Bir Cohen geçti ki İstanbul’dan…

Ne konserdi be! Son bir yıl içinde başka memleketlerden gelen yedi kişi/topluluk dinlemişim. Hepsi iyi konserlerdi. İkisi Rock’n Coke dahilinde olmasına ve öyle bir etkinlik için yaşlandığımı anlamama rağmen. New Model Army de yeni ve genç kadrosuyla karşıma çıkınca son üç konserde iyice Justin & Friends tınılarına alışmış olarak epey dağılmıştım. Aslında galiba sükunet arıyormuşum konserler boyunca (gerçi Ez3kiel de sükunetten uzaktı ama keman konçertosu dinler gibi huzurluydum bir yandan da) şimdi bakınca öyle göründü. Eh aranan şey sakinlik, sükunet, huzur, huşu falan olunca yahudi olmakla suçlanan bir zen rahibinin ayinine katılmak iyi bir fikirmiş.

Yahudi olmakla suçlamak işin içindeki acaipliğe vurgu yapmak için çarpıtma elbet. Cohen daha çok siyonist olmakla, ya da siyonizme açık bir destek vermekle suçlanıyor. Eh o noktadaki politik tercihleri de eleştiri konusu olabilir elbette. Öte yandan, benim böylesi konularda iyiden iyiye sekterleşen damarım bundan beş yıl önce Rela Mazali ile tanışınca öylesine değişti ki, Cohen’in ya da sahnedeki diğer muhteşem müzisyenlerin kafalarında bu konuyla ilgili geçenleri eleştirmekle, İsrail’in topyekun bir tecrite maruz bırakılmasını savunmak arasında başka bir yer gördüm. Mazali, İsrail’de doğmuş bir savaş karşıtı eylemci. Jewish Peace News blogunda içinde bulunduğu grubun eylemleriyle ilgili haberleri görmek mümkün. Gazze kuşatma altındayken askeri üslere giden yolları işgal edip askerlerin cepheye gitmesini fiilen engelleyen, askere gitmeyi reddederek bu savaşı durdurmayı deneyen yüzlerce, binlerce İsrail’liden biriyle bir kaç saat geçirmek insanın kafasına epey yeni soru sokuyor. Ben bir kaç gün sonra Rela’nın da benim yaşadığım duyguları yaşayarak dünyaya, insanlığa ve mutlu olduğu her şeye yeniden ümitle bakabileceği bir kaç saat yaşamasını isterim. O anlamda, ekşisözlük’te işin içine ölmüş annemi karıştırarak bana gıyabımda hakaretler yağdıran arkadaşların Filistin konusunda pek doğru bir yol tutturmadıklarına inanıyorum. Cohen’in ilk yirmi dört saatte biletleri tükenen Tel Aviv konserinde toplanacak tüm paranın İsrail-Filistin savaşında zarar gören çocuklara sağlık hizmetleri veren, her iki tarafın savaşa doğrudan katılmış ailelerini bir araya getirerek barış inşa etmeyi deneyen bir Uluslararası Af Örgütü kampanyasına harcanacak olması belli ki ya bilinmiyor, ya da ikna etmeye yetmiyor. Benim açımdan sorun yok, ben ikna oldum.

Cohen’i hayatımdaki çok önemli müzisyenlerden biri olarak görmediğim otuz yılın ardından dün gece sahnede olan o muhteşem şeye tanık olmayı hiç unutmak istemediğim için bunları yazmak istiyorum galiba. Konseri anlatmaya çalışmak, yapamayacağım bir şeye girişmek gibi geliyor. Yine de, İspanya kırlarından New York sokaklarına, bir dünya turu yapmış gibi hissettiğim o saatler şimdiye dek yazdığım bir sürü konudan daha çok yazılmayı hakediyor diye düşünmekten kurtulamadığım için deniyorum.

cohenGaliba dün gece beni en çok etkileyen şey, mütevazılık ve öykülere sinmiş hüzne rağmen, yaşamın devam ettiğini hissettiren neşe oldu. 75 yaşında bir insanın, üç saat boyunca şarkı söylediği sahneyi 14 yaşında bir kız gibi sekerek terk etmesindeki naiflik, şarkıların bir yerinde enstürman soloları ya da solo parçalar olmasa da, şarkının o enstürmanca söylendiği bölümlerinde, müzisyeni şapkasını kalbinin üzerine koyup saygıyla dinleyen hali, seyirciyi selamlarken dizinin üzerine çökerek bu geceyi yaşamaktan duyduğu minneti dile getirişi, sahne düzenlemekle görevli ekibin, ses teknisyenlerinin tek tek isimleriyle sahneye çağrılıp hepsine teşekkür edilmesi kolay tanık olabileceğim şeyler değildi.

Açıkhava sahnesinin tepesinden yükselen ay, bir spot ışığının üzerinde kayan yıldız taklidi yapan o kuş, gecenin romantikliğine mistik havalar katmak için ellerinden geleni yaparken o insanlarla karşı karşıya olmak heyecan vericiydi elbette. Bir noktada, acaba Cohen’in yaşı, bir şarkısının sözlerinde “2. Dünya Savaşı yeni bitmişti” derken entellektüel bir gönderme yapmıyor, o günlerde yaşadıklarını anlatıyor olmasından mı; yoksa terzi olan babasının ona sunduğu dünya nedeniyle takım elbise dışında bir kıyafet giymeyi beceremediğini söylemesi ve şapka çıkarmanın bir nezaket kuralı olduğunu hatırlamasından mı daha çok belli oluyor diye düşündüm.

Besteleri albüm olarak kaydedilirken yapılan düzenlemeyle çalan ya da konserin bir farklılık getirmesi gerektiğine inanan iki farklı müzisyen ruh hali var sanırım. Manu Chao, bütün şarkılarını bir konserde coşabilecek şekilde düzenleyerek canlı söylemeyi tercih etmişti mesela (o, o da çok acaip bir konserdi) Cohen’se albümlerinde dinlediğimiz şarkıları söylerken nasıl göründüğünü bizle paylaşmanın ötesine çok gitmemeyi tercih ediyordu. Elbette o kayıtlarda çalan müzisyenlerin yerini alanlar, parçalara kendilerinden bir şeyler katıyorlar ama ana form hiç değişmiyor. Sanırım ben seyirci olarak bu ruh hallerinden birini tercih etmiyorum. Yani, “albümü biliyoruz, başka numaralar isteriz” de demiyorum, “ben o şarkıyı dinlemeye geldim, sakın ha başka türlü çalma” da… Galiba müziklerini, düşüncelerini, kaygılarını, umutlarını paylaşan insanlar olarak müzisyenler bu konuda neyi tercih ediyorlarsa o. Mutlu olup olmayacağım ayrı bir konu, ama beklentim olmuyor bu konuda. Bu iki örnek de galiba kendilerini en iyi anlatan yolu tercih etmişler. Manu Chao coşarak, değiştirerek, yeniden var ederek, Barcelona sokaklarından Chiapas ormanlarına ulaşan bir ruhun temsiliydi; Cohen de her akşam aynı barda aynı kadının ardından kadehi dolduran, hüznü ne hale gelmiş olduğunda değil, kadının geri dönmemiş olmasında bulan ve giyebileceği bir ceketi olduğu için saygınlığını koruduğuna sevinen bir amcayı temsil ediyordu. O amca bütün şıklığıyla karşımızdaydı işte. Devrimin sahiplerine, halkın sevdiği şarkının bir hırsız tarafından bestelendiğini söylerken, bundan kendine pay çıkartmayan, kendini o hırsız da, o devrimin sahiplerinden biri de görmeyen bir zerafet ve alçakgönüllülükle. “Tüm kusurlar bir şeylere yarar / Onları yapan adam, değil ama” diyen Brecht’in, devrimin ancak mevcut ahlakın sınavından çakmış olan serserilerce yapılabileceğini hisseden bilgeliğini paylaşırcasına kendi ahlak notunun açıklanmasını tedirgin bir çocuk gibi bekler bir alçakgönüllülük.

Sahnenin tamamına hakim bu hava, herkesin bunu algılayış şekliyle renkleniyordu elbette. Summertime, Waiting for the Miracle ve Everybody Knows gibi şarkıları birlikte yaptıkları Sharon Robinson’un, Charley ve Hattie Webb kardeşlerle birlikte duruşları, “arkada salınan teyze” modelinden hiç hazzetmemiş bir grup olmamıza rağmen hepimizi ayakta alkışlattı. Yerinde duramayan haliyle Dino Soldo, çalan müziğin hala yeni de bir müzik olduğunu hatırlatıyordu. Rafael Gayol bu konsere davul solosu yerleştirirken, durumu bir anda metal konserine bağlamamayı becermesiyle bile kalbimizi fethetti. Bob Metzger’in kah gitarla dolaşırken, kah çelik gitarı kucağına alıp son on iki yıldır TSM korosu önünde kanun çalar gibi takılırken yaptığı şey, bunun beşte birini yapmamışken kendini önemseyen insanları utandırmıştır herhalde. Klavyesi olan herşeyi peşpeşe enfes biçimde çalan Neil Larsen ve Who By Fire’daki kontrabas performansı bile tek parçalık bir dinleti olarak yetebilecek Roscoe Beck çok güzel bir altyapı yarattılar. Yine de bütün bu ekipten, hatta Cohen’in kendisinden bile çok, bir ihtimal Javier Mas’a hasta oldum. Lut, gitar ve yapısı bunlara benzeyen iki üç farklı enstürmanı usul usul değiştirip, çalan bu amcanın bütün yaşam öyküsünü dinlemek, ona ahbaplık etmek istedim. Gerçekten de konser Cohen şarkılarını çalan güzel insanlar konseriydi. Bunun için önşart tahminen o kadar etkilendiğim mütevazılık işte. Cohen bir parçayı Sharon Robinson söylerken, tüm parça boyunca elinde şapkasıyla, bir demet çiçeği tutar gibi tuttuğu mikrofonla yanında, gölgede durup, ilgi ve hayranlıkla izleyince, “bu adam müziği seviyor, hem dinlemeyi hem de şarkı söylemeyi seviyor” diye düşünmemek elde değil.

Dün gece İsa dinine selam gönderen bir elhamdulillah çınlarken siyonizme hizmet eden bir zen rahibi gördüm. Lombak karikatüründen çok Zeki Müren plağına benziyordu. Aslında hiç bir şeye benzemiyordu ama tanıdık buldum ve hatta özlediğimi fark ettim belki de. Bu yüzden dün gece çok mutlu oldum. Çok yaşa Cohen ve tayfası, Tel Aviv’de de çalın Partizan’ı ve Take This Waltz’ı ve dans etsin bütün Tel Aviv o gece.

Sinir halleri ya da memleket halleri…

Konserin insanı sinir eden yanları da vardı elbette. Daha çok müziğin başlamasından önce ve bitmesinden sonra fark edilen memleket halleri. En öne kırmızı sandalyeler dizerek, gelen insanı oğlunun sünnet düğününe çağırdığı türkücü izler/ağırlar gibi davranan organizasyon… Ki galiba İKSV + BKM yöneticileri ve onların medyatik konukları ve bir sayın milletvekilimiz oluyordu o sandalyede oturanlar. 75 yaşında bir adam, üç saat boyunca şarkılar söyleyip sonra da şapkasını çıkartıp diz çökerek selam verince 4000 kişi neredeyse koşup elini öpecek bir coşkuyla ayağa fırladığında oturarak alkışlamaya devam ettiler.

Vallahi, yarım yamalak gördüğüm kadarıyla bir tanesi Yılmaz Erdoğan idi, kalanını seçemedim. Yılmaz Erdoğan da kalkmışsa günahını almak istemiyorum. Benim derdim soyut olarak, gıyabında o ayağa kalkmayan hayvanoğluhayvanlarla! Ömründe bir insana saygı duymak nedir bilmeyen, kendilerini bir bok sanan, sonradan görme aristokrat bozuntuları, kıçımın lordluk meraklıları, hepsinin ağzına sıçayım! O adam, karşında diz çöktüğünde ayağa kalkmamak, şeref, onur, kalp taşımıyor olmak demek. Açık seçik söylüyorum, hepsi şerefsizdir. Hakaret mi, hakaret! Buyursunlar, hakkımda işlem başlatsınlar. “Ben Leonard Cohen karşımda diz çöküp teşekkür ettiğinde en önde, hayatta becerebildiğim tek şey ağa dizisinde falan oynamış olmak olduğu halde VIP konuk olarak oturmaktaydım, dedem yaşındaki adam diz çökmüş, umrumda olmadı, K.L. (30) bu tavrımı bahane ederek bana hakaret etti” diyecek yüzü olan varsa, tazminat da öder, hapse de girerim. En azından o denyoların kim olduğu ortaya çıkmış olur.

Elbette şaşırtıcı değil bu kibir ve cibilliyetsizlik… Sonuçta bu tavrı gösteren insanların yürüttükleri organizasyon nasıl işliyor ki?

Üç beş koltuk daha sığdırma uğruna ikinci sınıf bir şirketin şehirlerarası otobüsü darlığında koridor konmuş, bir sorun çıksa kıyamete dönecek bir tiyatrodasınız. Hava aşırı sıcak. Toplamda iki tane olan büfe (ki 3000-4000 kişinin 4’lü sıraya girmesi demek bu pratikte) o kadar uzakta ve de yol o kadar dolu ki, su almak için hareket etmeniz imkansız. Ama o sular satılacak diye içeriye su sokulması yasak. Bu da başlı başına hayvanlık! Onu geçtim, madem tekel yaptınız, orada bir tek firma su satacak, iyi, güzel… Konser bitti, kalabalık dağıldı, yürüyebilir hale geldik, yürüyoruz, büfe kapanmış. Su alamıyoruz. Madem bir tek siz satıyorsunuz, herkes gidene kadar açık tutun? O da yok…

Ama gece boyunca beni en çok sinirlendiren şey herhalde sigara yasağı anonsu alkışlayan denyolar oldu. Tamam sigara içmiyoruz da, bant kaydı alkışlayacak kadar mı ya? Bu kadar mı sevinecek bir şeyiniz yok, hayatta bir şey başaramadınız? Sigara yasağının karakteri, işleyişi, faşizanlığını falan geçtim yahu. Yayalara yeşil yanınca seviniyor musunuz siz mesela? Bu nasıl bir budalalık halidir, banttan yapılan bir kural duyurusu alkışlanır mı? Alkışlayın, bravo. PVC doğramalar sizi kanser yapmaya devam etsin, bizim evin mutfağından büyük motoru olan jipler küresel ısınmanın yanında egzos dumanına boğsun bizi, genleriyle oynanan sebzelerle vücudumuza böcek ilacı falan sokalım ama yaşasın dumansız hava sahası. Kasabını alkışlayan koyunlar, siz çok yaşayın…

6 thoughts on “Bir Cohen geçti ki İstanbul’dan…”

  1. Anlatımın/etkilenmen (sinir halleri dışındakiler) bana 1988’de Efes Antik Tiyatro’da gittiğim Joan Baez konseri sırasında hissettiklerimi anımsattı.

  2. Alkış konusunda ise, hadi bunlar bir tavır belirtmeye çalışıyorlar, o alkışların bişi ifade edeceği bir kitle var; ben esas sinemada alkışlamayı anlayamıyorum. Tiyatro değil orası, oynayanlar ya da yönetmenle bir etkileşimin yok; filmin galası diil, o filmi yapanlardan kimse yok, beğenini kime ifade ediyorsun?

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *