Archive for

December, 2007

...

Bayram rehavetinde oyuncak sandığı

no comments

Forma giyilerek gidilen okullar çağımda (hala öğrencilikten kurtulamadığım için böyle tanımlamak geldi içimden) derslerimin kritikleşmesi beklenen günlerde kitaplar, oyuncaklar televizyonumuzun kutusuna doldurulup gardrobun üstüne konurdu… Ne basit bir çözüm, bir yasaklılık vs. hali olmaksızın mesafe koyma fikri… Sonra tabii ki bayram seyran vakitlerinde sabah uyanırsın ve odanın ortasında bir kutu…

Bugün bunları hatırlarken bir yandan da uzun zamandır hissettiğim “eskisi gibi kitap okumak istiyorum” duygusuna yeniden kapıldım. Sevgili Betül hanımın “ah ne kadar güzel, önünde kocaman bir yolculuk var” diyerek verdiği hayri pıtırların çağrıştırdığı ve onunla yad ettiğimiz Enid Blyton da bu çağrışım serisinde eksik olamazdı.

Bahsi geçen yad seansında şikayet ettiğimin aksine, Blyton nette artık epeyce kendine yer bulmaya başlamış. 98 yılında kitaplarıyla ilgili bir şeyler yazdığımda gerçekten kaynak göstermekte zorluk çekmiştim. Şimdiyse bir çok farklı Blyton grubu ve kaynağı var… Öyle ki, ülkemizde “Yaramaz Kızlar” adıyla yayınlanan yatılı okul serisinin kafamdaki soru işaretlerine sonunda bir yanıt bulabildim.

Efendim, bu yaramaz kızlar benim çocukluğumda 6 tanelerdi, sonradan ablam her ne kadar bir iki bölüm daha bulmuşsa da, hepsi oydu diyebiliriz… Oysa ben Blyton yazısına giriştiğimde, hala satılıyorlar mı diye kitabevlerine bakarken fark ettim ki, 15′e kadar yolu varmış…

Hayretler içinde onları da aldım (elbette) ve okumaya daldım. Gel gelelim, Blyton’un kalemini çocukluğu boyunca onunla yatıp kalkmış bir insan olarak ayırtedebileceğime güvenim tam… Bu kitapları bildiğin başkası yazmış diye kudurdum. Oysa üzerinde yüzsüzce hala Enid Blyton yazıyordu…

Vikipedi sağolsun, öğrendik ki, Rosemarie von Schach adlı bir yazar bu serinin devamını Almanya’da, Türkiye’de olduğu gibi Blyton’un ismini kullanarak yazmaya devam etmiş. Koza (yayınlarıydı diye hatırlıyorum, Altın kitaplar da olabilir, birileri işte) da bu seriyi Türkçeleştirerek, bir şey olmamış gibi yayınlayıvermiş. Ayıp aslında… Neyse…

Bir başka hatırlayıp onayladığım şey de şu oldu: Blyton kitaplarının arkasında “Shakespeare ve Agatha Christie’den sonra dünyada en çok okunan İngiliz yazar” diyordu…

Unesco’nun üye ülkelerdeki yayın istatistiklerine dayanarak hazırladığı son derece ilginç bir listeye göre, dünyada en çok dile çevrilen yazarlar listesi şöyleymiş:

* Disney (Walt) Productions
* Agatha Christie
* Jules Verne
* Vladimir Lenin
* William Shakespeare
* Enid Blyton
* Barbara Cartland
* Danielle Steel
* Hans Christian Andersen
* Stephen King

bkz: http://databases.unesco.org/xtrans/stat/xTransStat.a?VL1=A&top=50&lg=0

Yani Blyton gerçekten de en çok okunan 3. ingiliz yazar olmanın yanında, dünyada en çok dile çevrilmiş 6. yazarmış…

Az önce komşunun “minik kuşu” Özlem, bayramlaşma adı altında diğer bilgisayarımı ele geçirdi, internetin derinliklerinde geziyor. Vikipedi kullanmayı çok seviyormuş, çünkü bilmediği kelimelerle karşılaşıyormuş. Meraklı ve öğrenmeye hevesli bir insan için ne güzel bir yaklaşım ve ne kadar şanslı ki, onun için içerik hazırlayan onbinler var…

Bugünlerin bayramda açılan oyuncak sandıkları sanal herhalde… İnternetten sıkılınca da GarageBand’i açtı… Piyano arayüzüyle gitar çalıp, “bu Microsoft’tan daha güzel” dedi… İnternete girdiği Pardus’la müzik yaptığı Mac arasındaki farkı pek anlamadı ve aynı sanarak “bu” dedi… Ben de bozmadım, istediğin zaman gel oyna dedim. Bilgisayar öncesi alışkanlıklarından vazgeçmemiş olarak kütüphanemden bir kaç tane çizgi roman alıp sırıta sırıta gitti…

Bayram rehaveti işte… Her ne kadar dışarda insanlar arasında, insanlarla hayvanlar arasında da kan gövdeyi götüren bir günde, Savaş Dinçel’in ölümünü öğrenip azıcık burkulduysam da, gündeme iki şeker uzatarak kapıyı kapatıp gerçek anlamıyla tatil ilan ettim bugünü… Oyuncak sandığımı bulacağım.

Ben bu Amerika’nın ortasına…

no comments

Bugün engelli koşudan hallice bir metodla Haydarpaşa garına varıp Eskişehir’deki provama yetişmek üzere binebildiğim trende cezalı bilet ödemek zorunda kaldım. Çünkü TCDD paşa tren kalkmadan on dakika önce bilet satışını durduruyormuş. Trenin içinde de cezalı şekilde bilet alınabiliyormuş.

Durumu fark ettiğimde konforu açısından Harem’e geri koşturup bir başka otobüse bineceğime cezalı binmek daha mantıklı geldi ve atladım, ama asıl eğlence bir saatliğine bir yerlerde manasızca beklediğimiz o meşhur TCDD eslerinden birinde yaşandı.

Vagonların arasında dolanırken bir teyze (bildiğimiz teyze) gelip ateş istedi, sonra standart bir teyze olarak çocuklarından falan bahsetmeye başladı. Trenden şikayet etti, biz toplum olarak gerideyiz dedi, sonra durdu “hiii burada sigara içilmiyor” dedi… Ben de “evet öyle demişler ama tam yanınızda da kül tablası var, hem kurallar açısından bakarsak bu trenin Eskişehir’e doğru hareket halinde de olması gerekiyor…” dedim. Güldü… sonra Amerika’da sigara yasağının çok ciddi olduğunu söyleyip “hiç sevmem amerikalıları, geçen ay NY’daydım, kaldığım otelde havalı olur diye tuvaletleri manzaralı yapmışlar, ben de bir keyif ‘ulan amerika sıçarım orta yerine’ diye yapıverdim hacetimi” deyip kikirdeyerek uzaklaştı. Normal olsa…