“Gündelik yaşamı kaydeden bir aygıt” olarak fotoğraf makinesi

Bugün Betül’le bir blog yazısı üzerine konuşurken, daha önce hiç fark etmediğimizi anlayıp şaşırdığımız bir şey fark ettik. Fark ettiğimiz şey bir soru ve yanıtını yazarak aramak en doğrusu, ancak bunu yapmayı denerken, kendimi, fotoğrafla nasıl tanıştığımı hatırlamaya çalışırken buldum. Önce o sırada yazdıklarımı paylaşıp, takip eden bir başka yazıda o konuya dönmeye karar verdim.

İlkokul yılları ve fotoğraf

Aklımda fotoğrafa dair en eski anı, ilkokul sıralarında anneme, anneler gününde hediye etmek için çektirdiğim bir vesikalık fotoğraf. Anne silüeti şeklinde bir çerçevenin içinden sümüklerim yeni temizlenmiş olarak sırıtıyorum.

Düşündükçe öyle tuhaf bir şey yaşamışım ki aslında, ne demek anne silüeti şeklinde çerçeve? Nasıl bir kitsch üründür o? İnternet’te aradım ama bulamadım. Elbette kendim akıl etmedim. Bu dahiyane hediye, tahminen müdüre verdiği hatrı sayılır avanta sayesinde sınıf sınıf gezip bunlardan bütün okula satmayı başarmış mahalle fotoğrafçımızın fikriydi. Öyle bir sürü psikolojisi var ki, akla almamak gelmiyor. Akşam gidip -gizlice- babadan para alınıyor, ertesi gün fotoğrafçı amcaya toka edilen para karşılığı “anne şeklinde çerçeve” eve götürülüyor.

Sonrasında kendi çektiğim ilk fotoğraflar tatil yerlerinde, kah ailem, kah arkadaşlarımla birlikte “tatil pozu” denilebilecek şeylere tekabül ediyor. Babamın çok küçük olduğum yaşlarda kullandığı bir diskli [1] makineyi saymazsak, 110 format filmli meşhur fotoğraf makineleri [2] peydah olduğunda fotoğraf çekmekle tanıştım sayılır. Bu makineleri görünce hala yazlık yerler aklıma gelir. Pavlov Koyu falan mesela…

Ortaokul ve lise yılları boyunca fotoğraf

Anı fotoğrafı denen olguyu üretebilmeye başlamanın altın çağları bu yaşlar olsa gerek. Zaten hemen akabinde onları paylaşma biçimleri keşfedilir. Öğrenciler yaz tatili boyunca yaptıklarını okul açıldığında birbirlerine fotoğraflar eşliğinde anlatabilir örneğin. Ersin Karabulut bir-iki hafta önceki öyküsünde bu konuya dair çok güzel ayrıntılar vermişti, köye gitmek ve/ya deniz kıyısına gitmek bizim kuşak orta sınıfın en baskın iki seçeneği oldu herhalde.

Gözlemim o ki, yaş büyüdükçe mecburen bir araya gelmiş kişiler arasında, yine mecburen yaşanmış ayrılıkların görsel bir dökümü olmaya dönüşmüş bu paylaşım usulca bitiyor. Onun yerini, planlı olarak yapılan etkinliklere tanıklık (hatta kimi zaman delalet) eden görüntülerin, seçilmiş kişilere özel sunumları alıyor. Burada anlatmaya çalıştığım konuya daha geç yıllarda yaşanmış bir örnek pek sevdiğim iki arkadaşımın trenle Avrupa’yı gezerken çektikleri fotoğraflardı. Vatikan arşiviyle rekabet iddiası taşımaya bir kutu halinde taşınan kilise/katedral fotoğrafının saatler süren sunumu sırasında bir ara düşüp bayılacağımdan korktuğumu hatırlıyorum.

Üniversite yılları: Bir çok insan açısından “amatör fotoğraf” devri

Amatör fotoğrafçılık kavramıyla lisede tanışmış olanlar da vardır hiç kuşkusuz. Sanırım ben de fotoğrafçılığın ciddi bir iş olduğunu, daha usta işi makineler ile çekim yapmayı öğrenmenin boyutlarını ve içten içe bu konuda bir hevesi lisede edindim. Yine de bugün baktığımda, üniversiteye başladığım yıllarda yaşadığım deneyimler amatör fotoğrafçılık kavramına daha yakın.

