Greenaway İstanbul’da, sinema mezarda…

28. Uluslararası İstanbul Film Festivali‘nin Sinema Dersi oturumlarından birini ünlü İngiliz yönetmen Peter Greenaway verdi. Sabancı Üniversitesi‘nin katkılarıyla gerçekleşen Sinema Öldü Yaşasın Ekran sunumu, önkayıt aşamasındaki yoğun ilgi nedeniyle iki güne çıkarılmıştı.

Greenaway, kendini ressam ve sinemacı olarak (bu sıralamayla) tanımlayan, ancak hem sinema hem de bir çok başka alan üzerine yaptığı yerleştirme çalışmaları, VJ performansları ve başka etkinliklerle aslında kabına sığamayan cinsten bir sanatçı olduğunu her fırsatta ortaya koyuyor.

Elbette sinema üzerinden bakıldığında onu ilk tarif eden işler Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı ya da Pillowbook (başucu defteri, günlük, nedir bu filmin Türkçesi acaba?) gibi filmleri olacaktır. Ne var ki, ben kendisini en çok 4 Besteci gibi bir filmi ya da belki en önemlisi Sinema Militanlarına Ders başlığıyla 2003’te yayınladığı denemesiyle tanıyor ve seviyorum.

Bu denemenin devamı niteliğinde sayılabilecek bir konuşmayı, cumartesi günü Sabancı Üniversitesi’nin Karaköy’deki binasında canlı olarak dinlemiş olmak bu açıdan beni çok mutlu etti. Aslında özgün plana uyularak ilk günkü konuşma Karaköy’de, ek olarak planlanmış konuşma Gebze’deki kampüste yapılsa daha mutlu olurdum, çünkü korktuğum başıma geldi ve herkes “önceki konuşma daha kapsamlı ve heyecan vericiydi, bu ona göre daha özet oldu” yorumları mırıldandı. Daha da kötüsü, ilk konuşma tamamen yeni medya odaklı bir çerçeve ile sınırlandırılırken (anlaşılan İstanbul için planladığı konuşmanın tamamı) ikinci gün daha sinema ve resim ağırlıklı bir özet çerçeveye indirgenmiş konuşmaya denk gelmiş olmam herhalde.

Bu açıdan bakınca, en öne kurulmuş, elinde tuttuğu (kankasından yola çıkarak atıyorum Leica) fotoğraf makinasının odak ışığıyla Greenaway’e miyop ameliyatı yapmayı deniyor gibi görünen Eczacıbaşı planlanan sürenin yarısında “this is last question” cümlesini bir “van minüt” tavrıyla fışkırttığında içimde kabaran duyguları tarif etmeme herhalde gerek yok. Öte yandan intikamım sevgili Greenaway tarafından kabaca film festivali denen kavramın lüzumsuzluğu, eski usül sinemaya harcanan paranın müsriflik olduğu ve zaman kaybından başka sonuç yaratmayacağı şeklindeki provokatif konuşmasıyla alındı. Dinleyenlere, sunum yaptığı dizüstü bilgisayarı gösterip “işte sinemanın yeni arayüzü, artık bakmanız gereken yer burası… siz birer canlısınız, iki saat boyunca neredeyse hiç kıpırdamadan karanlıkta oturup bir ışığa bakmak zaten biraz tuhaf değil mi?” gibi kışkırtmaları da eksik etmedi.

Elbette Greenaway’in tavrı sinemanın endüstriyel anlamda geldiği noktayı tartışmaya açmak için biraz yüksek perdeden girmek. Söylediklerindeki sarkastik tonu düşünmek gerekli. Sinemanın bugünkü mimariyle tamamen işlevsiz olduğunu düşündüğü bir dönem olsa da (benim beğendiğim denemesini takiben multimedya tabanlı işlere girişip Tulse Luper Suitcases projesini yürüttüğü mutlu dönem) klasik sinema ürünleri vermeye devam etmesinden bu rahatlıkla anlaşılabilir. Haliyle önerileri de daha çok provokasyon amaçlı, harfiyen ciddiye alınması beklenerek söylenen sözler değil.

Yine de alınabilecek çok ders var bu provokatif sözlerde. Kısa bir özet deneyeyim:

1983 yılında televizyon uzaktan kumandası tanıtıldığında yanında zaplama eylemini de getirdi ve o an sinema öldü diye başlıyor deneme. 2003’te gelinen noktada en önemli dönüm noktası belki hala uzaktan kumandaydı gerçekten. Ya bugün? Youtube başta olmak üzere İnternet üzerinden hareketli görüntünün paylaşımında yaşanan teknolojik dönüşüm ve bunun kültürel etkileri artık bazı soruları baştan sormayı gerektirir hale geldi. İki önemli başlık ekranın yeri/ölçeği ve montaj kavramının sonuçlanacağı mecra.

Master günlerimin ve tezimin sevgili patronu Andreas Treske, bir konferansta, elde taşınan mobil cihazlar ve Youtube gibi siteler üzerinden aktarılmakta olan videoların çekim kadrajlarını dönüştürmeye başladığına dair bir sunum yapmıştı (metnin bağlantısını bulamadım). Söylediklerini kabaca şöyle özetlesem kızmayacaktır diye tahmin ediyorum:

Dev sinema ekranlarından bir web sayfasındaki tasarım nesnesine ya da avuç içine sığan elektronik cihazların ekranlarına sığmak üzere küçültülen hareketli görüntüler dolaşıma girdi. Bu dolaşım, işin ticari/ekonomik boyutunda yer alan (tam da Greenaway’in endüstriyel yapısına çomak sokma zorunluluğu hissettiği) yapımcılar açısından bakıldığında başarı kriterlerini değiştiriyor. Şöyle ki, o ekranlarda en çok yer alan videoların içinde görüntülenen markaların değeri daha çok yükseliyor. Ürün yerleştirme diye bilinen ve anlatılarda aksesuar olarak görünen markaların reklam satışlarını yürüten planlama yöntemi açısından yeni bir pazar doğuyor. Peki bu küçücük ekranlarda yer alan görüntüler, yer aldıkları mecraya göre nasıl sınıflandırılabilir? Hangi parametrelerden bahsedebiliriz?

Örnek olarak dizi filmleri ele alabiliriz. Oldukça büyük bir ekonomik alan kuran dizi endüstrisinin başlıca mecralarından biri mobil aygıtlar (iTunes’da satılan dizilerin popülerliğine bakmak bu konuda güzel veriler sağlamakta) ve 5 yıl önce çekilen diziler ve bugün çekilmekte olan diziler arasındaki görsel rejim farklılıklarının başında kadrajların hep daha çok yaklaşması göze çarpıyor. Genel planlar, uzun boşluklar ve sinema sanatında bambaşka etkiler yaratan bir çok görsel anlatım, avuç içinde görünmez, algılanamaz hale geliyor ve işin ticari kısmında önde koşan yapımcılar tarafından hızlıca dışarda bırakılmaya başlanıyor. Bir anlamda doğal seçilim denilebilir herhalde.

İkinci önemli değişken de montaj meselesi. Sahne üzerindeki performanslardan (Cem Yılmaz mesela?) filmlere, dizilerden haber bültenlerine bir bütünlük içinde planlanan bir çok anlatı türü hedef kitlesiyle buluşurken parçalanıyor. Youtube gibi servislerde var olan fiziksel sınır (şu anda 200mb. büyüklüğünde bir dosya gönderebiliyorsunuz, bu da tercih edilen çözünürlükte dosya gönderilirken bir filmi tek parça halinde yüklenemiyor olmak anlamına geliyor) çoğunlukla içerik yükleyenlerin pratik engellerinden bile geniş (TTNet’in asimetrik bağlantıları nedeniyle 200 mb. bir dosya göndermek bile bir çok insan için göze alınması gereken sabır dolu dakikalar demek) bir alan sunsa da, bir anlatıyı bölmeyi gerektiriyor.

Haliyle, örneğin Greenaway’in sinemasını tarif ederken söylediği (yaklaşık) “benim için çerçeve herşeydir, seyirciye sunmak istediğim her şeyi, en ince detaya kadar hesaplarım. Müzik, kurgu, kadraj, tempo, ışık… Çerçevenin dışında gelişen bir olayla karşılaşmazsınız. Çerçeve sizin için yarattığım dünyadır” sözlerindeki kurgu vurgusu bir anda yerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Zaten Greenaway’in uzaktan kumandanın icadında yaptığı temel vurgu buradan doğuyordu. Montaj, artık izleyicinin elindeki bir etkileşim aracı sayesinde yeniden gerçekleniyor, “bildiğimiz sinema” ölüyordu.

Konuşmada vurgu yaptığı bir başka noktayı da buraya eklemek gerekir. Bilgisayar oyunları için yazılan üç boyutlu ortamların içinde hareket etmemizi sağlayan programlar çıktığında, bunlar kullanılarak nasıl sinematik anlatım olanakları doğabileceğini sorgulayan Machinima akımı çıkmıştı. Sanal gerçeklikle ilgili gelişmelerin vardığı nokta Secondlife adlı bir sistemle son noktaya vardı. Oyuncuların avatarları yaratılarak, sanal bir film seti oluşturmak basit bilgisayarlarla bile mümkün hale geldi. Greenaway bu gelişmeyi “sinema izlemeye devam etmek istiyorsanız, eve gider gitmez bu adrese girin: w w w secondlife nokta com” cümlesini bir kaç kere tekrar ederek, sözlük anlamıyla altını çizdi.

Memlekette sinemanın bir anlatı türü, bir estetik mesele olarak günümüz teknolojileriyle ilişkisini tartışabilecek kaç kişi var diye düşündüğümde genellikle ümitsizliğe kapılıyorum. Yine de bu konuşmada toplanan kalabalık örneğin, gayet moral vericiydi. Bakalım blogosfer ya da sinema yazıları dünyasının başka alanlarında bu konuşma ya da genel olarak bu kavramlarla ilgili ne yorumlara denk geleceğiz… Duyan bilen yorum yazsa ya?

One thought on “Greenaway İstanbul’da, sinema mezarda…”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *