır Çekim, Kılavuz gibi) Eyal Weizman’la İsrail üzerine, Selahattin Demirtaş, Bilgi Üniversitesi’nde sendika, Zeytinburnu’nda deri işçileri, Ayazma’da TOKİ yalanları, Türkiye’nin tarım raporu, Avrupa’nın göçmen zulmü, 1870’lerde Ermeniler, Judith Butler gibi başlıklar sıralanabilir.

Son hazırlıkları süren http://www.birdirbir.org adresinde hangi kitabevlerinde bulunabileceği listesi olduğunu, http://www.birdirbir.org/dava adresinden de hapis ve para cezası aldığımız davayla ilgili tepkileri, yorumları, haberleri derlediğimizi hatırlatalım.

Eylül ayına kadar pause tuşuna bastığımız da bu sayının havadisi olsun. Meram’dan naklederek:

More: Read the rest of this entry…