1991’de Sovyetler dağıldıktan sonra Zenit fotoğraf makineleri [3] kolaylıkla bulunabilir hale gelmişti. Sonradan anladığıma göre, eskiden beri Türkiye’de Zenit bulmak mümkünmüş. Ucuz, epey kaliteli mercekli ve son derece dayanıklı bu aletler belki de kuşaklar boyu fotoğraf öğreniminin temeli olmuş.

Benim de aldığım ilk SLR fotoğraf makinesi bir Zenit 122E olmuştu. Kendisi, yer yer amatörce de olsa sanatsal kimi sonuçların yanında   komik tabelaların, tatil anılarının, babamın yaşgünü yemeğinin ve benzeri anların kayıt cihazı özelliği olmaktan çıkmadı. Sonra başka fotoğraf makinelerim olunca da pinhole denemesi yapmak gibi eğlencelere kaynaklık etti.

Yetişkinlik dönemi, dijital kompaktlar ve hayattan kesitler

Yaşları bu anlattığım süreçleri benimkine benzer yıllarda yaşamış ve bugün amatör/profesyonel fotoğraf çeken insanlar bu süreçlerden geçmişlerdir diye tahmin ediyorum. Eğer bir fotoğraf dükkanı ya da (etkinliklerin, binaların, nesnelerin fotoğraflarını çekerek para kazanan anlamıyla) fotoğrafçının yanında çıraklık dönemi geçirmediyse, bugün fotoğrafı ciddi nedenlerle çeken herkes bir heves ya da anı kaydetme deneyimi olarak fotoğraf çekmeye başlamış olmalı diye düşünmek çok tuhaf gelmiyor. Elbette sanat olarak fotoğraf üreten insanların çok kendilerine has başlangıç öyküleri olabilir. Sanatçılar herkese benzemedikleri için “herkes” diye yapılan genellemelerin dışında durma lüksüne sahip olmuyorlar mı zaten…

Bugünü, güncel kullanımı gözlemlemeyi denediğimde, çevremde (sayıları giderek artan) yetişkinlerin fotoğraf ile ilişkilerinde  hala çok net bir ayrım görüyorum: Nedeni fotoğraf olan fotoğraf çekme eylemi ve anı kaydetme eylemi. Çok yakın arkadaşlarım arasında hayatını fotoğraf çekerek kazananlar, amatörler, hobi fotoğrafçıları o kadar çok ki, bu neredeyse eşit bir ayrım olarak görülebilir. Fakat merkeze kendimi koymaktan vazgeçmeyi başardığımda (ki sosyal ağ siteleri belirli sosyal grupları böyle konular açısından gözlemlemeyi sağlıyor) hala anı kaydetme eylemi olarak fotoğrafın inanılmaz bir yaygınlıkta kullanıldığını görebiliyorum (aynı siteler sosyal etkinlik fotoğraflarını yayınlayanlarla dolu olunca, özel bir çaba bile gerektirmiyor).

Bu yaygınlığın hangi değişikliklerle mümkün olduğu sorusu da ilginç görünüyor.

Öncelikle olayın ekonomik boyutu göz ardı edilemez*. Son yirmi yılda anı fotoğrafları çekmeye yeterli bir fotoğraf makinesi, alım gücü açısından, çok daha ucuz hale gelmedi. Öte yandan, film almak, yıkatmak ve bastırmak bir bütün olarak bakıldığında en azından çekilen her karenin çektiğine değecek bir konuya harcanmasını zorunlu kılacak kadar pahalı.

Fakat dijital fotoğraf makinelerinin ortaya çıkışı, fotoğraf çekme eyleminde sarf maliyetini yok etti. Böylece askerden gelen birini karşılarken, yaşgünü kutlaması için arkadaşlarla toplanırken, pazar günü park/bahçe içinde temiz hava almaya yürüyüşe çıkılırken yaşanan bir çok an, anı kaydedilmek için para harcanması gerekmeyen eylemlere dönüştü.

Fotoğraf makinesinin, fotoğraf çekenle buluşmasını sağlayan ticari alanın dönüşümü bile, günümüzde fotoğraf üzerine tartışırken hesaba katılması gereken yeni boyutlar yaratıyor.

Bundan on sene önce, işi sadece fotoğraf makinesi (ve diğer ekipmanları, filmler vb.) satmak olan insanlar varken, bugün bu ticareti başka bir ürün zincirinden bağımsız olarak yürütenler ağırlıkla sanatsal/ticari amaçla fotoğraf çekenlere hizmet veriyor. Anı fotoğrafı çekmek üzere bir makine almak için başvurabileceğiniz yerler ise, size aynı zamanda klima, buzdolabı, İnternet bağlantı paketi, oyun konsolu ya da traş makinesi de satmayı planlayan birer dükkan halini alıyor. Bunlardan herhangi birini aldığınızda, onunla fotoğraf çekebilme yeteneğini bu amaçla kullanmayı burada hesaba katmıyorum bile.

Convergence (uyumsama, yakınsama diye Türkçeleştiriliyor) kavramının devamında tanımlanagelen media convergence bu konuda değişimin kilit noktalarından biri.

Convergence, araç ve teknolojilerin farklı nedenlerle üretilmiş olsalar bile, birbirleriyle etkileşimleri sonucu bir arada farklı amaçlar için kullanılmasını tanımlayan kavram. Bir cep telefonunun, üretim amacı olan ses iletimiyle sınırlı kalmadan, yazılı mesaj göndermek, İnternet sayfası görüntülemek ve fotoğraf (hatta video) çekmek için de kullanılabilmesini tanımlayan, açıklayan kavram, media convergence.

Bugün bir toplutaşım aracında elinizde telefon otururken, olan herhangi bir olaya tanıklık etmekle kalmayıp, onu görüntülü olarak kaydedebilme şansına sahipsiniz. Bu olasılığın varlığı arttıkça, kaydetme eyleminin sıradanlaşması, kaydedilenin de sıradanlaşmasını yanında getirmeye başladı.

Yıllar önce, seri üretim çağında sanat kavramı üzerine düşünen Benjamin (terim aslında İngilizce’sinde mechanical reproduction, özgün başlıksa: Das Kunstwerk im Zeitalter seiner technischen Reproduzierbarkeit [4]), sinema teknolojisi karşısında şöyle bir heyecana kapılmıştı: Eskiden bir portre yaptırmak ancak asilzadelerin gücünün yetebileceği bir eylem olduğu için, sanata konu olmak hep asillere ait bir ayrıcalıktı, oysa sinemanın konusu herkes olabilir. Objektifin çevrildiği her konu, her kişi sanatın konusu olmaya başlayacak ve böylece sanat daha büyük kitleleri ilgilendiren bir hale dönüşebilecek. (Tabii, bu kadar indirgeyerek özetlemek bana ait)

Sadece herkese çevrilebilen objektifler yok artık, herkesin kendi elinde objektiflerle gezebildiği bir çağa doğru sürükleniyoruz. Dolayısıyla konunun ne olacağına dair sınırlar, bizim onları tartışabilme hızımızdan daha hızlı genişliyor.

İnsanlar, özellikle yeni medya yaşamımızın içine böylesi yerleşivermişken, hayatlarını yalnızca yazarak değil, fotoğraf hatta video ile kaydederek zamana izlerini bırakabiliyor. Kimileri bu izleri kamu ile paylaşarak ortaklaştırıyor. Kimileri kendine ya da sınırlı bir insan grubuna özel kayıtlar yaratmak amacıyla görsel/işitsel araçlardan yararlanıyor. Kimileri bu zamana çizilmiş izlerin kendisini sanatsal yorumlarla yeniden üretime girişiyor.

Bu açıdan bakınca olay daha da karmaşıklaşıyor ve fotoğraf, tek başına bir kavram olarak ele alınması imkansız, içinde kullanıldığı diğer kavramlarla nasıl ilişkilendirildiği temelinde ele alınabilmesi imkanlı bir kavrama dönüşmeye başlıyor.

Ben bugün aslında bir arkadaşımın bana (ve Betül’e) düşündürdüğü bir sorunun yanıtını aramak üzere yazacakım. Bunları düşünmeden o sorunun yanıtını aramak mümkün olmadı. Soru basitti oysa ki, “insanlar neden sadece mutlu anların fotoğraflarını çeker?”

Fotoğrafın konusu nedir sorusuna bir bu açıdan, bir de bu yazıyı yazmak üzere karıştırdığım bazı yazı ve fotoğrafların hatırlattıklarıyla devam etmek niyetindeyim. Buraya kadar okumuş herkesin -öncelikle cümleten geçmiş olsun- fikrini merak ettiğimi hatırlatmama gerek var mı bilmiyorum.

* Bugün fotoğraf çekebilmenin ekonomik olarak daha kolay olduğu, ancak dün de çok imkanlar dışında olmadığı vurgum, elbette ki şehirli, orta-sınıf insanlara yönelik bir genelleme. Ancak, fotoğraf makinesinin daha ucuz olması ya da bir büyüme serüveni boyunca ele alındığı için “büyüyüp de istenilen konuya para ayrılması” tespitini dışarda bırakmayı hedefleyen bir genelleme. Yani, bugün anı kaydetmek için fotoğraf düne göre çok daha fazla çekiliyor diye düşünmem, artık fotoğraf çekmeye parası olan insanların arasında yaşıyorum anlamına gelmiyor. Dünden bugüne hep buna parası yeten insanlar bunu ne oldu da şimdi akıl ettiler diye soruyorum anlamına geliyor.

Orta sınıf bir ailede büyümüş biri olarak, her geçen gün yoksullaşan, barınma derdinin bile yaşamsal boyutlarda yaşandığı bir ülkede orta sınıftan olmanın önemli bir lüks olduğuna inanırım. Bu anlamıyla da, elbette ki, çevremdeki insanların fotoğrafla (hatta yeni medya, bilgisayar, İnternet vb. her tür “bize” normal gelse de, nüfusun önemli bir bölümü için hala lüks olan teknoloji ile) ilişkisini genellerken, “o kadar” genellememem gerektiğini hep hatırlayarak yazmaya çalıştım. Ne yazık ki, bir çeşit kültürel çalışmalar bakış açısıyla yapmayı denediğim bu analiz için kullandığım yöntem, benim dışımda, zaten böyle bir parantezin içinde tanımlanmış bir yöntem. Bu tip indirgemeleri yapmak kaçınılmaz, sadece bir çok insan bunu bir parantez içinde yaptığını unutup memleketin çağ atladığını falan sanıyor o kadar. Ben öyle sanmıyorum, sadece memleketin bütün ekonomik kaygıları çözülene kadar bu konuları düşünmemem imkansız olduğu için, o konuları başka alanlara saklayarak bunları da düşünebilmeyi deniyorum.

[1] Detayları http://en.wikipedia.org/wiki/Disc_film adresinde görülebilecek bu format, 9×13 (o günlerde standart buydu) baskılarda bile oldukça bulanık sonuçlar verecek kadar küçük negatif kullandığı için pek yaygınlaşmadı.
[2] http://en.wikipedia.org/wiki/110_film kullanan makineleri yaşı benimkinden büyük ya da bana yakın herkes hatırlayacaktır.
[3] http://en.wikipedia.org/wiki/Zenit_%28camera%29
[4] http://www.marxists.org/reference/subject/philosophy/works/ge/benjamin.htm (İngilizce)

One thought on ““Gündelik yaşamı kaydeden bir aygıt” olarak fotoğraf makinesi”

  1. Okudum, bitti.

    Yazıda “Elbette sanat olarak fotoğraf üreten insanların çok kendilerine has başlangıç öyküleri olabilir” diyerek pre-giydirmişsin, dolayısıyla önce “başlangıç hikayemi yazsam adımız çıkar şimdi” diye düşündüğümden yazmayayım dedim, fakat sonra dayanamadım, bu da bir yerde olsun:

    “Meren’in fotoğraf ile tanışması”: yüksek lisans yaptığım dönem bir akşam kendi kendime konuşurken buldum kendimi: “yahu eskiden babamın elinde bir alet vardı.. hani şu hep delicesine elime alıp oynamak istediğim ve bir türlü izin alamadığım.. neydi o alet yahu .. hah fotoğraf makinesi idi. evet .. bir fotoğraf olayı vardı ya hakikaten. vay anasını yahu. hakikaten amma isterdim böyle alayım çekeyim filan. vay beee .. .. e eşek kadar adam oldum artık, izin alacak baba da yok, ne duruyorum lan! istesem fotoğrafçı olurum be! hahaha hohoho dur dur tarayıcı aç bana (click) nay nay naay http://www.hepsiburada.com (enter) “fotoğraf makinesi” (search) bu mudur hmm kodak tamam kodak olsun haha satın al! (click) yippaaa yihuuu nay nay naaay ney ney neeeeeey Serdar! Serdaaaaaaaaaar fotoğraf makinesi aldım lan!”

    “insanlar neden sadece mutlu anların fotoğraflarını çeker?”

    Soruya basit demişsin ama bu soru basit değil bana sorarsan, hatta ziyadesiyle de derin, bence. Hakkında yazacağını söylemiş olduğun için şimdilik tartışmak istemiyorum üzerinde. Sen yazınca yazarım ne düşündüğümü :)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *