Röportajda fotoğraf çekmenin zorlukları

Basın fotoğrafçılığı deneyimim yok sayılmaz. Genel anlamda fotoğraf konusunda teknik bilgi ve becerim de makul denilebilir. Sözlerini, yazılarını, müziğini takip ettiğim, bir şekilde dünyada var olması beni heyecanlandıran bir çok “ünlü” insanla tanışmışlığım da var, hani heyecandan elim ayağıma da pek dolaşmaz normal şartlar altında. Fakat bazen şartlar öyle üstüste zorlar ki insanı, istenilen sonuca ulaşmak mümkün olmaz…

Önce Emrah Özesen sonra da Serdar Çelik‘ten fotoğraf öğrenmeye başladığımda hepimizin aktivist bir yanı olduğundan eylemlerde, gösterilerde fotoğraf çekmek olağan bir durumdu. Bu olağan durumu takiben çektiğim fotoğraflardan bazıları gazetelerde, dergilerde yayınlandı. Greenpeace için çektiğim bir fotoğraf Tarih Vakfı‘nın düzenlediği bir sergiye davet edildi. Bütün bunlar hayatın akışı içinde kendi kendine gelişen olaylar olduğu için bir fotoğrafçı olarak davrandığımı düşünebileceğim şeyler sayılmazdı denilebilir. Sonrasında, yüksek lisansım boyunca araştırma görevlisi olarak çalıştığım Bilkent İletişim ve Tasarım bölümünde bir çok etkinliğin fotoğrafçılığını, yine bir anlamda kendiliğinden yaptım. Okulun örgütleyicileri arasında bulunduğu DocuTravel projesi kapsamında Gezici Film Festivali için Kars’a gittiğimde festival etkinliklerinin fotoğraflarını çektim. Şimdi düşününce eğlenceli gelen bir anı:

Yol filminin yapımcısının ve editörünün katılımıyla gerçekleştirilen özel gösterimin ardından, Tarık Akan‘ın da katıldığı bir panel düzenlenmişti. Panel sırasında, elimde fotoğraf makinası salonun içinde çeşitli kareler çekmeye çalıştım, ancak sahne bir parça yüksek geldiğinden, sonradan kullanılabileceğini tahmin ettiğim fotoğraflar için uygun bir açı yoktu. Aklımdan geçen düşünce, sadece kendim için çektiğim fotoğraflar için ayağa kalkıp, seyirci ve konuşmacılar arasında dolaşıp fotoğraf çekmenin yanlış olacağıydı. Gazetecilik kamusal bir görevdir, orada kamu adına tanıklık yapar, belgelersiniz. Bir gazetecinin, izleyicileri makul bir süre rahatsız etme pahasına çekim yapması anlaşılabilir. O anda salonda olamayan bir çok insanın, o salonda olan bitene tanıklık etmesinin aracılığını yapma görevi, bu ayrıcalığı sağlayabilir. Peki, kişisel sergi ve galerilerde yer almanın ötesinde bir anlam taşımayacak (ki bunlar da hayli şüpheli aslında) fotoğraflar için, o salona gelip konuşmayı dinleyenlerin sizin sırtınızı izlemesini istemek? Pek hoş bir fikir olmadığı için bunu yapmamaya karar verdim. Şu örnekteki açının yanı sıra, ışığı kullanım biçimimden de o ayrıcalığa sahip olmadığımı fark etmemin ne kadar doğru bir karar olduğu ortaya çıkacaktır. (Meraklısı bu fotoğrafların kalanına buradan ulaşabilir.)

Geçtiğimiz günlerde ise, çok farklı bir deneyim yaşadım. eXpress dergisinin Haziran sayısında okuyabileceğimiz tatlı güzel bir söyleşinin çekimlerini yapmak üzere Ayşe Çavdar’la birlikte Leyla Halid‘le buluşmaya gittik.

Leyla Halid Filistin öyküsünü takip edenler ve hatta bu tarihe yakın şekilde odaklanmasalar bile bir şekilde dünya siyaset ve tarihine bakmayı sevenler için Leyla Halid epey tanınan bir isim. 20’li yaşlarında dört ayrı uçak kaçırma eylemine katılan, elinde kaleşnikofla pozlar veren, belki de kadın gerillaların en ünlüsü Halid, Filistin’de yaşananların dünya kamuoyunda tartışılmaya başlanmasını sağlayan isimlerden biri kabul ediliyor.

Filistin Kurtuluş Örgütü, Yaser Arafat liderliğinde İsrail’e karşı Filistin’in kurtuluşu için savaşan örgüt, nihayetinde Oslo’da bir araya gelen taraflardan biri olarak Filistin’i temsil ederek barış anlaşması imzaladı. Aslında bir çatı/şemsiye örgüt. İçinde önemli bir temsil gücüne sahip El-Fetih (ki Arafat aslen El-Fetih lideridir) yanında bir çok başka örgütün arasında Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ni barındırır. Halid’in eylemleri de, FHKC adına düzenlenmiş eylemlerdi. Halen bu örgütlerin birer siyasi parti gibi davrandığı Filistin Ulusal Yönetiminin resmi üyelerinden biri de Halid.

Benim yaşlarımdaki gerilla kimliğini, en azından şeklen bırakarak, siyaset ile çözüm aramayı sürdürüyor. Bununla birlikte içindeki kararlı, güçlü gerilla sözlerinde, bakışlarında son derece net. Gerçi benim fotoğraflarım size bu güçlü ifadeleri, kararlı bakışları ve yıllarını bir işgale karşı özgürlüğe, ama körü körüne bir ulusal özgürlük anlayışından da öte, gerçek bir halk özgürlüğüne adamış marksist bir gerillayı yansıtamıyor. Yazıyı yazma nedenim de, daha çok bu. Zira Ayşe Çavdar ile yaptığı ropörtajda Türkiye, ortadoğu, Filistin’in günümüzdeki durumu ve bir çok başka konuda görüşlerini aktaran Halid’i eXpress Haziran sayısında okuyabileceksiniz.

Mazeret sayılmaz elbette, ancak fotoğraflardan tatmin olmama nedenlerimin başında buluştuğumuz yer ve süre geliyor. Kendisini davet ederek burada bir sempozyumda konuşmasını sağlayan ve bize ropörtaj ayarlayan dernek, randevumuzu bizim onayımız olmadan “büyük bir gazeteye” verdiği için, bizi ertesi gün sabah konferanstan önceye şutladı. Akabinde, iki saat sürecek ve Halid’in öğretmenlik deneyimlerine, arap edebiyatına uzanacak, son derece kapsamlı ve iyi hazırlanılmış bir ropörtaj yerini otuz dakikada güncel konuları yetiştirmeye çalışan bir duruma bıraktı.

Fotoğrafçının görevi, portreyi yakalamak, konuşmanın tonunu, konuşan kişinin karakterini ve duygularını gösterecek ayrıntıları ortaya çıkaracak planlar kurgulamaktır. Bunun için ortam sorunluysa, sorunlara müdahale eder değil mi? Elbette… Ancak sınırlı vakti olan ve sınırsız sorumuzu yanıtlamasını istediğimiz bir insanla, hele ki, karşısında heyecandan ne yapacağımızı şaşırdığımız bir abide ile karşılaşınca içimden nobran bir gazeteci fışkırtarak “burada ışık iyi değil” demesini sağlayamadım. Arkadan çiğ sabah ışığının lobiyi doldurduğu, bulunduğumuz bölgeyi ise tungsten ampüllerin aydınlattığı bir kanepeye oturan Halid’i, başka bir yere götürmeyi denemek isteyemedim. Önemli olan anlatacaklarıydı, sözlerine ayıracağımız vakti, benim için uygun olan ışığa ayırayım diyemedim.

Flaş kullanmak aklıma geldi, bu kez de düşündüm ki, benim için önemli olabilecek bir an, anlattığı bir hikayenin, söylediği bir cümlenin çok heyecanlı bir anı olacak ve o da bu heyecanı ifadelerine, beden diline taşıyacak, ben hoop basacağım deklanşöre, kadıncağızın suratında bir anda anlamsızca patlayan yüzlerce watt’lık aydınlık. Aklıma daha önceden okuduğum “ben sinema oyuncusu ya da dansçı falan değilim, neden bu kadar çok kamera getirdiniz ki?” cümlesiyle, gülerek başladığı bir konuşması geliyor. Pıt, kapatıyorum flaşı. Baskıda sorun çıkarmayacağını umabileceğim kadar yüksek ISO değerlerini ayarlayıp, pozlamayı olabildiğine zorluyorum. Hafif kayıplar olsa da okunaklı fotoğraflar çıkacak, biliyorum. Az çok çıkıyor da, ama başka bir sorun var, adını koyamadığım, tarif edemediğim.

İki gün sonra, fotoğrafları ekrana dizmiş, aralarında hangisinin o günü en iyi anlatan fotoğraf olduğuna bakarken anlıyorum derdimi. O sabah, bütün teknik sınırları, sorunları düşünürken, Leyla bizden sonra gideceği konferansın planını bozmayacak şekilde süreyi ayarlamaya çalışırken birbirimizle konuşmamız pek de mümkün olmamış. Işıkla falan ilgisi yok bunun. Doğru fotoğrafı çekmek için o anı sevmek, o anın bir parçası olduğunu her şeyiyle hissetmek gerekiyor.

Aslında ropörtaj nasıl olmalıdır diye boşuna düşünmüşüm. Portre çekerdim ben, severdim çekmeyi, hani sevdiğim portrelerim de var derim utanmadan. Ropörtajda yakalanması gereken anın, portre olduğunu anlamayıp, işin içinde habercilik var diye eylemlerdeki günlerimi hatırlayarak, doğru anı yakalamak üzere avlanır gibi yaşadım o süreci.

Oysa ki, ellerin detayları, anlattıkları, oturuştaki ufacık bir değişme anlatabilirdi bana doğru anın geliyor olduğunu. Ropörtaj, başından sonuna dek portre çekimi. Haber gibi bakınca böyle oluyor demek ki… Keşke bunu daha önce deneyimleseydim de… neyse, keşkeler anlamsız, bir daha ki an da keşke olacak. Fotoğraf bir günün içindeki keşkeyi kaydetmek zaten… Ama, en azından bana aşağıdaki kaldı…

3 thoughts on “Röportajda fotoğraf çekmenin zorlukları”

  1. Ah be guzelim…. Roportaj daha sonra devam edecek… Buradan e-maille ya da becerebilirsek gidip onun dizinin dibinde… Haklisin teknik detaylar muhim olabilir ama en muhimi degiller. Bence bu fotograflar gayet iyiler… Bir kere gerilla fotograflar kendileri, kosullari kendilerine degil, kendilerini kosullara uydurmak suretiyle var oldular… Burdan hepimizin ogrenecegi bir suru sey var. Ama uzulmeye de gelmez… Gayet guzel bu fotograflar, isimizi de gorecekler… Hem zaten en guzelini koymamissin buralara… Sen asil onu koy da roportaj hangi pozda yapilir gorsun insanlar… Dur, dur, sakin koyma…

  2. heyecan dolu bu çalışmada yalnız gördüklerini değil içinden geçenleri de paylaşman anlamlı olmuş koray. benzer zorlukları ben de yaşamıştım. kimi ya da neyi çektiğim zamandı hatırlamıyorum ama aynı gerilimler vardı. kısa bir süre, kötü aydınlatılan bir mekan, konuşurken makinadan gerilen 2 insan, ertesi güne dolması gereken dergi sayfaları ve teknik olmayan bir fotoğrafçı. bazen kişinin fotojenik olmadığını belirtmesi, benim de öyle düşünmem. ve makinanın küçük ekranında her baktığımda ya flaşlı korkunç resimler ya da net olmayan, hareket halinde eller kollar.

    o kişide bizi heyecanlandıran fikirleriyse şu anda nasıl gözüktüğü neden iki tarafı da geriyor :)

    basın yayına dair görsel kültürü ana gazetelerden almış biri olarak görme biçimlerimin gelişmesi ve gerilimlerin azalması uzun sürüyor. içime sinmeyen çekimleri yeniden yapma şansım olsa konuşan kişiyi değil detaylarını çekerdim ben de. ellerini, çantasını, profilini. gözlerini (nasıl olacaksa)

    demem o ki röportaj yapılan ya da hakkında yazı hazırlanan kişi için illustrasyonun yaşadığı özgürlüğü neden fotoğrafta yaşayamıyoruz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *