14. Gezici Festivalden Film Notları – 2

Bu yazı, http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-1/ adresindeki yazı akıllara zarar biçimde uzamasın diye bölününce ortaya çıkan bir devam yazısıdır. Ona da bakılması tavsiye olunur.

10-11-08

Bulutların Üstünde / Wolke 9 (Andreas Dresen – Almanya 2008)

Yarışmalı bölümde yer alan filmlerden biri Bulutların Üstünde. Katalogdan baktığımızda hem seçilen kare ile hem konusuyla bakmaya değer hissi uyandırmıştı, program da müsait olunca geçtik oturduk. Kayıp zaman denemez, özenli yapılmış bir film. Ama yaratıcılık anlamında büyük bir fırsat kaçmış gözüyle bakmaktan kendimi alamadım. Yaşları altmışı geçmiş bir çift ve terzilik yapan kadının müşterisi bir erkek arasında gelişiveren aşk üçgeni konu edilmiş. Bir anlamda sevmenin, sevişmenin yaşı yoktur. Filmi basit bir duygusal filmden ayıran şey cesurca işlenmiş sevişme sahneleri. Salonda özellikle gençlerden gelen hayret nidaları ve kıkırdamalara yol açan, iddialı ve uzun sevişme sahneleri ezber bozucu denilebilir. Ancak ilişkiye dair söylenebilecek yeni bir şey olmadığında, salonda kıkırdayan gençlerin yüzleşmelerini sağlayacak dramatik bir dönüşüm gerçekleşmediğinde filmden geriye basit bir soru kalıyor. Karakterler 30 yaşlarında olsa ne olurdu? Yanıt filmin sıradanlığını vurgulayan aslında tek bir sözcük: Porno.

Bu indirgemeci bakış açısı, zorlayarak da olsa aslında türler ve temalar üzerine düşünmek için kışkırtıcı. Bir porno filmde oyuncuların kimlikleri değiştiğinde film bir anda sanat filmi olabilir. Kavramlar bu kadar esnek gerçekten. Film de bunu hatırlattığı için bile hatırlanmayı hak ediyor.

Oyuncak Ülkesi / toyland (Jochen A. Freydank – Almanya 2007)

Festivalin en doyurucu yanlarından biri 35mm. çekilmiş kısa filmleri izlemekti. Hele ki programdaki kesişmeler nedeniyle toplu gösterimleri ıskalayanlar için her uzun metrajlı filmle birlikte birer de kısa göstermek daha da isabetli bir tercih.

Kısa filmle ilgili kafamda hep şöyle bir algı var. Özellikle Türkiye’de bir çok insanın yanılgısı, bütçe vb. açılardan rahat olabileceğini kestirince kısa film yapmayı daha kolay sanmak diye düşünürüm. Burada izlediğimiz kısalar arasında öyle bütçelerle çekilmiş olanlar vardı ki… En basitinden her birini 35mm. izledik…

Toyland, Nazi Almanyası döneminde iki komşu çocuğun hikayesi. Komşulardan biri Hıristiyan diğeri Yahudi, bir gün Naziler geliyor… Hıristiyan aile Yahudi olan ailenin çocuğunu “ah haylaz, nerelerdeydin, bu bizim çocuk faşist beyler, vallahi aryan, soy sop germen vundebah, vundebah” diyerek kurtarıyor.

Kimi hikayeler var ki, ne kadar çok anlatıldığı asla kimseyi ikna etmeyecek. Dolayısıyla bu filmi görmek de şaşırtıcı değil. Sinematografik açıdan başarılı bir film olmuş. O da yeter…

Gitmek / My Marlon and Brando (Hüseyin Karabey – Türkiye/Hollanda/Fransa 2008)

Festivalde yaşadığım en büyük hayal kırıklığı. Ajans21‘deki insanlardan bu filmi dinleyip, festivalden festivale gidişini izleyip, filmi merakla beklemeye başlamıştım. Bütün İstanbul entelijansiyası Ayça Damgacı’nın hikayesi ve oyunculuğunu konuşuyordu ve sonra Kültür Bakanlığındaki bazı işgüzar bürokratlar, izlemedikleri bir filmi sansürlemeye çalışarak rezil olunca film iyice tanınır hale gelmişti.

Ne yazık ki, bütün bu beklentilerden belki de, filmi çok zayıf buldum. Ayça Damgacı’nın tekdüze oyunculuğu, Hama Ali’nin gönderdiği videoları bir komedi unsuru olarak ortaya seren kurgu ve Hüseyin Karabey’in belgeselciliğinden yararlanılmış güzel ama filmle ilgisiz planlar derken film gerçekten hayal kırıklığı oldu.

Herşeyden önce, dramaturjik olarak Hama Ali’nin yerleştirildiği pozisyonu son derece sakıncalı buldum. Evrensel gazetesine verdiği bir ropörtajda Karabey, video kasetlerle temsil edilen Hama Ali’nin küçük burjuva hümanizmine bir eleştiri oku olduğunu açıklıyor. Ayça ile gerçek anlamda ilgilenmediği hissi uyandırarak bu yargılamaları eleştirmek niyetinde olduğu anlaşılıyor. Elbette komik ama ilgisiz Hama imajı kafamızda ne kadar oturursa, final bizi o denli sarsacak. (Bunun küçük burjuva vicdanlarımıza nasıl ulaşacağı konusunda şüphelerim olsa da…) Buraya kadar anlaşılır, ama Karabey’in, Kürtlerin sinemada temsilinin son derece sorunlu olduğunu -haklı olarak- vurgularken, oryantalizm tuzağına nasıl düştüğü çok net değil. İbrahim Tatlıses ya da saf, konuşamayan Kürt prototiplerini yıkayım derken, gerçeklikten uzak, romantik bir Kürt aşık miti yaratmak nasıl bu amaca hizmet edebilir sorusunun yanıtını filmde bulamadım. Haliyle, bunu vicdan sorgulamasıyla, kimlikle ilişkilendirilmekte de zorlandım.

Film çekilme hikayesiyle, yola çıkış biçimiyle, niyetiyle gayet desteklenmesi gereken bir proje. Ne yazık ki, kültür endüstrisinin genel bir problemi olarak görülebilir, bir filmi desteklemenin tek yolunu o filme verilebilecek her ödülün verilmesi olarak anlayan insanlar çok. Hayır, ödül verilmesi çok sorun değil, ama nice festivalde en iyi oyuncu ödülü almış birine “oyunculuğunu tek boyutlu ve sıkıcı buldum” demekte zorlanıyorsunuz. Ya da siz bu konuları dile getirmekteki rahatlığınıza bağlı olarak söyler geçersiniz, de o oyuncunun bir yanda dünya festivallerinde gösterilen ilgi bir yanda sizden gelen eleştiri arasında seçeceği yol bellidir.

Cesurca bir hikayeyi, barışa hizmet eden bir film yapma isteğini ve yeni denemeler yapmayı teşvik etmeye katılıyorum. Hüseyin Karabey ve Ayça Damgacı bu nedenle ilk günden beri aldıkları tüm desteği haketmiş iki insan diye düşünüyorum. Bununla birlikte yaptıkları film kötü. İkisi aynı anda olamaz mı? Destek, sempati ve umut hep başarı mı getirir, getirmelidir? Her politik/insani duygularla yakınlık hissettiğimiz olayı hakkından fazla desteklersek bir süre sonra estetik anlamda kötürümleşmez miyiz? Pozitif bilimlerde deney sonuçları hipotezi yanlış çıkardığında da sevinilir. Somut bir bilgiye ulaşılmasını sağladığı için. Duygusal bağlar kurulmaz, işe devam edilir. Neden sinemayı, tiyatroyu ya da diğer kültürel etkinlikleri de böyle görmüyoruz? Deneme yapmayı övmenin şartı, denenenleri beğenmek olmamalı.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *