E-kitap dosyası

Express’in 105 (15 Şubat 2010) ve 106. (01 Mart 2010) sayılarında yayınlanan iki yazı birden….

Korsan sözcüğünün kültür endüstrisiyle bir arada kullanımı Türkiye’de ”korsan kitap” tamlamasıyla popüler oldu. Büyük olasılıkla film ve müziğin aksine ortaya çıkan ürünü, başka bir ürüne gerek duymadan tüketebilme şansı korsanın ilk olarak kitaplarla yaygınlaşmasının nedeni. Satın alındığı anda kullanılabilen, korsan alındığında yarı yarıya ucuza bulunabilen kitaplar, özellikle çok satanlar söz konusu olduğunda sokaktaki insana cazip geldi ve yaygınlaştı. 90’lı yılların ortalarında, ana caddeler zabıta gördüğünde iki yanındaki ipleri kavradığı gibi bohça haline getirerek kaçan halleriyle işportacı olduklarını hatırlatan korsan kitapçılarla doldu. Sonra ilk korsan karşıtı kampanyalarla tanıştık. Yayınevleri, ünlü yazarlar, çevirmenler kamuoyunu bilgilendirmeye başladılar. Yasal düzenlemeler, belediyelerin işbirliği derken büyük şehirlerde işporta korsan satıcılar oldukça görünmez oldu. Yayıncılar Birliği Genel Sekreteri Metin Celal’e göre hala her on kitaptan dördü korsan olarak basılıyor. Ancak korsan yayıncılık sadece işporta tezgahlarındaki çok satan kitaplardan ibaret değildi. İşin ders kitapları, test kitapları, yayınevleri tarafından korsan basılan kitaplar gibi birçok yönü daha var ve birkaç şehirdeki işportacıların yok oluşu, korsanı sadece vitrinden indirdi gibi görünüyor.

2000’li yıllara girerken, popüler edebiyat okurlarını yayınevlerinin orjinal baskılarıyla barıştıran unsurların başında internet kitapçıları yer aldı. Korsanla mücadele için kitapların satış fiyatlarını düşürmek zorunda kalan yayınevleri, bir yandan masraflarının artışıyla baş etmeye çalışırken daha az aracıyla çalışarak karlarını koruyabilen ama satış fiyatlarını düşüren bu alternatifle canlanma yaşadılar. 29 Eylül 2004 tarihli Radikal gazetesinde ikincisini düzenledikleri sanal kitap fuarı hakkında bilgi veren idefix Genel Müdürü Deniz Karabacak’ın açıklamalarından bu özet anlaşılıyor.

Baskı sayısı çok özel kitaplar dışında bin ya da iki bin olarak telaffuz edilen, e-kitap satışının henüz yok denecek düzeyde olduğu Türkiye’de gelişmeler daha yavaş ve dijital olanakların sektörde değiştirdikleri henüz bu ölçüde. Oysa dünya, yeni bir tekelleşme, dev kapitalist kurumlar arası çatışma, baştan aşağı değişen sektör tasvirlerine sahne oluyor. Yayıncılık ve kitap sektörü Apple iPad’i tanıttığından beri yeniden en çok tartışılan konulardan biri olmaya başladı.

Geçtiğimiz yıllarda iPod ile yaşananlardan, önümüzdeki günlerde yaşanabilecekler tahmin edilebilir. iPod’lara içerik sağlamak amacıyla iTunes adlı bir elektronik dükkanı da eşzamanlı olarak duyuran Apple, kısa süre içinde sadece taşınabilir müzik çalarları pazarını işgal etmekle kalmayıp, içerik sağlayıcılar pazarında da başa oynamayı başarmıştı. Rakamlar bugün Amerika pazarında hakim pozisyonun artık elektronik içerik sağlayıcılar olduğunu gösteriyor. iTunes tek başına ülkenin en yaygın mağazalar zincirinde satılan tüm müzik CD’lerinden daha çok albüm satışı yaparken, müzik endüstrisi ve piyasasının kurallarını da zorlamaya başladı. Şimdi benzeri bir etkinin kitap sektöründe, ama özellikle elektronik kitap sektöründe yaşanmaya başladığı söylenebilir. Başlıca aktörlerden biri bu alanda dünya çapında tekel hale gelmiş olan Amazon. Sadece basılı kitapları dünya çapında kargo ile ulaştırarak satmanın dışında, e-kitap pazarının da Kindle adlı kendi ürününe içerik sağlayarak hakimi pozisyonunda.

iPad böyle mi olacaktı?
w3bdesign ‘dan “iPad maketi”

Ocak ayı sonunda iPad’in piyasaya sürülmesinden birkaç gün sonra Amazon bir açıklama yaparak, aracı firmalar haricinde Macmillan yayınlarının tüm kağıt ve elektronik kopyalarını raflarından kaldırdığını duyurdu. Yaşanan tartışmalara bakılırsa işin özünde fiyat politikası anlaşmazlığı en büyük sorun. Amazon tüm yayıncıları $9.99’lık bir tavan fiyata uymaya mecbur tutarken, Apple yeni ürünü için içerik sağlayacak olan iBook sisteminde yayıncıları serbest bırakmayı tercih ediyor. Macmillan da tüm içerik sağlayıcılarda istediği fiyatla satış yapabilmek istediğini söylüyor. Amazon’un e-kitap anlaşması sadece fiyat politikası açısından bağlayıcı değil. Öne sürülen bir diğer şart da, yayınevinin e-kitap satışlarında Kindle platformunu tek başına tercih etmesi. Yani bir yayınevi e-kitaplarını Amazon üzerinden satmayı kabul ederse, o kitaplar Apple iPad kullananlar tarafından okunamayacak. Okurların etkilenmeye başladığı ilk nokta bu gibi görünüyor. Yani ellerinde içi sanal olarak doldurulan elektronik kitap olmasını tercih edenler, ne okuyacaklarına, bağlandıkları marka doğrultusunda karar vermek zorunda bırakılacaklar.

İşin başka bir boyutu da, müzik cephesinden öğrendiklerimiz ışığında açığa çıkıyor. Tartışmanın en önüne fiyat politikaları konarak bir anlamda taraftar yaratmaya başlayan şirketler, yayınevleriyle ilişkilerini de rekabet üzerinden tanımlıyor. Deniz Karabacak’ın açıklamasından hatırlayarak devam edersek; yayınevlerinden kitapları ne kadar ucuza alacakları konusunda da bir rekabet var. Bu durum şimdilik yayınevleri lehine. Pazarın tek hakimi pozisyonundaki Amazon bugüne dek yayınevlerinden %70 indirimli alımlar ile düşük fiyat politikaları sürdürüyordu. Apple ile rekabet ilk günden bu indirimin %30’a çıkarılmasını sağladı. Yani yayınevleri artık e-kitap sağlarken daha az indirim yapacaklar. Bu yayınevlerinin ne kadar işine yarayacak sorusunun yanıtı için yazar Charles Stross‘a bağlanalım:

Gelenesek yöntem: yazar -> yayıncı -> dağıtımcı -> kitabevi -> okur biçiminde işliyordu. Ve İnternet geldi. En büyük etkisi, aracıları çok olan işleyişleri küçültüvermek olan bir mecra. Amazon, kitap satın alanlar için bir kitabevi olarak algılandı. Yayıncılar da onu bir dağıtım şirketi olarak gördüler. Amazon vardığı noktada yayıncıları lisanslayan birer merci haline getirmeye çalışıyor ve başarılı olursa yayınevleri artık düzelti yapan birer reklam ajansı olmak dışında işe yaramayacaklar. Apple ise, yazar -> yayıncı -> dağıtımcı -> okuyucu zincirini kurmaya dayalı bir politika öneriyor.” (31 Ocak’ta kendi blogundan)

Yayıncıların Amazon yerine Apple’ı tercih etmeleri bu bakış açısından bakıldığında manidar. Yayıncılığın işleyişine yine yayınevlerinin yön verdiği bir sistem, mevcut aktörlerin en az rahatsız olacağı tercih olmalı. Ancak bu azalan indirimlerle somutlaşan değişimden nasıl etkileneceğini merakla bekleyen okuyucular açısından tam da böyle yaşanmıyor. Şimdiden Amazon taraftarı Kindle kullanıcısı okurlar, Macmillan’ı açgözlülükle suçlayarak daha ucuza kitap okuyabilmeyi talep ediyorlar. Bazı itirazlar işi müzik piyasasıyla birlikte nasıl yorumlamak gerektiğini de hatırlatır nitelikte.

Müzik yapımında artık kişisel bilgisayarların da çok yüksek kalite sunabilmeye başlaması, çok düşük maliyetlerle kurulan ev stüdyolarında yapılan işlerin olgunluğu, yapımcıları çoktan reklamcı düzeyinde algılanan aktörlere çevirmişti. iTunes ilk günden beri sadece büyük plak şirketleri tarafından dağıtılan albümlerin satışı için değil, kendi müziğini aracı olmadan piyasaya sunmak isteyen müzisyenlerin de kullandığı bir platform olarak kullanılmaya başlandı. Bu durum, özellikle ticari bir başarı vaat etmediği için stüdyolar tarafından kabul görmeyen müzik türleri, içerikleri nedeniyle dışlanan müzisyenler için yepyeni fırsatlar yarattı. Elbette bir müzik prodüktörünün tek işinin stüdyo kiralamak, teknik ekip kurmak olmadığını, tarihe geçen prodüktörlerin, müzisyenlerin hayatlarını ve müziklerini nasıl değiştirdiğine dair hikayelerle hatırlamak mümkün. Örnekler hep olumlu değil, olumsuzlarıysa genellikle hiç öğrenemiyoruz. Bu değişimin kitap dünyasında da etkileri baştan beri var oldu. Amazon da kendi kendisinin yayıncısı olan birçok yazara ev sahipliği yapıyor. Yazdıklarını İnternet üzerinden serbestçe paylaşan birçok yazara da rastlamak mümkün. Bu paralellikler üzerinden, mevcut tartışma boyunca yayıncıları aracı olarak gören ve artık sonlarının geldiğine inanan yorumlar da yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.

Bu gelişmeler önemli sorular doğuruyor. “Yayıncı/yapımcı gerçekten bir aracı mıdır? Vazgeçilebilir mi?” gibi sorular, ne yazık ki hakkıyla yanıt arama olanağı bulamadan, “piyasa koşullarının” vereceği yanıta razı olacak gibi görünüyor. Yarın uyandığımızda yayınevlerinin yerini birkaç bilişim devi almış, ne okuyacağımıza karar verenlerin sayısı gerçekten de tek haneli rakamlarla anılır hale gelmiş olduğunda bunun dijital bir özgürlük olmadığını anlayabiliriz, ama o saatten sonra ne yapılabilir ve daha da önemlisi şimdi ne yapabiliriz?

Kitapların İnternet macerasında kritik bir olay da Google cephesinde yaşanıyor. 2006 yılı baharında Google yeni bir servisi hizmete açtığını duyurarak artık sadece İnternet üzerinde değil, kitaplar içinde de arama yapma olanağı sunduğunu açıklamıştı. Geçen süre içinde taranarak Google’ın arşivine eklenen birçok kitap da, birer İnternet sayfası gibi içerik aramasına tabi tutulabiliyordu.

Hala books.google.com adresinde yapılan aramalarla, aranan sözcükler, cümleler bir kitapta geçiyorsa, kitabın o sayfası okunabiliyor. Kitapla ilgili daha çok fikir vermesi açısından rastgele seçilen birkaç sayfa daha okunduktan sonra, kullanıcılar kitabı satın ya da ödünç almak üzere elektronik satış adreslerine ya da kütüphanelere yönlendiriliyor.

Geçtiğimiz yıllarda bu serviste kullanılmak üzere taranarak dijital hale getirilen kitapların haklarını koruduğu iddiasıyla Amerika’da kurulu The Authors Guild (8000’den fazla yazarın üye olduğu bir meslek birliği) Google’a dava açtı. Birlik, davanın ilerleyen safhalarında “kitapların tamamen kontrolsüz biçimde İnternet üzerinde dolaşmasını engellemek üzere” tüm kitapların Google tarafından kontrol edilmesini sağlayan bir anlaşmaya imza attı.

Bu anlaşmaya göre Google telif hakkını ödediği kitapların elektronik kopyalarını tam eser olarak dağıtma yetkisi kazanacak. Sistemin şu anda işlediği haliyle, telif süresi dolarak kamuya mal olan tüm eserleri ücretsiz olarak indirmek mümkün. Yani aranan cümle bir Shakespeare dizesi çıkarsa, oyunu/şiiri .PDF olarak ve bir ücret ödemeden bilgisayarınıza indirebileceğiniz bir altyapı çalışıyor. Google anlaşma sonucu telif haklarına sahip olduğu tüm kitapları bu şekilde sunmayı planlarken, anlaşmaya yazarlar cephesinden ilk sert tepki Ursula K. LeGuin’den geldi.

“Authors Guild ilgililerine:

1972 yılından beri Authors Guild üyesiyim.

Bu otuzyedi yıl boyunca kıtanın öteki yanında yaşayan üyelerce düzenlenen herhangi bir etkinliğe, partiye, toplantıya katılamadım. Kendini yönetimde de gösteren coğrafi bir ayrımcılığın doğal sonucuyla dışlandım. Hep doğulular. Yine de bu sızlanma, birliğin yazar haklarını korumak için gösterdiği çabalara duyduğum minnetin yanında öyle önemsizdi ki, hep aidatlarımı ödedim ve buna değdiğini düşündüm.

Ve şimdi, bizi sattınız.

Ursula K. LeGuin
Ursula K. LeGuin “Yerdeniz Büyücüsü” ile ilgili bir konuşmanın ardından imza verirken

“Google anlaşması” taraftarı ve aleyhtarı argümanları burada tekrarlamayacağım. Şeytanla anlaşmaya karar verdiniz ve nedenlerinizi sıraladınız. Keşke hak verebilseydim, ama veremem. Telif meselelerinin çok üzerinde ilkeler söz konusu, ki siz bu ilkeleri bir şirkete, onların kurallarıyla vermeye razı geliyorsunuz. Hem de hiç direnmeden.

Ben de, sessiz ama sadık bir üye olmaktan vazgeçiyor ve istifa ediyorum. Her ikisi de “Google anlaşmasına” karşı olan Ulusal Yazarlar Sendikası (National Writers Union) ve Amerikalı Bilim Kurgu ve Fantezi Yazarları (Science Fiction and Fantasy Writers of America) üyeliklerim devam ediyor. Sizin kadar etkin ve büyük değiller, ama olaylara yaklaşımları daha anlaşılır ve daha cesurlar.”

LeGuin, bu mektupla istifasını duyurduktan sonra birçok bilim kurgu ve fantastik edebiyat yazarıyla birlikte bu anlaşmaya karşı çalışmayı sürdürdü. LeGuin’in andığı sendika ve bilim kurgu ve fantezi yazarları birliğinin davalarında The Authors Guild’in boşluğunu Open Books Alliance adlı platform dolduruyor. Davayı kamuoyuna duyuran, itirazlarını mahkemeye taşıyan platform, Google’ın söz konusu anlaşmayla birdenbire tüm kitapların elektronik dünyadaki sahibi haline geleceğini iddia ederek cepheye katıldı. Geçtiğimiz haftalarda Amerikan Adalet Bakanlığı davaya müdahele ederek Google’ın, bir örgütle anlaşarak topluca telif haklarını üzerine pazarlık edemeyeceğini, telif haklarının eser yaratıcılarını koruyan unsurlarının bu yaklaşımdan olumsuz etkileyeceğini düşündüklerini belirtti.

Elbette Google telif haklarını aldıktan sonra e-kitap sattığı bir yol seçebilir. Bu noktada LeGuin’in “haklarımız bir şirketin insafına bırakılamaz” isyanı anlaşılır bir kaygıyı dillendiriyor. Öte yandan bu gelişmeye karşı çıkan Open Books Alliance üyelerinin ikisi Amazon ve Microsoft olunca e-kitap savaşlarının boyutları daha iyi anlaşılıyor.

Türkiye’den durumun nasıl göründüğüne dair daha iyi fikir edinmek için üç farklı ismin söylediklerine bakalım biraz da:

İlk isim, Metis Yayınları’ndan Müge Gürsoy Sökmen

E-kitap dünyasında Amazon ve Apple arasındaki tartışmaya bakarsak, asıl mesele imtiyaz haklarında gibi görünüyor. Her dağıtımcı, yayınevlerinin içeriğine tek başına sahip olmak istiyor. Bu bir yayınevi için ne demek?

Türkiye’de de durum buna benziyor ve buna risk olarak bakıyoruz. Bu yayınevi için avantajlı olabilir, ama yazar açısından bakarsak? Yazarıma “kusura bakma, kitabın sadece şu kanaldan satılacak” diyebilir miyim? Bu yüzden sakıncalı görüyor ve yurtdışına bir kitabın haklarını satarken, o yayıncı aynı özeni göstermeden hakları verebilir korkusuyla e-kitap haklarını doğrudan vermiyoruz. E-kitap bölümünü iptal ederek  imzalıyor, onun yerine “e-haklar öncelikle çeviriyi yapan bu yayıneviyle tartışılacaktır” diye bir olanak sunuyoruz. Bu bir hak, çünkü çeviri bir zahmet, bir yatırımdır.

Müge Gürsoy Sökmen
Defne Sökmen’in objektifinden Müge Gürsoy Sökmen

Türkiye’de de bunu hala düşünüyor ve tartışıyoruz aramızda. Sadece bir yere verilen hak, geri dönüşsüz bir hak devri olur. Düşünebiliyor musunuz, sadece Bayezid kütüphanesinde bulunabiliyor Murathan Mungan’ın kitapları. Böyle bir şey yapabilir misiniz? Tabii ki çıkarlarım var. Yayıncı sonuçta kamu işletmesi değil, piyasada yaşamak, kendini döndürmek zorunda. Benim için avantajlı şeylere yanaşabilirim, ama bundan ibaret değil durum. Yazar bana haklarını teslim ettiğinde benim başka sorumluluklarım da var. Onu bir yere kısıtlayamam.

Henüz gelişmeleri tam olarak anlayamıyoruz da. Mesela Kindle’da okunabilen bir kitap, başka bir okuyucuda da okunabiliyor mu, anladığım kadarıyla okunamıyor. Bu formatlama çok ciddi bir mesele. Bu yüzden birbiriyle konuşabilen sistemler olmasını zorlamak gerekiyor. Ben bir kitabı bastığım zaman Türkçe okunan her yerde görünebilir kılmakla yükümlü sayıyorum kendimi. Yurtdışında da buna dikkat ediyoruz. İngiltere’de bir yayıncı, Amerika’da ayrı bir dağıtım yapmıyorsa bunu ayrıca çözerek Amerika’da da dağıtılmasını sağlamanın yollarını arıyoruz. E-kitap dünyasında şu anda böyle bir şey yok galiba.

Evet, şu anda Amazon’un talep ettiği şartlar tek dağıtımcı olmasını zorunlu kılıyor. Hatta belki de ileride kendisi bir yayıncı olarak önemli yazarlarla kendi anlaşmak istiyordur. Yayıncı olmak öyle kolay bir şey mi, ne yapar bir yayıncı?

Yayıncı işe seçmekle başlar. Seçer, seçtiği kadar seçmedikleriyle de bir iş yapar. Sonra metin işlemekle, dağıtmakla devam eder bu iş. Bunu yürütürken iki tarafı birden gözetmek bir vazife. Bunu okunabilir, ulaşılabilir hale getirmek önemli. Kendi çıkarını düşünerek yazarı ihmal edersen, vazifenin bir bölümünü ihmal edersin. Dağıtımda çeşitlilik bu açıdan önemli. Bunu daha önce yaşadık. Metis küçük ve daha yoksul bir yayıneviyken tek bir dağıtım şirketiyle çalıştığımız bir dönem oldu. O sırada çok avantajlı göründü, bizi koruyacaklardı ama koz olarak kullandılar. Biz de hep küçük ve önemsiz kaldık. Sonunda da neredeyse batıyorduk. Hiç bir dağıtım şirketi normalde bir kitabevine küstüğünü, onlara kitap vermeyeceğini söylemez; ama illa ki arasının kötü olduğu bir kitapçı vardır. Dijital dağıtımcılar aslında en baştan zaten bazı kitabevlerine küs olduklarını da söylemiş oluyor.

Yayıncılığın şu andaki esprisi küçük sermaye ile yapılabilen bir iş olması. Televizyon yapımları ya da filmler gibi milyonları değil, küçücük toplulukları hedef alarak çalışan bir yapı. Dolayısıyla da farklılığa, özgünlüğe, marjinalliğe, popüler olmayana, özel ilgiye imkan tanıyan neredeyse tek şey şu anda. İnternet biraz buna yakın, çeşitlilik konusunda yayıncılıktan bin kat fazla ama bir yandan da pazar kalabalığında kayboluyor her şey. Bulmak zorlaşıyor ve hepsi imzasız. Yayıncılık bir de bu açıdan farklı kalıyor İnternet’in yanında. Yayıncının bir imzası var, arkasında durduğu bir tavır var. Hesap sorulabilir bir sorumlulukla davranıyor. Bu da koruduğu bir avantajı.

İnternet’le ilgili bir sorun da dil baskınlığı galiba. İngilizcenin çok hakim olduğu bir alana dönüştü. Böyle bakarsak, öyle çok bir çeşitlilik de yok aslında. On-onbeş tane servis/siteden ibaret bir şeye İnternet der hale geldik. E-kitapların çok baskın olduğu bir gelecek olursa çeviri eserler bundan nasıl etkilenir?

Kitapların elektronik olması durumunda iki şey gerçekleşebilir. Birincisi, kitaplar çevirileri bastıracak kaynak bulmadan diller arası hareket edebilir. Türkiye’den bir kitabın Almanya’da bile satılması zahmetli bir şeyken, tüm dünyada Türkçe satılması mümkün olabilir. Bu bir avantaj.

İkincisi, anglosakson dünyada yayınlanan hukuk, ders, gezi gibi kitaplar da dahil tüm kitapların %3’ü çeviri. Buna bakarak, hangi dehşetin geldiğini görmemek imkansız. Kendisi dünyaya katiyen bakmayan bir kültürün, dünyayı sadece kendine bakmaya zorlaması. Bu dehşet verici. Dünyanın bütün kaynaklarını çeşitli savaşlarla dünyanın üzerine atma hakkını kendinde görüyor. Bu insanlar ne yapıyor, ne düşünüyor, bana nasıl bakıyor diye düşünmüyor. Tamamen kör bir mekanizma. İngilizce artık iyice baskın, bir de sanal bile olsa bir mekanı tamamen kaplaması böyle bir sorun yaratıyor.

E-kitapların burada bir değişiklik yapmasını hayal edebilir miyiz iyiniyetle, Türkçeden çevrilecek eserler için e-kitap isteği geliyor mu?

Herkes e-kitap haklarını ısrarla istiyor, somut bir istek var. Çevirmen de bir eser sahibi olduğu için yazarla benzer bir duruma sahip. Yurtdışı anlaşmalarında bir maddeyi standart olarak kullanmaya başladık. Hak dönemi sona erdiğinde başka bir yayıncıya geçerken eserin çeviri hakları da dolacak şekilde anlaşma imzalanıyor. Yani bir yayınevi, yaptırdığı çevirinin haklarına sahip olduğu için çeviri hakları konusunda daha güçlü pazarlık yapamıyor.

Çevirmen de daha çok yazarı takip ederek başka bir yayınevine geçmek zorunda kalıyor. Yoksa çevirisi ölür. Yayınevleri eskiden iyi çeviriler yaptırarak ve çevirmeniyle ilişkilerini iyi tutarak koz elde edebiliyorlardı, artık bu pazarlık yapılamıyor. İngiltere’de çok ünlü olan bir anlayış var, tüm dünyada da yaygınlaştı. Küçük ama başarılı bir yayınevi, çok iyi bir keşif yaparak, başka bir dilden yeni bir yazar yayınladığında artık büyük bir yayınevi gelip çevirmenin haklarıyla birlikte o yazarı kendi bünyesine alabiliyor.

Yarın Apple, “Yayıncı yazar keşfetsin, metin işlesin, tanıtım planlasın ama fiyat politikalarına, ekonomik hacme ben karar vereyim” dediği zaman kim buna karşı çıkabilecek?

Bunun önü zaten holdingleşme mantığıyla çoktan açılmıştı. Bağımsız yayıncılığın ortadan kalkmasının sonucu diyebiliriz. Alternatif Küreselleşme İçin Yayıncılar Birliği diye bir birliğimiz var, orada biblio-diversite, kitap çeşitliliği kavramından bahsediyoruz. Bio çeşitlilik gibi bu da çok önemli ve zaten tehdit altında. Zaten sansürle, savaşlarla, şirketlerin küreselleşmesiyle tehdit altında. Türkiye ise istikrarsızlık, piyasa dalgalanması gibi nedenlerle hala yayıncı çeşitliliğine sahip. Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da binlerce yayıncıyla anlaşmak bile gerekmeyecek. Bir imza yetecek tüm yayıncıları kapsamaya. Ben yayıncılığa başladığımda Metis kadar bağımsız birer yayıncı olan La Découverte, Seuil gibi artık birer ray üzerindeler.

Tartışmaya başlarken efsanevi müzik prodüktörlerinin sistemdeki yerlerini de merak ettiğimizi not etmiştik. Klasikler çıkartan caz yapımcılarının yerini mp3’le farklılaşan, özgürleşen ama dağılan müzik piyasasında birisi  dolduracak mı, bu bir ihtiyaç mı, dolmazsa kayıp mı? diye… Yayın dünyasında da bir paralellik yok mu? Birinin yetenekli olduğunu anlamak ve onu bu yaptığı işle tanıştırmak, desteklemek ve emek harcamak gerekmez mi klasikler için?

Esprisi budur zaten, yayıncılıkta editörün yaptığı iş bu. Bunu piyasa dalgalanmasına bırakırsak özgünlüğü yaratma imkanı yok. İnternetin de tırnak içindeki demokrasisi, herkesin birbirine her açıdan eşitlendiği ve herşeyin yalan olduğuna dair bir sinizme yol açıyor. Müzik örneğiyle düşünürsek, prodüktör için mesele müziktir, satış değil. Bağımsız yayıncı için de cazibesi olan, heyecanı olan şey eserdir, satış sonra gelir. Yayıncı için önemli olan dün ciklet, bugün kitap, yarın ayakkabı değildir. Bunların hepsini birden satana tekel diyoruz zaten. Demokratik olduğu iddiasıyla seni sıfırlayan bir şeyle, rantabl olmadığın için seni sıfırlayan arasında bir tercih yapmamalıyız.

Bir de sansür tarafı var. Üç dev şirketin izniyle konuşursak ne kadar konuşabileceğiz?

Dakikasında satılırız. Kimse bizim için dövüşmez orası kesin. Finli iki gazetecinin çok güzel bir kitabı vardı, filmi de gösterildi galiba. Küresel şirketlerin Çin’de, Türkmenistan’da yürüttükleri faaliyetleri inceliyorlar ve “şirket yasası” falan diye sunulan ilkelerle karşılaştırıyorlar. Nokia’nın şunu yapmayacağım, bunu yapmayacağım diyen şirket yasasını, bir de yaptıklarını, yapılmasına göz yumduklarını görüyorsun. Herhalde onlardan bizim için dövüşmesini beklemeyeceğiz. Hiç birimiz o kadar saf değiliz.

Bunun için hesap verebilir bir yayıncı tanımını önemsiyorum. Yayıncı durur, hesabını verir yaptığı işin, savunur. Hem beğenir ve önerir hem de başına bir iş geldiği zaman peşinden koşar. Haklarını savunur. Kendi varlığı, yazarının, çevirmeninin varlığına bağlıdır. Sacayağı gibidir ve bunun parçası olan dağıtımcıyla, kitapçıyla çalışmak ister. 1980’den sonra bütün kitapçılar kırtasiye oldu diye kendimizi yerden yere atmıştık. Kampanyalar yaptık kitabı geri getirelim diye. Yaşasın Kitap diye vitrin sergileri yaptık. Kitap o yıllarda suç unsuru diye televizyonlarda teşhir ediliyordu ve insanlar kitap satmaktan korkuyordu. Biz en yakın müttefikimiz diye kitapçılara döndük, ki sonra onlar da bize döndü. İnternet’teki bir site zaten ikinci dakikada terlik de satmaya başlıyor. Böyle bakınca, İnternet konusunda muhafazakarım, ilişkilerimi muhafaza etmeyi önemli görüyorum çünkü.

Yayıncılar ne yapabilir, ne konuşulabilir?

Çok daha bilgilenmeye ihtiyacımız var. Genellikle pazarlama üzerinden konuşuluyor ama mesela format hikayesi çok önemli. Benim için bir programa dahil olduğunda başka bir yerden ulaşılamaz hale gelmesi çok tehlikeli. Başımıza ne geleceğini konuşmak için bu kararı tek başına yazarlara bırakmamamız gerekiyor. Herkes LeGuin değil. Yayıncıların da yazarlarla birlikte düşünmesi, bilgilenmesi ve ne koşullar sunmamız gerektiğini tartışmamız gerekiyor.

======

İkinci isim, Kalem Ajans’tan Nermin Mollaoğlu

Kalem Ajans ne yapıyor tam olarak?

Kalem Ajans bir telif hakları ajansı. Diyelim ki, Tuna Kiremitçi’nin Türkiye’deki telif hakları sözleşmelerinin düzenlenmesi, onların takibinin yapılması, basın çalışmaları, yurtdışına çeviri haklarının satılması ve takibi. Ayrıca yurtdışındaki yayınevlerini Türkiye’de temsil etmek. Özellikle ilgili olduğumuz alan İngilizce, Almanca, Fransızca gibi diller dışında kalan diller. Otuzdan fazla ülke ve dilin temsilciliğini yapmaya çalışıyoruz. Bu dillerin edebiyatlarıyla uğraşmayı seviyoruz. Çünkü onlara kendimizi anlatmaya çalışıyoruz ama onları da anlamamız gerekiyor. İsrail’in en sevilen yazarlarından birini yakın zamanda bir yayınevine önerdik ve Türkçe olarak yayınlanmasını sağladık örneğin.

Böylece o İsrail’li yazarın Türkiye’deki temsilcisi mi olmuş oluyor Kalem Ajans?

Kimi zaman yazar, kimi zaman yayınevi ya da bizimki gibi bir başka ajansla anlaşarak, onları temsilen hareket ediyoruz.

Nermin Mollaoğlu
Nermin Mollaoğlu

Yani aslında hakları kiminle pazarlık etmeniz gerektiği de değişiyor bir anlamda. Geçen sayıda Google ve Ursula arasındaki tartışmada “kimin haklarını kim tartışır?” sorusu ile karşılaşmıştık. Sen hangi taraftan bakıyorsun meseleye, yazarın tarafından mı?

Ben daha çok masanın kısa kenarında, ikisinin ortasında oturmayı tercih ediyorum. Hem yazarın, hem yayıncının tarafını görebileceğim bir yerde. Özellikle Türkiye’de böyle belki, yurtdışında ajanslar, yazarla aynı yerde, hatta onun önünde oturuyor zaman zaman, ama Türkiye pazarı daha ajanslar için çok hazır değil hem de yazarlar buna hazır değil. Adil olmak için bu tarafta oturmak daha iyi. Hem de daha kazançlı. (gülüyor)

Geçtiğimiz aylarda Müyap’ın başvurusuyla iki büyük amatör müzik sitesi last.fm ve MySpace bir süre kapatıldı. Bülent Forta’nın “şarkıların sahipleri onların bestecileri değil, plak şirketleridir” açıklaması kaldı akıllarda. Kimdir hak sahibi?

Buna katılmak durumundayım. Kitap dünyasını düşünürsek, bir yazar sözleşmesini gelecek kitabı için de yapabiliyor. Bu şekilde söz vererek avans bir telif ücreti aldığı kitabını Facebook’ta yayınlarsa, bir yatırım yaparak, belirli bir ücret ödeyerek yazardan söz almış yayınevinin hakları ne olacak? Telif sözleşmesi yapılıyorsa şartlarına uymak gerekir. Çok kapitalist bir bakış açısı da değil bence bu. Maddi haklarla manevi hakları birbirinden ayrı düşünmek gerekir. Manevi haklar, bir eserin sahibinin kim olduğuna, başlığına, bütünlüğüne dairdir. Yaratıcısı bunlara tek başına karar verir, ama maddi haklar kısmına geldiğiniz zaman ticaretin her alandaki kuralları burada da geçerlidir. Rekabet, gizlilik sözleşmesi, cezalar, faiz hepsi geçerlidir.

Eskiden amatör müzisyenler plak şirketlerinin sözleşmelerini beğenmeyince demolarını albüm gibi dağıtma alışkanlığı edinmişlerdi. Şimdi kendi prodüktörlüklerini yaparak İnternet üzerinden profesyonel müzik ürünleriyle rekabet edebiliyorlar. E-marketlerin rafları demo ve albümlere aynı şekilde davranıyor. E-kitap için de böyle bir durum var, kendi kitabını o pazara sokan bir yazar ve bir yayınevinden çıkan bir kitap birlikte duracaklar, bu yayıncılığı nasıl etkiler?

Bu zaten kitap basılmaya başlandığı günden beri var olan bir şey. Masrafları yazarlarınca karşılanan kitapları basan yayınevleri var. Hiç bir büyük yazar gidip böyle bir yöntem kullanmaz, belki başlarda keşfedilmek için bunu yapan insanlar olabilir sadece. Ayrıca hatır için kitap basmak da var bunun içinde. Örneğin Amerika’da basılmak istiyorsunuz, orada görüştüğünüz yayınevinin editörünün de bir kitabı var. Kendi yayıncınıza bu kitabı Türkiye’de bastırıyorsunuz, ticari olarak çok anlamsız bir hareket ama bir al gülüm ver gülüm ilişkisi oluyor. İkisine birden bakınca kendi masraflarını karşılayarak kitap bastırmak epey dürüstçe. Müzikte de amatörle profesyonel birlikte sunuldu ama hepsine aynı muamele edilmedi. İnternet’te müzik yapan bir çok insan oldu ama Öykü-Berk kardeşler hepsinin arasından çıktı mesela.

Peki bu işaret etme mekanizması, aradan yetenekleri öne çıkartmak, tavsiye etmek şu anda sektörün içerisine doğru işliyor, ünlü olanın ‘gerçek kitabı’ çıkıyor. Yarın e-kitap hacmi çok daha büyük olduğunda telif ajansları gidip Amazon’la doğrudan konuşarak,  yazarlarının başka bir aracı olmadan Kindle’da okunmasını sağlayacak fırsatlar arar mı? Böyle olursa Amazon kendisi bir yayınevi haline gelecek. Ajanslar birer yayınevine, yayınevleri birer ajansa dönüşerek mi var olacaklar?

Gidip Amazon’la görüşmeyi düşünürüm gerçekten. Zaten yayıncılar ajans gibi, ajanslar da yayıncı gibi düşünmek zorunda, elbette bir ajans yayıncıyım diye çıkmaz, misyonu farklıdır. Bu örnek daha çok Orhan Pamuk’un son kitabının Milliyet gazetesinde basılmasına benziyor. O Pamuk’un kendi tanıtım faaliyetinin parçası olarak ortaya çıktı. Yayınevi de bundan zarar görmedi.

E-kitap dünyasına egemen olma savaşı veren büyük şirketler herkesin onlara hizmet ettiği bir sektör tasarımı yapıyor demek ne kadar gerçekçi?

Gelecekte dev yayıncılar olacak, hem basılı kitaplarda hem de e-kitaplarda. Çünkü bir yayınevi ben sadece baskı basıyorum diyemeyecek duruma gelecek on yıl içinde ya da e-hakları bunu yapan şirketlere vererek sadece baskı haklarına talip olacak. Ama büyük ile küçük arasındaki fark çok artacak.

Türkiye’de yayıncılık sektörü bir sektör olmak için doğum sancıları yaşıyor ama oluyor. Kaçınılmaz olarak bir sektör olmaya doğru gidiyoruz. Piyasayı yönlendiren bir kaç dev yayıncı var ve diğerleri onların yaptıklarını takip ediyor. Yurtdışında bunun sınırları çok çizilidir. Bağımsız yayıncılar vardır ve bu bir pazarlama değeri taşır. Ben bu işi para için yapmıyorum, özgürüm, iyi edebiyat basıyorum anlamına gelir. Türkiye’de banka destekli olanlar dışında bütün yayıncılar bağımsız olduğu için bu ayrıca vurgulanmıyor, ama sektör haline geldikçe bu fark doğacak. Bir dönem sonra artık Alfa gibi bir grubun içerisinde olmayan bir yayınevi ya da Doğan gibi medya sektörü tarafından desteklenmeyen, bir şekilde onunla bağlantısı olmayan, bir banka tarafından sübvanse edilmeyen ya da onun ismi altında pazarlama değeri taşımayan Metis gibi yayıncılar bağımsız olarak kalacaklar.

Türkiye’de e-kitap gelişmeleri niye bu kadar geç oluyor?

Bu gelişmeyi tamamen atlayabiliriz bile, daha önce mesela sesli kitaplara hiç girmedik, atladık. Almanya onbeş yıldan beri sesli kitap yayınlıyor ve piyasasında bunun çok büyük etkileri var, kitaplar hem CD hem de baskı olarak satılıyor. Türkiye’de ise özel çalışmalar haricinde sesli kitap bulunmuyor. Bu yüzden e-kitap gelişmesini de atlayabiliriz, ama bir yandan bu kadar cep telefonu meraklısı bir ülkede atlanmayabilir diye düşünüp kendimi de çürütüyorum. Türkiye’de e-yayıncılığın ilerleyebileceğine inanmıyorum ama “Neden İstiklal caddesinde cep telefonu satan mağaza sayısı kitapçılardan daha çok?” diye de soruyorum kendime.

İki yıl öncesinde bu konuşulmayan bir konuydu. Herkes sözleşmelerine e-kitapla ilgili bir madde koyuyordu ama kimse bunlarla ilgili oran nedir, satış fiyatları nasıl olacak diye konuşamıyordu çünkü ellerinde bir veri yoktu. Şimdi Amazon ve diğer e-kitap satanların kitapların satışını yarıya kadar indirmesi bir zorlama oldu. Bu yayıncılar için çok kötü çünkü telif oranları düşüyor ve kitap daha çok ulaşılabilir oluyor. Ulaşılabilir olunca kendi baskı kopyaları daha az satılacak. Bu önce güzel bir durum gibi görünüyor. Daha çok insana ulaşılıyor, okumak da zaten böyle bir şey, yazarlık da böyle bir şey. Ama burada bir hak yenmesi de var. Çözümü nasıl olacak? Belki sınırlı sayıda kopya yapılabilir, belki yayıncılar elektronik satış için belirli bir sayı koyabilir. “Ben bu kitabın ikibin tane download edilmesine izin veriyorum” diyebilir. Bu da yazarlar ve yayıncılar arasında bir çatışma yaratabilir. Kariyerinin başında yazarlar daha çok download edilsin isterken, bazısı çok daha para ile ilgili olarak baskı satılsın isteyebilir. Galiba hukuki anlamda ve bilgi anlamında en hazırlıklı olan başarılı olacak bu gelişmelerin sonucunda.

======

Son olarak da, Türkiye’de e-kitap işini ilk deneyenlerden Altkitap e-yayınevi kurucusu ve yazar Murat Gülsoy:

Elektronik bir yayınevi kurma fikri nasıl gelişti?

Normalde hiç yayıncı olmayı düşünmüyordum ama yıllar içinde bayağı bir yayıncılık deneyimi edinmiş oldum. Önce dergicilik (hayalet gemi) sonra internet siteleri ve en sonunda da elektronik bir yayınevi olarak 2000 yılında Alt Kitap’ı kurduk. Alt Kitap yayınladığı kitapları İnternet’ten bedava dağıtıyor, çünkü İnternet’in bedava bir ortam olduğuna inanıyoruz. Böyle bir durum var, bu yüzden herşeyin bir süre sonra “korsanı” çıkıyor. Bir şey İnternet’te bir kere var olunca bir süre sonra herkesin onu paylaşmasına engel olunamıyor. Müzikte de böyle oldu, sinemada da. Asıl soru bu gerçek her şeyi nasıl değiştirecek?

Bu şartlarda yayıncı olmak için birilerini bedava içerik üretmeye ikna etmek gerekiyor değil mi?

İngilizce’de Gutenberg projesi ve benzeri elektronik ortamlar çok zengin, çünkü İngilizce’de bir telif sorunu olmadan yayınlayabileceğiniz çok metin var. Türkçe’de telif eseri yaratmak, bulmak zorundasınız. Bu da böyle projeler yapmak isteyenlerin elini biraz bağladı. Bu yüzden bu örneklerin sayısı az. Hal böyle olunca da bu iş biraz gönül işi oluyor. İlk fikrimiz sponsorlukla bu işi çözmekti. Yazarına, editörüne, yayıncısına kaynak bulalım ve bunu sponsorlardan karşılayalım diye düşündük, ama Türkiye sponsorluk açısından pek verimli bir ülke değil. Hele kültüre sponsor bulmak, hele de elektronik ortam gibi uçucu, korunmayan bir ortamda bu işi yapmak hepten imkansız hale getirdi. Bizim Alt Kitap’ta yayınladığımız kitapları başka sitelerde de görüyoruz mesela sponsora açıklamanın zor olduğu bir şey bu. Belki engel olmak lazım ama hem olamıyoruz hem de olmuyoruz, uğraşmayı düşünmüyoruz.

Zaten bedava dağıtılan bir ürünü başkası da dağıtıyor, neden engel olmak gerekir?

Murat Gülsoy
Murat Gülsoy

Buna bir emek sarf ediyoruz, yazarına telif ödemiyoruz tek masraf bu değil. Gelen kitap önerileri arasından birinin seçilmesi, yeniden okunması, redakte edilmesi, tasarlanması, kapak bulunması, İnternet servisinin sürdürülmesi, bunların hepsi insan emeği. Başka bir sitenin bunları hazır bularak reklam gelirine konması engel olunması gerektiğini düşündürüyor. Biz zaten böyle olacağını bilerek başlamıştık, ama bunu kabullenince de bu alan güdük kalıyor. Basılı kitap alanına bakınca, aslında baskı maliyeti tüm maliyetin içinde çok ufak kalıyor. Esas maliyet dağıtmak, bu yüzden zaten elektronik ortamdan çok heyecan duymuştuk, dağıtmakla uğraşmayacaktık. Oysa diğer masraflar hala var, bu yüzden iyi bir elektronik yayınevi kurmak da para istiyor. Bir yerlerden para bulup buraya aktarmak gerekiyor.

Türkiye kitap sektöründe gelinen noktada mevcut yayıncılar, bastıkları kitabın içeriğini ayrıca elektronik olarak sunuyorlar. Bu seçenek daha da yaygınlaşacak, belki daha da ucuzlayacak. Bunu okumak için bilgisayar ekranı kullanılabilir, ama burada bir de kitaptan ne anladığımız önemli. Edebiyat kitapları daha keyfe keder düşünülebiliyor. Tatile giderken yanınızda taşıyacağınız bir şey olarak bakılıyor. Bir de araştırma yaparken, tez yazarken bir kitaba hızlı ulaşmak istiyorsunuz. Burada elektronik kitap çok önemli bir fark yaratıyor tabii, sadece okumak değil, içinde araştırma yapmak gibi özellikler de gelmiş oluyor. Edebiyat için elektronik kitabın gelişmesi biraz da bunun için tasarlanan ürünlerin ne kadar sevimli olacağıyla ilgili. Aslında biz 2000 yılında Alt Kitap’ı kurarken daha hızlı gelişeceğini tahmin ediyorduk. Elektronik kağıt bizi çok heyecanlandırmıştı, ama gelişmedi.

Elektronik kitap artık bir tek eskicilerin ilgilenebileceği kitaplar için de çok faydalı olabilir. Kullanma kılavuzları, ders kitapları ya da ucuz baskı yapılan ve kütüphanede saklanmaya ihtiyaç duyulmayan kitaplar için belki. Şu anda bir kitapçıya girdiğimde koca bir çöp yığınıyla karşılaşıyorum. Çöplerin iyi kağıtlara, parlak baskılarla yapılmış olması durumu değiştirmiyor, gerçek kitaplara ulaşmakta zorlanıyorum. Bu yüzden kitapçılar bile özelleşiyor, belirli kitaplara göre kitapçılar çıkıyor. Fakat bu kısa ömürlü kitapların daha ucuza ve kolay bulunması için e-kitaptan önce Türkiye için korsan alternatifi var. Korsan kitapçılar sadece kağıt masrafı karşıladıkları için akıl almaz fiyatlara satabiliyorlar, okuyucu da ona yöneliyor ve hatta bazen yayıncıları pahalı satmakla suçluyor. Bilmiyor ki daha da ucuza olsun dediğinde redaktörün, editörün bedava çalışmasını istiyor. Korsan e-kitabın da gelişmesine engel oluyor.

E-kitaplar sayesinde yayıncılar kullanıcıya daha doğrudan temas sağlayabilir belki bu durumda. Alt Kitap kurulurken kitapların elektronik kopyasını dağıtmak dışında doğrudan satışını yapabileceği araçları araştırdınız mı?

Satış yapamayacağımızı baştan kabul ettiğimiz için çok araştırmadık. Tabii ki o ortamlarda da yayınladığımız kitapların okunabilir hale gelmesini isteriz, ama para nasıl isteyeceğiz ki? Telefon gibi bir abonelik olması gerekebilir, herkesin kredi kartı yok, olsa bile küçük harcamalar için İnternet üzerinde kullanmak istemeyebilir. Bir kitap da İnternet üzerinde satılırken en fazla 5 lira olabilir örneğin, daha pahalı olursa kırılır. 50 kuruş, 1 lira yapmak gerekiyor ki insanlar para versin. Bunu belki o okuyucu araçlar İnternet’e kendi başlarına bağlanıyorsa bir kontör düşerek falan hesaplayabilir, onlarla uğraşıyorlardır zaten.

Yayınevi şu anda seçimleri yaparak yayın dünyasının patronu. Neyin yayınlanacağına karar veren kurum yayınevi. Alt Kitap da bunu yapıyor, gelen dosyalar arasından tercih yaparak başlıyor işe. Okuyucu için de bir güven sağlıyor, okumaya değer bir kitap aldığına ikna ediyor. E-kitap dağıtıcıları kendi alanlarında yayınevlerinin elinden bu gücü alabilir, tekel olabilirler mi?

Yayıncılar sözleşmelerine e-kitap maddesi eklemeye başladı ama yaptıkları tek şey de henüz bu, birilerinin gelip onlarla konuşmasını bekliyorlar. Alt Kitap gibi her biri tek tek bu konuyla ilgili çözümler geliştirmeyecektir. Elektronik yayıncılık Türkiye’de fiziksel dünyanın bir yansıması olacaktır. Belki elektronik dağıtımcı kendisi yayıncı olmaya karar verebilir. Alt Kitap gibi, basılmamış bir kitabı kendi dağıtarak fiilen yayıncıya dönüşebilir. Tekelleşmesi ihtimalini çok düşünmüyorum, çünkü birden çok elektronik yayıncı olacaktır. Dünya aslında birbirine çevrilebilir formatlara doğru gidiyor. Eskiden Macintosh ve Windows’un dünyaları eskiden çok ayrıydı ama artık hepsi her dosyayı açıyor. Muhtemelen ne kullanarak okuduğunuzdan bağımsız olarak her içeriğe sahip olacaktır okuyucu.

Şu anda tablo bunun tersi gibi görünüyor. Kindle ve iPad sadece kendileri tarafından okunan içerikler sağlanması üzerine kurgulandılar.

Hep böyle başlar zaten. İlk adımlar hep böyle olur, ama sonra bir başkası der ki, “ben hepsini birden okuyorum”. O zaman bütün şirketlerin sattığı araçlar, hepsini birden okuyan araçlar olmak zorunda kalır.

Şimdi içerik de doğrudan bu şirketler tarafından sağlanıyor. Hatta içeriği okumak için kullanacağımız oyuncaklar çok ucuza satılıyor, asıl para içeriği sağlarken sağlanıyor. Taşınabilir oyun konsollarında Nintendo, Sony gibi şirketlerin yaptığı bu olmuştu.

Yayıncılıkta bunun olabileceğini sanmıyorum. Oturmuş bir yayın dünyası var çünkü. Deneyimi alışverişten ibaret olan bir kurum yayıncılığa kolay kolay giremez, zaten niye girsin ki? Kendini bir marka haline getireceğine, hazır kurulu, güvenilir bir yayınevini kullanmayı tercih edecektir. Belki çok satan yazarlarla, best-seller dünyasıyla bir şeyler yapmayı deneyebilirler, galiba Stephen King denemişti bunu, olmadı. Bekledikleri karı bulamadılar. Best-seller bile olsa bir yazar dağıtımcı üçkağıdına gelmez.

İşin sektör tarafı bir yana, İnternet’in yayın dünyası kadar yazmak deneyimini de değiştirdiği söylenebilir. Bloglarda yorumlarla, okuyucuyla doğrudan iletişim kurarak farklı bir şey ortaya çıktığını söylüyorsunuz. İçeriğin kendisi, oluşturma deneyiminden ne kadar etkileniyor?

Ben ortamına göre çok değiştiğini biliyorum yazma şeklimin. Dergiye yazarken başka türlü metinler çıkıyordu, çünkü insanın kafasında bir uzunluk sınırı oluşuyor. Derginin kendi atmosferinden doğan bir şeyler oluyor. Sonra altzine.net oldu, orada interaktif metinlere izin veren bir yapı vardı, çünkü iyi bir tasarımcı vardı. Aklına gelen fikirleri mümkün kılan biriyle çalışınca hayalgücün bambaşka çalışmaya başlıyor. Belki yeni kuşaklar hem flash programlayacak, hem edebiyatla ilgili, yaratıcı yazarlık işlerine bulaşacak, kendi dünyasını yaratacak. Bu çok heyecan verici. Eskiden fanzin yapan insanlar, şimdi burada bir şeyler yapıyor, kağıda basmasına, dağıtmasına da gerek kalmıyor. Çok hızlı bir şekilde okur kazanabiliyor.

Edebiyat açısından bakınca çok hızlı bir şekilde ulaşmayı, üretmeyi mümkün kılıyor. Bu da bir değişiklik yaratacaktır. Belki daha kısa metinler, daha farklı kurgular önce çıkacak. Kağıda basılacak bir romanla aynı şey olmayacak elbette, bir blogdan 300 sayfa okunabileceğini sanmıyorum çünkü. Düşünce yazıları daha hızlı yerini bulabiliyor. Son çıkan kitabımın post-scripti olabilecek bir blog tasarladım. Kitap bitmedi çünkü, onu bir yerde durdurdum, durdurmazsanız basamıyorsunuz çünkü. Onun yerine blogda devam etmeyi düşündüm.

Yayınevlerinin işaret etme, seçim yapma güçlerinden bahsettik. Şu anda edebiyatla yeni tanıştığı yaşlarda olanlar için, bu “hiç bitmeyen metin” deneyimi temel olursa, bu başka bir dil, başka türlü bir edebiyat algısı yaratacak gibi görünüyor. Bu kuşak edebiyata yön verenlere karışınca, elektronik yayıncılıktan anladığımız belki de bu hiç bitmeyen metin öbekleri arasında tercihler yapan başka türlü bir deneyim olacak, bu mümkün mü?

Artık resim, hareketli görüntü, ses, grafik, bütün bunları içerecek bir anlatım biçimi de eklenecektir bu akışa. İnternet siteleri vardı, bloglar eklendi, sosyal ağlar eklendi. Her yeni çıkan kendi kitlesini de çıkartarak geliyor. Yeni biçimler de çıkıyor bunların yanında. 140 karakter olacak deniyor mesela, herkes vecize gibi yazmaya başlıyor. Bu değişimi en çok gazeteler yaşadı galiba. Yayıncılıktan bahsettik ama gazeteciliği atlayarak konuştuk. Gazeteler İnternet’ten okunacak dendiğinde önce hepsi hayır dedi, hatta Cumhuriyet paralı olarak okundu bir süre. Bugün bakınca bütün gazeteler elektronik olarak okunabiliyor, bu müthiş bir devrim bence. Gazeteler öldü mü, ölmedi. Aksine satışları arttı. Ben para verip de almayacağım gazeteleri bile İnternet üzerinden okuyabiliyorum çünkü. Bir de gazete hep güncellenen bir şey oldu, televizyonla karışık bir şey haline geldi. Okur için bu kadar bilgiye maruz kalmak sorun oldu. Bu kadar yoğun bilgiyi işleyebilecek bir beyin kapasitesine sahip değiliz. Bu kadar çok acıya tahammül edemiyoruz ve duyarsızlaşıyoruz. 1984’ün tersi oldu aslında. Her şeyin ayıklandığı tek bir hikayenin anlatılması yerine her şey birden anlatılınca da hemen hemen aynı etki oldu.

2 thoughts on “E-kitap dosyası”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *