Kendini iyice kaybeden insanlar*

Can Dündar’ın Mustafa filmi Atatürkçü cenahta beğenilmemiş, epey renkli tepkiler ve eleştirilerle karşılanmıştı. Bir sürü farklı insanla bu konuda tartıştığım için bir çok tepkiyi hatırlıyorum. Ne var ki, bugün bir haber sayesinde daha önce kaçırdığım bazı başka haberleri de öğrenmiş oldum. Önce taze taze öğrenemediğime sonra da bir kez kaçırmışken onlarsız yaşamak varken, sonradan öğrendiğime üzüldüm.

Malum, küresel finans düzeninin getirdiği fırsat boşlukları, siyaset gerekleri falan derken memlekette sermaye sahipliği, yeni sahiplerin kimliği ve yapısı üzerinden bir kavgadır sürüyor. Kavgada en pespaye alanlardan bir tanesi de elitist ve küstah eski orta sınıfın çıkardığı, elindekileri vermeye yanaşmayan şımarık komşu çocuğu zırıltıları… Atatürkçülüğü bir cemaat inşa etmek için kullanan, doğruluğundan, kaynakçasından haberdar olmadığı alıntıların altındaki M. Kemal imzası karşısında hazırola geçiveren ve bu lafları ölümüne savunan, bir anlamda mevcut iktidar savaşında yaşadığı şiddetli şoka karşı travma sonrası bozukluk emareleri gösteren kesim, bu zırıltıların sahipleri içinde en rahatsızlık vereni. Hem şımarık, hem küstah hem de pasaklı…

İşte bu komşu çocuğu temsilini hatırlatan bir durum: Mustafa filminin Atatürk’e hakaret ettiği iddiasıyla savcılığa başvurular olmuş. Birbirinden renkli ve eğlenceli başvurular arasında ifade benzerlikleri olduğu da konu edilmiş, ama ben her birinin kendi öz yaratıcılığıyla başvuruda bulunduğuna eminim.

Hürriyet, 2008’in son haftasına girilirken üç ayrı şikayet üzerine Dündar’ın ifade verdiğiniyazıyor.

Suç duyurularından biri, asabiyetiyle ve bunun sonucunda ona buna sataşırken neden olduğu kavgalarla ünlü Orhan Kural’dan. Atatürk’ün filmde fosur fosur sigara içerek gençliğe kötü örnek olacak şekilde sunulduğunu iddia ederek, Dündar hakkında suç duyurusunda bulunmuş. “Sigara firmaları, bu sahneler karşılığında filme sponsorluk sağlamıştır” iddiasını ortaya atmaktan da kaçınmamış.

“Fosur fosur sigara içen Atatürk gençliğe kötü örnek olmaktadır.” cümlesini başlı başına suç unsuru olarak görerek, gelmişken Kural’ı içeri almamaları şaşırtmadı ama üzdü desem yalan olmaz. Bu tavrın bu konuda yapılabilecek en fantastik çıkış olduğunu düşünmekse kuşkusuz benim yaratıcılıksızlığımmış!

En müthiş başvuru herhalde İstanbul avukatlarından Gülnihal Soydan’ın “babanın oğlu mu, Mustafa diye hitap ediyorsun” duyguları eşliğinde verildiği tahmin edilen dilekçesi.

Hürriyet’teki habere göre, Soydan suç duyurusunda “Hepimizin babasına ‘Mustafa’ demek cüretiyle ismini kısaltmak, kabul edilemez bir saygısızlıktır” ifadesine yer vermiş ve fakat duramayarak devam etmiş: “Filmi Warner Bross dağıtıyor. Dünya çapında bir firma nasıl oluyor da Dündar’a destek çıkıp dağıtımı yapıyor? Bu, uluslararası yabancı destekli bir programın parçası olduğunun ispatıdır.”

Hani bir fıkra vardır ya, cehennemde her millet kendi kazanında yanarken, başlarında bekleyen zebaniler çıkmaya çalışanları içeri itermiş. Bir Türklerin kazanı başıboş dururmuş, çünkü Türkler çıkmaya çalışan olursa kendileri yanlarına çekermiş.

Son iddia da herhalde bu fıkranın anlatılmasına yol açan tavırlardan doğuyor. Dünya çapında bir firma, Atatürk’e hakaret etmek istenmiyorsa niye dağıtır yoksa değil mi?

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bütün suç duyurularını bir arada değerlendirince, basın savcısı Nadi Türkaslan’a Dündar’ın ifadesini istemek düşüyor. Aralık ayındaki tablo bu…

Bugün 10.42’de NTV’nin geçtiği habere göre savcılık Atatürk’e hakaret suçunun oluşmadığına karar vermiş. Ne var ki, (tahminen davacıların yılmaz çabalarıyla) bilirkişi raporlarına varan incelemeler söz konusu olmuş ve “tarih uzmanı bilirkişilerin yaptığı incelemede, belgeselde Atatürk’ün hayatına ilişkin 28 büyük hatanın belirlendiği” duyurulmuş. Savcılığın incelemesine tarihsel gerçeklerin konu edilmesi nereden ve nasıl icap etti diye merak etmemek elde değil.

Orhan Kural, Atatürk’ün sigara içen bir insan olmadığını iddia etmiş olabilir mi örneğin? Kendini bu kadar kaybetmiş olabilir mi?

Hürriyet’te soruşturmaya neden teşkil eden suç duyurularında tarihsel gerçeklerin saptırılarak hakaret kastı gözetildiği gibi bir iddia yer almıyor. Bu kadar ciddi bir iddia atlanmış ve “fosur fosur sigara içerken gösterilmek” “ön adıyla, komşu gibi hitap etmek” gibi suçlar haberleştirilmekle yetinilmiş olunabilir mi?

Tamam, söz konusu gazete Hürriyet olunca insan bir kaç kere düşünüyor, ama hayır, hiç bir magazin güdüsü iddiaları böyle cımbızlamayı mümkün kılmayacaktır.

Bu durumda “uzman bilirkişilerce” değerlendirilmesine gerek görülen ve 28 adet saptanan “büyük hata”lar nereden çıktı? Hakaret suçu araştırılırken, ifadelere, anlatıma vb. bakılması gerekmez mi? Neden filmde yer alan olguların tarihsel gerçeklere uygunluğu bir savcılığın araştırmasına konu ediliyor?

Filmi tamamen rahatsızlıkları nedeniyle beğenmemiş, beğenmemekle yetinemeyecek karakterde oldukları için suç duyurusunda bulunmuş, sonra aslında ortada bir suç olmadığı için suç yaratmak zorunda kalmış, “film zaten tarihi gerçekleri de çarpıtmaktadır” iddiasını, özgün ve yaratıcı iddialarının ardına EKlemiş insanlar mı var? diye düşünüyor insan…

Yoksa, savcının işi gücü eksik mi, oturup “filmi bir de tarihi yönden inceleyeyim” diye düşünsün… Kaldı ki, tarihi gerçeklere tam bir uygunluk sağlanıp sağlanmadığı suç oluşturmakla ilgili değildir. Önemli olan tarihi bir gerçeği kasıtlı olarak başka türlü göstererek, olmayan sonuçlar yaratıp yaratmadığıdır.

Filmi yerin dibine sokan, Dündar’a küfreden nice insanla karşılaştım geçtiğimiz aylarda. Ne yazık ki, yüzde onu bile filmi izlememişti. Film hakkında yapılan haberler onları, sadece varlığından haberdar oldukları bir film hakkında konuşacak kadar sinirlendirmeye yetmişti. Ne kadar ironik değil mi?

Madam Tussaud’s müzesinde Atatürk’ün balmumu heykeli yapıldığında yeri göğü inletip, heykelin Atatürk’e bir hakaret olduğu, Atamızın bu kadar kısa boylu olamayacağını iddia ederek, Tussaud’s yönetimini canından bezdiren ve “tarihi gerçeklere aykırı da olsa” uzun boylu bir Atatürk heykelini oraya yerleştiren de aynı zihniyetti… Meraklıları gazeteleri karıştırabilir…

İşte bu tahammülsüz zihniyet, zihninde yarattığı dünyada yer alanlara ters her şeyi yok etmek istiyor. Yok edemiyorsa halının altına süpürmek, cezalandırmak, acı çektirmek ve böylece karşısında kendisini tamamlamak, haklı görmek, yüceltmek istiyor… Bu zihniyet işte gidip Youtube’u, Dailymotion’u, Geocities’i kapatıyor. Bu zihniyet işte Darwin yılı nedeniyle kapakta dosya duyurmak isteyen bilim insanlarının başına türlü çoraplar örüp “suya sabuna dokunmayan bilim” icat ediveriyor… Bu zihniyet işte üniversitede açılan belgesel fotoğraflar arasında belgelenen konuları beğenmeyip sergi kapatıyor…

Bu zihniyet yayılıyor. Dur dememiz lazım. Gülüp geçmememiz, etrafından dolanmamamız, hackercılık oynayabilince, kurtulduğumuzu zannetmememiz lazım. Bu zihniyet, biz onu devirene kadar orada duracak. Onlar Youtube’u kapattıklarında Atatürk’e hakaret eden videolar artık yok sanarken yanılıyorlar… Biz de “alıcılarımızın ayarlarıyla oynayarak” Youtube’a girebildiğimizde artık yasaklar yok sanmayalım! Yanılmayalım. Kendimizi kaybetmeyelim, mücadele sakinken güzeldir… Sakin ve kararlı adımlarla…

* Başlık,Fırat Budacı‘nın Uykusuz dergisinde aynı isimle hazırladığı köşeden ilham alınmıştır.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *