Başka Dilde Aşk üzerine farklı bir eleştiri

Bir film eleştirisi yazmak değil niyetim, bu yüzden farklı bir eleştiri diye tanımlamak zorunda kalıyorum. Filmi eleştireceğim sonuçta, ama film eleştirisinde filmde olmasını beklediklerine yer olmaz. Olmamalıdır, haksızlık olur. Yine de, tamamen kişisel bir yaklaşımla kaleme alındığının altı kalın biçimde çizilen bir eleştiride, bir gün okursa diye bir niyetle yönetmenine, ya da film çekmeye niyetli başka okuyuculara seslenirken filmin hayal ettirdiklerinden de bahsetmenin bir zararı olmaz herhalde… Bunu yaparken, biraz da senaristlerin neyi hedeflediklerine dair ropörtajlarla kıyaslayarak davranacağım sanırım. Özellikle de Express’in 102. sayısında verdikleri ropörtajda söylediklerinden sonra düşündüklerimle…

Başka Dilde Aşk
Filmden bir kare

Film, aşk öyküsü çevresinde iki insanın ve hatta çevrelerindeki insanların hayatlarındaki değişimi anlatıyor. Aşkın tarafı olan Onur (Mert Fırat) duyma engelli, kütüphanecilik yapan, Galatasaray kürek takımında bir sporcu. Zeynep (Saadet Işıl Aksoy) şehir plancılığı okumuş, mesleğiyle ilgili bir iş bulamadığı için bir çağrı merkezinde çalışıyor ve çalışma koşulları yüzünden çok mutsuz.

Filmin öne çıkan ayrıntıları karakterlerin özelliklerinin, aşkları kadar çok işlenmesi, dolayısıyla filmin bir aşk filmi olmaktan çıkıp, aşk üzerinden anlatılan dışlanmış, yıpratılan insanların öykülerini anlatması gibi görünüyor. Ropörtajlarda daha çok bunlar konuşuluyor, çağrı merkezlerinde çalışanların sorunları, Türkiye’de engelli olmak ön plana çıkarılıyor. Bu açıdan Mert Fırat (başrol oynamanın yanında senaryoyu yönetmenle birlikte yazdığı için) ve İlksen Başarır (senaryo-yönetmen) gerçekten sırtları sıvazlanası bir şey yapmışlar. Kafalarında dönüp duran konuları, rahatsız oldukları durumları, ilişkileri, yaklaşımları güzel bir öyküyle bir araya getirerek genele sunmayı başarmışlar.

Cümleyi başarmışlar diye bitirince, başarılarını tebrik ettiğimi belirtmiş oluyorum herhalde, ki bu duyguda yalnız değilim, film hatrı sayılır sayıda ve önemde ödül aldı, hakkında genellikle iyi şeyler söylendi. Fakat şöyle bir durup düşününce, bir durum dikkatimi çekiyor. En son ne zaman bir film, tiyatro oyunu ya da roman hakkında olumsuz eleştiri okudunuz? Ya da soruyu şöyle daraltalım, birbiriyle ezeli ve  ebedi bir kayıkçı kavgasında olan tiyatrocuların karşılıklı çemkirmelerini, popüler kültürün kolay hedeflerine burun kıvırma mealleri halini alan ve alanı gereği ötekinden bahsetme mesafesini koruyan yazıları saymazsak?

İsim vermeden bir kaç sene önce yaşadığım bir örnek vereyim: Yıllardır sinema üzerine yazan ve her geçen gün bu alanın ağır abileri arasına katılmaya, oradaki yerini sağlamlaştırmaya devam eden bir arkadaşıma, epeyce ses getiren bir filmle ilgili, filmin sinema konusunda ciddi sorunları olduğunu açık eden sert bir eleştiri yazmak istediğimi söylediğimde “o film hükümetten çok tepki görüyor, kötü bir şey söylemeye benim dilim varmaz… desteklemek gerekir onu” diye özetleyebileceğim bir yanıt vermişti. Yani Türkiye’de siyaseten sahiplenilen kültür işlerini, kültür bağlamında sorgulamanın biraz sevilmeyen bir tavır olduğuna dair önyargılarım, konunun muhataplarından biri tarafından şifahen onaylanmıştı.

Bu filmin sinema diline eleştiri getirirken sürekli bir -nasıl olur da, bunu gören tek kişi ben olurum- duygusuna kapıldım. Sonra yukarda yazdıklarımla birlikte düşününce bu filmin de aynı biçimde ele alındığına dair şüphelerim somutlaşmış oldu.

Film, bir film olarak elindeki konuyla ilgili çok önemli bazı imgeleri kullanmayı ıskalamış gibi görünüyor. Bir çağrı merkezi ortamını tarif eden ayrıntıların ne kadar gerçekçi olduğunu, ropörtajlardan anladığımız kadarıyla, orada çalışanlar da dile getirmiş. Ancak aynı ropörtajlarda vurgulanan bir detay, çalışanların karşısına ayna konulması detayı,  filmde nasıl olduysa görünmüyor. Bu merkezlerde çalışanların karşısında bir ayna dururmuş ve sürekli aynaya bakıp gülümsemeleri istenirmiş. Basit bir tiyatro gerçeği bu, sen gülümsersen, sesin de gülümser. Hizmet kalitesi adına çalışanları son derece korkunç bir baskı altına alan böyle bir uygulama var demek ki. Korkunç bir baskı değil diye düşünen varsa bir ayna karşısında çalışsın bütün gün. İnsan kendisiyle yüzleşmeyi o kadar sevmez. Lacan’ın ayna ile ilgili yazdıklarını, Foucault’nun görünür olmak ve iktidar üzerine düşüncelerini de işin içine katarsak buna işkence demek bile mümkün!

Gelgelelim filmde ayna göremedim ben. Oysa ben bu filmi çekiyor olsam, çağrı merkezi setinde kamerayı kullanırken, o insanların ayna ile yaşadıkları gerilimi yansıtacak (yansıtma lafı bile…) bir çok açı kullanırdım diye düşündüm. (İşte ilk paragrafta yazdığımdan bunu kastediyorum, ben olsam şöyle çekerdim diye filmi mi eleştirilir? Eleştiriyorum işte…)

Biraz söylem analizi olarak bakalım, gündelik yaşamı siyasetle çok çakışmayan insanlara hitap etmek için olabildiğince popülerleşen bir dil kullanıldığı da ropörtajda söylenenler arasında. Pekiyi ama çağrı merkezi çalışanlarının en temel sorunlarından birinin, çok yüksek çalışma saatlerine kıyasla inanılmaz düşük ücretler almak olduğu anlaşılır mı bu filmden?

Başarır’ın estetik tercihlerine itiraz etmek abesle iştigal, İstanbul’u, karakterlerinin yaşadıkları hayatın sunumunu nasıl tercih ettiğinin hesabını verecek hali yok! Öte yandan, hayatın dışına atılmış engelli bir insan ve işsizlikten, korkunç çalışma şartlarında telefonlara bakan başka bir insan portresi çizilirken, evler, yaşantılar İstanbul’un en pahalı semtlerinde, en mutena apartmanlarında (Doğan Apartmanı gibi) kurgulandığı zaman sözü edilen apolitik seyirci şöyle düşünmez mi?

Demek ki, bu çağrı merkezinde çalışanların da, onlarla seks yapmak isteyen ve çok kötü davranan patronları var, sürekli ‘motivasyonunuzu kaybetmeyin’, ‘daha çok satış’ diye bağırmasa, azıcık güleryüz gösterse hayat bayram olacak!

Oysa, çağrı merkezlerinde çalışmanın İstanbul’da yaşamakla karşılığı, benim bildiğim kadarıyla üç dört arkadaş aynı evi paylaşmak, belki aynı gardrobu bile paylaşmak ve daha iyi bir hayattan anlaşılan her neyse, onu sürekli olarak ertelemek. Sonra zaten “ölsem daha iyi” gibi duygularla çağrı merkezinde değil de başka bir işte çalışana kadar bunu sürdürmek… Şu anda bu sektörde çalışanların en büyük sorunları korkunç düşük ücretler, korkunç yüksek çalışma saatleri, sürdürülebilir olmayan şartlar nedeniyle iş güvencesi eksikliği ve onlardan birer robot yaratmaya çalışan sistem!

Yine Gerçeğe Çağrı Merkezi hareketinden öğrendiğime göre, bu merkezlerde çalışanlar bilgisayar ekranları ve telefonlarının olduğu küçük küplerinde, kişisel hiç bir aksesuar kullanamıyorlar. Çocuklarının resmi, sevimli bir çizim, renkli bir kaç ataçtan yapılma bir figür gibi şeyler zinhar yassah! Bu bilgi doğruysa, sistemin ciddi bir tutarsızlığı ve çfite standardı değil mi? Bir yandan insan kaynakları gazetelerinde Google’ın oyuncaklı bürolarını gösterip “yeni nesil çalışma ortamları” diye çalışma kültürü adı altında yalan dolan pazarla, bir yandan çalışanların en ufak kişisel bir ayrıntı ile orada bireyselliklerini hatırlamaya çalışsalar ellerinden al… Eğer bu bilgi doğruysa, film çok ayıp ediyor, çünkü tam tersi bir tablo gösteriyor. Zeynep’in ve çalışma arkadaşlarının masaları böylesi ayrıntılarla dolu… Eğer sanat yönetmeni o merkezi inşa ederken “her çalışan masasına yapar böyle şeyler” genellemesiyle hareket etmişse, duvara “Bugün satış için ne yaptın?” tabelası koyacak kadar gerçeğe uyarken, o kadar saf bir genellemeye kanmak tutarsız olmuş.

Haliyle Zeynep gibilerin yaşadığı sorunlar gerçekten de gıcık bir patron ve mola sürelerinden ibaret görünüyor. Eh Tuzla gibi çalışma ortamlarıyla birlikte anılan çağrı merkezlerini duyan ve sonra bu filmde gören demez mi, “ben de çok zor bir işleri var sanıyordum diye, pek abartmışlar…”

Bu tutarsızlıklar konusunda haklıysam, filmi kaş yapmak isterken göz çıkartmak konusunda eleştirebilirim diye düşünüyorum.

Başka bir tutarsızlık da filmin pazarlanmasında… Express’ten öğrendiğimize göre duyma engellilerin sinemada izleyebildiği nadir Türk filmi örneklerinden biri bu olmuş, çünkü genel olarak Türk filmleri altyazıyla oynamıyor. Altyazının yalnızca konuşulan dili bilmediğinde değil, duymadığında da işe yarayan bir araç olarak sinemada kullanılabilmesi hep atlanan, atlandıkça duyma engellileri dışlayan bir ayrıntıya dönüşmüş. Film altyazılı olarak oynadığı için böyle bir fırsat tanımış.

Bu ayrıntıyı kaçırmamaları gerçekten Fırat ve Başarır’ın konuya ilişkin samimiyetlerinin bir başka göstergesi, yine bravo hakediyor. Gelgelelim iş web sitesi yapmaya gelince bir anda unutuluyor bu güzel duyarlılık ve siyaseten doğrucu tavır. Filmin web sitesi Flash 8 kullanılarak yapıldığı için bilgisayarına flash 8 yükleyemeyenler dışlanmış. Bunda ne var ki diyebilirsiniz, sizi http://www.w3.org/WAI/ sitesine göz atmaya davet ederim (Türkçe çevirisi yok sanırım ne yazık ki).

Görme engellilerin İnternet kullanabilmelerini sağlamak için web sitelerini, ekran okuyucu adlı yazılımların rahat çalışabileceği şekilde yapmak gerekiyor. Bunun standartları belli, flash ile şık bir site yapmak da bu konuda yapılabilecek en kötü tercihlerden biri. Teknik detaylarını merak eden olursa yorum yazsın, orada nedenlerini anlatayım.

Keşke engellilerin erişimine daha açık bir film yapmayı, web sitesini yaparken de hatırlasalardı diye üzüldüm açıkçası.

Özetleyecek olursam, film genel hatlarıyla sevimli bir film olmuş olsa da, işlediği konuyla kurduğunu iddia ettiği bağ açısından baktığında tutarsızlıklarıyla, ilk film olmaktan geldiğini umabildiğim eksikleriyle kendi söylemine kendi zarar veriyor.

One thought on “Başka Dilde Aşk üzerine farklı bir eleştiri”

  1. filmin bir yerinde çağrı merkezi yöneticisi “hadi arkadaşlar, aynalarımıza bakıyoruz, gülümsüyoruz” deyip ellerini çırpıyor. sadece bir yerde gördüm ben aynaları ve bunlara yapılan atfı, ama var sonuçta, bilgilerinize… :)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *