İyi ki doğdun Andersen derken…

Andersen'in Kağıttan kesilmiş Baca'sı

Bugün arama motoru olarak Google’ı tercih edenler logonun yerini sevimli resimlerin aldığını görebilirler. Doodle adı verilen bu logo ile kutlama kültürü Google’da eskiden beri var. Bu doodle’ın esbab-ı mucizesi Andersen‘in 205. yaş günü kutlaması. Kibritçi Kız, Prenses ve Bezelye gibi bir çok masalın yazarı olarak çocuk edebiyatı konusunda ilk akla gelen isimlerden Andersen’i okumak, hatırlamak için güzel bir neden. Kaldı ki, iki asır önce doğmuş bir yazarın eserleri artık kamusal bilgi alanının (public domain) bir parçası oldukları için bir çok dilde metinlere elektronik ve ücretsiz olarak erişmek mümkün. Bu diller arasında görebildiğim kadarıyla Türkçe de var, ancak ufak tefek sorunlarla.

Klasiklerin çevirileri yayıncılık için biraz sorunlu bir alan. Her şeyden önce, herkes klasikleri yayınlama hakkına sahip, ancak kamusal bilgi alanı, sözgelimi Creative Commons gibi alternatiflere kıyasla çok daha kuralsız bir alan olduğu için denetimsizliğin getirdiği sorunlar da oluyor.

Bugün, telif hakları korunan bir eserin çevirisi söz konusu olduğu zaman sadece ticari hakların devrinden bahsetmiyoruz. Sözgelimi Danimarka’da on sene önce yayınlanmış bir masal kitabının Türkçe çevirisi için, yayıncısı/yazarı/ajansı birilerinden izin almak zorundayız. Verilen izin, sadece o eserin çevirisini basma hakkını değil, doğru düzgün basma zorunluluğunu da kapsıyor. Eser bütünlüğü korunarak, titiz bir editoryal çalışma doğrultusunda yayına hazırlanıyor. Zaten örneğin kitapların pahalı olmasını (neye göre pahalı da önemli bir soru ama…) gerektiren şey sadece matbaa ve kağıt masrafları değil, bu süreçlerde görev alacak insanların emeklerinin karşılıklarını almaları. Bu nedenle dijital kitaplar hala pahalı olabilir, çünkü onların yayına hazırlanmasında devreden çıkartılan tek şey kağıt masrafı olacaktır.

Basılacak eser bir klasik olduğunda -bu çoğunlukla telif süresi dolmuş anlamına da gelir diye genelleyebiliriz, 70-80 yaşından önce klasikler arasında kabul gören eser sayısı çok değil- durum biraz değişiyor. Örneğin Andersen masallarının yasal hakları kamuya ait olduğu zaman, kamu adına o hakları koruyan bir mekanizma yok. Dolayısıyla Andersen basmak istediğinizde Kibritçi Kız masalının özgün metninden, o metne ne kadar sadık bir çeviri yayınlayacağınız tamamen sizin yayıncılık ahlakınıza kalıyor. O masalı temel alarak özgün ve yeni bir eser ortaya çıkarıp “Andersen’den yola çıktım..” demekte özgür olmak harika, ama bizatihi Andersen okunduğunu iddia ederken, ona ait olmayan cümlelerle dolu, ona ait olan cümlelerin epeyce eksik olduğu metinler de ortaya çıkıyor elbette.

Bu durumdan sakınmak için güvenilebilecek mekanizmalardan biri yayınevi seçimi. Türkiye’de uzmanlaşmış çocuk edebiyatı yayınevlerinin sayısının artması (Tudem, Günışığı, Can Çocuk, Mavi Bulut, Uçan Balık, Marsık gibi) bu açıdan harika. Hem yeni ve güncel eserleri hem de klasikleri özenle yayınlıyorlar.

Bunun yanında, sadece çocuk edebiyatı değil, tüm klasikler açısından İş Kültür Yayınları ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık gibi yayınevleri de işin maddi yönünü dikkate almadan, kültür hizmeti olarak bunu sürdüren kurumlar arasında… (Sadece dünya klasikleri açısından değil, bugün epi topu 300-500 satabilecek Türkçe klasikler için de aynısı yapılıyor.)

Hal böyle ama, mesleki birikimlerin, uzmanlıkların bir anda değersizleşebildiği popüler kültür algısı, maddi sorunlara paralel olarak klasikleri nasıl anlayabileceğimizi etkileyen unsurlar arasına katılıyor. Blogcu Anne adlı blogda Andersen masallarının İş Kültür Yayınlarından çıkan bir çevirisi karşısında “dehşete kapılan” bir anne ve yorumlarda ona eklenen bir hınç (resentiment) dolu ebeveyn oratoryosunu izleyebilirsiniz. Tabii bunun için sinirlerinizin sağlam olması gerektiği konusunda şimdiden uyarayım.

Blog yazısında bir Muzaffer İzgü hikayesinin sonunu değiştirmek zorunda kaldıkları bir anektodu anlattıktan sonra şu cümlelerle bitiriyor yazısını anne hanım:

Yine de, “kendinden geçmişçesine çırpınmak”, “parmaklarından kan fışkırmak”… Bence biraz arabeske kaçan anlatımlar bunlar. Çocuklara haber seyrettirmiyoruz derken Andersen Masalları’nda karşımıza çıkıyor böyle kalıplar. Çevirilerde mi bir eksiklik var acaba? Yoksa yanlış hiçbir şey yok, (daha büyük) çocukların hayatın gerçekleriyle yüzleşmesi lazım, ve benim de her masalın “Onlar ermiş muradına”şeklinde bitmeyeceğini -tıpkı gerçek hayat gibi- kabullenmem mi gerekli?

Yorumlardaki o linç kalabalığından ürktüğüm için, olayı kendi blogumda tartışarak, bir nevi arkalarından konuşuyorum -gerçi trackback diye bir şey var, link verdim diye gelip görecekler ama- bunun yerine tanısam, konuşsak şöyle derdim herhalde: “Evet, kabullenin… Masallar pek de şirinlik olsun diye yazılmış şeyler değil… Tabii ki tercihiniz masal okumamak da olabilir, ama sırf siz öyle hatırlamıyorsunuz diye dünya klasiklerine yanlış gözüyle bakmayın.”

Aslında yazı çok güzel, iyi örnekler verilmiş, anlamlı kaygılarla hareket eden biriyle dertleşiyorsunuz neticede, fakat yorumlarda iş gerçekten çığrından çıkıyor. “Çocuk benim değil mi, Andersen daha mı iyi bilecek?” diye bir tavır var. E kardeşim, okuma o zaman, kendi masalını kendin yaz, mecbur değilsin ki? Ama ne hakkın var beğenmediğin yerleri okumamayı bir ebeveynlik sorumluluğu diye topluma saçmaya? Neyse, başına gelenlerden habersiz Andersen’in, bize sunduğu masalların başladığı günün üzerinden 205 yıl geçti, iyi ki doğdun Andersen!

hamiş: Çocuk edebiyatı konusunda meraklı olanlara http://www.birdolapkitap.com/ adresini hatırlatmadan geçemeyeceğim.

11 thoughts on “İyi ki doğdun Andersen derken…”

  1. Basıldınız! Evet, tam da dediğiniz gibi trackback’lerden buldum sizi… :)

    Anlatmaya çalıştığım gibi, benim o serzenişimin arkasında “masallar yanlış”tan da öte “ben mi yanlış anlıyorum/yapıyorum?” vardı. Nitekim ben de aynen o masallarla (Kibritçi Kız, Prenses ve Bezelye Tanesi, vs.) büyüdüm. Şimdi bazı şeyleri sorguluyorum, evet, ama sorgulamakla doğru yapıp yapmadığımı bilmiyorum. O yazı da bunun dışa vurumuydu sadece…

    Yorumları kontrol etmem tabii ki mümkün değil, ancak lütfen haksızlık yapmayalım: Orada annelerin çocuklarına “çabuk büyüsünler” telaşları yüzünden yaşlarına uygun olmayan kitapları okuduğuna dair eleştiri de var.

    Keşke gelip benim yazımda tartışmaktan çekinmeseniz. Farklı görüşlerden öğrenilecek çok şey var bence…

    Blogcu Anne

  2. “(…) örneğin kitapların pahalı olmasını (neye göre pahalı da önemli bir soru ama…) gerektiren şey sadece matbaa ve kağıt masrafları değil, bu süreçlerde görev alacak insanların emeklerinin karşılıklarını almaları. bu nedenle dijital kitaplar hala pahalı olabilir, çünkü onların yayına hazırlanmasında devreden çıkartılan tek şey kağıt masrafı olacaktır.”

    bu çıkarımın geçerliliği yayınevlerinin kâr hırsları sayesinde mümkün.

    bir kitabın yayımlanması esnasında faaliyet gösteren tek kurum yayınevi değil. kapsamı en genişte tutmak için yabancı bir eserin türkçe’ye çevrildiğini düşünelim:
    – kitabı orijinal dilde basan yayınevi (yazarın ücreti de dahil)
    – kitabın yayım haklarını almak için ajans (mesela onk ajans)
    – çevirmen
    – yayınevi
    – matbaa
    – dağıtımcı
    – kitabevi

    internetten satış yapan kurumlar dağıtımcının ve kitabevlerinin yerine geçiyorlar, kitabı alıcıya kargo firmaları ulaştırıyorlar. büyük raf ve işyeri kirası maliyetlerinden kurtuldukları için satış fiyatında %20’lere varan indirimde bulunuyorlar. kargo ücreti ise çok cüzi.

    peki dijital kitaplarda durum ne oluyor?
    – dijital kitabı orijinal dilde hazırlayan yayınevi (gelişen teknoloji ile birlikte bir yazarın eserini tek başına dijital kitap olarak hazırlayıp internette satışa çıkartabileceği de düşünülmeli)
    – kitabın yayım haklarını almak için ajans
    – çevirmen
    – yayınevi

    dijital kitaplar için çeşitli cihazlar üretilmiş durumda, ama henüz yaygın değil. üstelik dijital kitap okumak isteyen kişi için zorunlu değil, bilgisayar da yeterli. hele ki cep telefonlarının giderek cep bilgisayarına dönüştüğünü düşünürsek, ileri de bu tür cihazların tümüyle tedavülden kalkacağını öngörebiliriz.

    daha önce bir yayınevinin pazarlama müdürüne, satın aldığım bir kitabın ücretinin ne kadarının yayınevine kaldığını sormuştum. bana %30’unun yayınevine, %30’unun dağıtımcıya, kalan kısmın da kitabevine gittiğini söylemişti. yabancı yazara, o yazarın yayıncısına, o kitabın haklarının alınmasına aracılık eden ajansa, çevirmene, matbaaya ve yayınevinin kendisine kitabın satış ücretinin sadece %30’u gidiyor. eğer dijital kitaplar yaygınlaşırsa kısa vadede yayınevleri yüksek kâr oranının peşinde fiyatlarda cüzi indirimlere girişir, ama rekabetle birlikte kâr marjları normalleşir. bu durumda kitap maliyetlerinde %60’a varan düşüş yaşanması gerekir.

    ülkemizde yayınevlerinde çalışanların aldığı ücretler çok düşük, birim maliyetteki düşme belki bu çalışanların ücretine katkı sağlayabilir. tabii bu iyimser bir tahmin.

    sonuçta teknolojik bir gelişmeden bahsediyoruz, bu nedenle pek çok itiraz yükselecektir, ama bu tür şeylerin önüne pek de geçilemiyor. kitap bir fetiş nesnesi olabilir, ama gelecek kuşaklar için değil.

    asıl mesele, yukarıda kısaca parantez içinde belirttiğim gibi, yayınevlerinin (dolayısıyla editöryal çalışmaların) de aradan çıkabilme ihtimali. yani bir yazar eserini yazıp direkt internetten satışa sunabilir. üzerinde epeyce konuşulabilecek bir konu…

    not: yayınevinde çalışan biri değilim; yukarıda yazdıklarımın hepsi birer çıkarımdır.

  3. @Blogcu anne, sıcak güzel yanıtınız için teşekkürler, hoşgeldiniz, sefa getirdiniz, basmak ne kelime :-)

    Daha önce dilimin yandığı bir deneyim oldu. Yine kimlik olarak ebeveyn olmanın ön planda olduğu bir toplulukta yaşanan bir tartışmaya tesadüfen denk gelmiştim. Çizgi filmler ve çocuklara uygunluk üzerine tartışılıyordu. Hani denir ya, bir deli kuyuya bir taş atmış da, kırk akıllı çıkaramamış diye, o hesap bir durum var ortada…

    “Nerede bizim çocukluğumuzun güzel çizgi filmleri (örnek Şeker Kız Candy) nerede şimdi gösterdikleri kötü japon çizgi filmleri (Ninja Kaplumbağalar)” diye özetlenebilecek korkunç bir anlayış çerçevesinde anime türüne hakaret seviyesine gelen bir teati almış yürümüş, iş TV sektöründe kimlerle bağlantıya geçebilir ve onlara bu mesajı iletebiliriz noktasına gelmişti.

    İlk ulaşılan TV sektörü temsilcisi -olduğuna inanılan kişi- Akşam gazetesinin faşist yazarlarından Burhan Ayeri olmuş, Ayeri kampanyayı gözü kapalı destekleyerek sloganları kopyala-yapıştır şeklinde Akşam gazetesine taşımıştı.

    Bir mektup yazarak, böyle körlemesine ifadelerle iş yapılmasının sakıncalarını hatırlatıp, ciddi maddi hatalar yapıldığını belirttim. Örneklerden bir diğeri olan Heidi, anime kültürünün duayenlerinden Hayao Miyazaki’nin, Ghibli stüdyolarında birlikte çalıştığı muhteşem isimlerden biri olan Isao Takahata’yla yaptıkları ilk işlerden biri.

    Şimdi japon çizgi filmlerine küfretme kampanyası düzenlerken, alternatif olarak japon çizgi filminin en kült örneklerinden birini vermek ironik değil mi? Devamı var… Mevcut japon çizgi filmi diye tukaka edilen Ninja Kaplumbağalar çizgi filmi de Kaliforniya’da yapılan bir çizgi film, tasarımı, yaratımı, isim ve marka hakları, her şeyi sapına kadar amerikan…

    Basitçe ve büyük bir iyi niyetle bu maddi hatanın düzeltilerek, kampanyanın daha özüne dair doğru mesajlarla sürdürülmesi gerektiğine olan inancımı mektup olarak attığımda başıma gelen şu oldu: “Kampanyamıza destek çığ gibi büyüyor, bir tek Koray Löker bize karşı ama o da fikirlerinde yalnız kalmış görünüyor” diye bir cümle ile bahsedildi bundan.

    Haliyle, özellikle konunun insanların çocukları hakkında istedikleri olduğu durumlarda çekingen davranmam anlaşılabilir herhalde. Buna ek olarak blogunuzu okurken hissettiklerimi, bu yazıdaki bağlam içinde dile getirdiğimde daha doğru bir mecrada değinmiş olduğumu düşündüm. Gelip oradaki insanlara, çocuklarına nasıl davranacakları ya da ne okuyacakları hakkında -niyeyse edindiğim- bir fikri paylaşmaktan korktum haliyle, doğru da gelmedi. Ama hakkınızda konuşurken habersiz kalmanız da doğru olmazdı, dolayısıyla trackback seçeneğini açık bıraktım…

  4. @Deniz Akhan, “bu çıkarımın geçerliliği yayınevlerinin kâr hırsları sayesinde mümkün.” demişsin ya…

    Sanki yayınevleri kâr edince ayıp oluyormuş gibi bir önyargı var arada denk geldiğim. Sanki yayıncılar birliği, gözü dönmüş, doymak bilmez bir hırsla hareket ediyorlar gibi davranıyor insanlar zaman zaman.

    Öte yandan tam da böyle bir sektör olduğuna bütün kalbimle inandığım GSM sektörünün büyüme hızı, insanların cep telefonu edinme biçimleri -ama bu sektörün işleyişine itirazlarının çok daha güdük kalması falan beni rahatsız ediyor.

    Yayıncılık yapıyorum, muhtelif şekillerde de olsa yaşıyorum o süreçleri ve insanların dışarıdan çok görmedikleri sorunları ve süreçleri görüyorum. Bu süreçleri görmek ve “anlayış göstermek” durumunda olmadıklarını düşünüyorum, ama bilmeden atıp tutmalarına da sinirleniyorum zaman zaman. Hele ki bu sinirlenmenin altı genellikle “fahiş” denilen kitap fiyatlarından yola çıkılarak dolduruluyorsa…

    Paralel bir genel yargı da tiyatro biletlerinin fiyatlarına yönelik oluyor gözlemlediğim kadarıyla… “O paraya bilet mi alınır, sonra tiyatro neden batıyor diyorlar?” diye bir kahve söylemi var örneğin.

    Belki gerek kitap, gerek tiyatro pahalı şeyler diye kabul edilebilir, ama alternatifi herhangi bir maliyetini azaltma alternatifi sunmaksızın insanları suçlamak değil, sahiplenilecek projeler üretmek olmalı.

    Örneğin kitaplar pahalıysa korsan kitaplar yerine kütüphaneler desteklenmeli, böylece herkes hakkına ulaştıktan sonra telif hakları meselesini bir ticaret meselesi olarak değil, kültür meselesi olarak ele almalı… Ben şu anda hiç bir yayıneviyle Copyleft konuşamıyorum, çünkü zaten mevcut haklarını yönetme şansları yok. O işliyor olsa, ondan vazgeçirmek belki daha kolay olacak muhtemelen, zira Avrupa’da, Amerika’da bunu görebiliyoruz.

    Neden yoruma cevaben bunları yazdım. Alerjik olduğum bir kalıpla başlayan yorumdaki bir çok çıkarımı hakkıyla okuyamadım. O kalıbı görünce tiklerim başladı, üzerine biraz dinlenip öyle yazmamın daha sağlıklı olacağını düşündüm… :-)

  5. gereksiz yere tike sebep olmuşum :)

    çünkü kastım yayınevlerini gözü dönmüş kâr cabavarları gibi göstermek değildi. yayınevinde çalışmadım, ama hemen hemen hepsinin bin bir türlü sıkıntı yaşadığını bilecek kadar aşinalığım var.

    o cümleyi yazarken böyle yanlış algılanabileceğinin farkında değildim, dikkatsizlik…

    şöyle olmalı: “bu çıkarımın geçerliliği yayınevleri kendilerini dinginlenmez bir kâr hırsına kaptırırsa mümkün.”

    neden? çünkü dijital kitaplar pek çok maliyet unsurunu ortadan kaldırıyor, kağıt ve matbaa bunlardan sadece bir kısmı. bu durumda birim fiyatta senin söylediğinden çok daha fazla düşüş yaşanması gerekir. buna rağmen yaşanmazsa, o zaman yayınevleri hakkında kötü konuşabiliriz :)

  6. @Deniz tam da korktuğum yere doğru gidiyoruz. :-(

    Bahsettiğim standartlar üzerinden kitap basmayı tercih eden bir yayınevi, bugün örneğin Peyami Safa’nın bütün eserlerini seri olarak bir kaç kitapta toplamaya karar verdiğinde, bu konuyu iyi tanıyan bir uzmana serinin yayıncılığını veriyor.

    O gidiyor, dönem gazeteleri, günlükler, mümkünse Safa’yı tanıyan birileri, olmadı onun yazıları gibi bir süreçle hangi kitabın hangi eserlerden oluşacağına, düzeltinin nasıl gerçekleştireleceğine falan karar verdiği sağlam bir editoryal süreç yaşıyor.

    Bugün korsan kitapçılıktan, satışların düşüklüğüne kadar bir çok nedenden bunun karşılığı o kadar düşmüş durumda ki, insanlar bunu topluma ve kültür dünyasına dair bir sorumluluk olarak yaşıyorlar. Bohem bir hayatı mecburen seçmiş oluyorlar çünkü rakamlar gerçekten komik rakamlar.

    Bir GSM şirketinde, bankada ya da CRM ürünleri için danışmanlık/destek firmasında çalışan presentabl bir genç, üniversiteden mezun olduktan sadece 3-4 sene sonra bu yayını gerçekleştiren editörden 3-4 kat fazla maaş almaya başlıyor. Kimse kredi kartı yıllık ödentilerine, cep telefonu sabit ücretlerine ya da başka türlü soygunlara, kitap fiyatlarına küfrettiği kadar etmiyor.

    Dijital kitap yaygınlaştığında fiyatlar %60 düşmezse anlaşılan o ki, sen bireysel olarak onları paragözlükle suçlayacaksın. Bense “nihayet emeklerinin karşılıklarını almaya başlayabiliyorlar” diye bakacağım belki de… Bunu zaman ve fiyatlar gösterir :-)

    Burada temel sorun şu, aslında aynı yerde duruyoruz. Kitap mümkün mertebe bedava olsun istiyoruz, ama bunu aynı zamanda onu hazırlayan insanların belirli bir hayat yaşayabilecekleri ekonomik düzeni bozmadan nasıl sağlarız diye soruyorum.

    Dijital ürünlerin sonsuza kadar kopyalanabiliyor olmalarından doğan bir nominal değersizlik halleri var. Dolayısıyla fiyatlarının düşük olmasını her şeyden önce piyasa ekonomisinin kendi öz kuralları dayatacak ve kurumlar uzun vadede sürümden kazanmayı kabullenmek zorunda kalacaktır diye tahmin ediyorum. Bu umarım okuyucuları da tatmin eden bir noktada olur da, herkes birbirine küsmekten, laf atmaktan vazgeçer, daha çok kitap okunur, daha çok kültür konuşulur :-)

  7. Ben, herhangi bir kültür ürününün ‘bedava’ olmasının ona ulaşmayı kolaylaştıracağını pek inanmıyorum. Bu değersizlik fikrinin daha yaygınlaşacağı bir zamana geçmeyi hızlandıracak kaygısı uyandırıyor daha çok. Bu gün korsan kitabın muhatab olduğu alan örneğin Peyami Safa değil. Kültürün bize açacağı olanakları edinmemiz biraz da ona ulaşmak için nelerden vazgeçtiğimizle bağlantılı. Konu çok uzatılabilir buraya sığacak şekilde söylersem kültürün ifadesini bulmadığı bir toplumsal hiyerarşide fiyatları düşürmek, bedava yapmak, kaynakları artırmayabilir. o noktaya gelindiğinde durum şimdi olduğundan çok daha zor olabilir. Çok mu karamsar oldum?

  8. @Alp bence doğru çıkarımlar bunlar, sadece kültürün maliyetinin ortadan kalkmadığı ama kamu kaynaklarından sübvanse edildiği bir senaryo belki anlamlı. Örneğin halk kütüphaneleri. Kitap okumak isteyen ama parası olmayanlar için yeterine yaygın ve düzgün kütüphaneler olursa, kültürün pahalı olup olmadığı başka bir tartışmaya dönebilir…

    Öte yandan benim Copyleft’ten anladığım, özgür yazılımdan anladığımla paralel zaten… Yani açık erişim demek, bedava demek değil aynı zamanda. Kültür ürününde erişmek, ürünü bizatihi tüketmek anlamına geldiği için bir şiirle, programı benzeterek bir yere kadar ilerleyebiliyoruz, bunu akılda tutmak lazım :-)

  9. @Deniz şöyle İngilizce bir kaynak var tartışmaya katabileceğimiz: http://www.nytimes.com/2010/03/01/business/media/01ebooks.html?em

    Can alıcı kısmı, $13 fiyatıyla bir e-kitap, $25 fiyatıyla basılı olarak satıldığında yayınevi her ikisinden de $4 civarında kazanç elde etmiş oluyor. Sanırım senin demek istediğin, bu aritmetik üzerinden yayınevi fiyatı $13’e indirmezse hırslı davranmış kabul edilmelidir değil mi?

    Ben de buna katılmakla birlikte, bu aritmetiğin, piyasanın şu anda korsan dahil bir çok faktörle yayınevlerine dayattığı şartların aynen kabul edilmesini gerektirdiğini hatırlatmak istiyorum. Yani kitabın editoryal masrafları için gereken para (bu hesap örneğinde) $6’ya çıkarsa, e-kitap da $15 oluversin ama kaliteli yayınlar okuyalım diyorum…

  10. @löker,
    ilk başta yine yanlış anlaşıldım, diyecektim. bunun sebebini de kendimde görüyordum, çünkü ilk yorumum uzun da olsa disiplinle yazılmış değildi. düşünce akışı şeklindeydi. dolayısıyla eksik ifadelerim yanlış anlaşılmaya yol açıyor.

    ancak $13 ve $25 örnekleri meramımı ifade ediyor. evet, kastettiğim buydu. benim ilk yorumda karşı çıktığım düşüncen e-kitaplardaki maliyet düşüklüğünü sadece kağıt ve matbaa faktörlerine bağlamandı. ben de çok daha fazla maliyet unsurunun ortadan kalktığını, dolayısıyla e-kitap fiyatlarının çok daha fazla düşmesi gerektiğini ifade etmeye çalışmıştım.

    ilk yorumumda şu cümle de gözden kaçmış sanıyorum: “ülkemizde yayınevlerinde çalışanların aldığı ücretler çok düşük, birim maliyetteki düşme belki bu çalışanların ücretine katkı sağlayabilir. tabii bu iyimser bir tahmin.”

    yani tıpkı senin dediğin gibi, fiyat $25’dan $13’a inebiliyorsa, fiyatı $15’a çıkarıp editörlere, çevirmenlere, grafikerlere, kapak tasarımcılarına, illüstratörlere vs. hak ettikleri ücretleri verelim, daha kaliteli kitap okuyalım isterim. ama yayınevlerini kapitalist canavarlara benzetmemekte anlaşmış olsak da, sonuçta ticari kuruluş olduklarını unutmayalım. böyle bir durumda bu ek kar marjını çalışanlarıyla ne kadar paylaşacakları ayrı bir konu.

    konuştukça konunun kapsamının ne kadar geniş olduğu ortaya çıkıyor. mesela i-pad’in e-kitap satışından alacağı yüzde bir sorun benim için. apple şirketinin bu konudaki tekeli de ayrı bir sorun. sadece cihazı satmakla kalmıyor, o cihazda tükettiğimiz medyadan da pay alıyor. sonny’in hem televizyonu satıp hem de o tv’de seyrettiğimiz filmlerden para almasına benziyor bu durum. ama bu yanlış bir bilgi olabilir, bilen biri düzeltsin lütfen.

    diğer sıkıntı şu: e-kitap ile birlikte korsan kitap da boyut değiştiriyor. şu an sinema dünyasının yaşadığını kitap dünyası yaşayacak. ama sinema kitlesel bir sanat, hollywood herkesin internetten film indirdiği bir dönemde hasılat rekoru kırdı, insanları sinemaya çekmek için 3D teknolojisine başvuruyor mesela. ama kitap gibi belli bir kesimin tükettiği ve teknolojik gelişmelerden sadece yayım olanakları konusunda yararlanabilen bir “meta”da durum ne olacak?

    bir diğer meseleye ilk yorumumda da değinmiştim: e-kitap yayımı blog olgusuna kolayca dönebilir. bir yazar word’de yazdığı romanını basit bir program aracılığıyla e-kitap formatına sokar ve kitap portallarından satışa sunup okuyucuya ulaşabilir. bu “imalattan satışa” hali mümkün. bu durumda ne olur?

    bunlar tartışılır, ama hep ekonomik terimlerle. bu tartışmaların içinde bolca satış, maliyet, kâr marjı, meta vb terimleri kullandığımın farkındayım. peki edebiyat, bilim, felsefe ne olacak diye endişeli değilim çünkü. şu anda zaten para kazanmayan insanlar, gelecekte de para kazanmadan üretmeye devam edeceklerdir.

  11. Koray, Son 20 – 30 senede ortaya çıkan ve kültürün ıslahı diyebileceğim bir süreç geçirdik bu Adornonun öngördüğünden farklı bir süreç bence daha çok Fahrenheit 451 gibi fantastik bir vizyon.

    Bu görüşü popüler bir örnekle desteklersek Kuzuların Sesizliğinde Hannibal karakteri, insan yemesi dışında tam bir entellektüeldir ve tekinsizdir. Burdan yeniden senin yazında bahsettiğin hanımlara bağlanırsak tek tek tekinsiz buldukları parçaları ayıklamak için girdikleri bu uğraş onları tanıdıkları ve bildikleri hayatlar dışında kalanları ayıklama noktasına çok kolaylıkla getirmiş. Bu durumun adı net, edinilmiş cehalet.

    Bırak anime karakterleri iş Anderseni ayıklama noktasına geldiğinde iş artık nezaket sınırını bir hayli geçmiş demektir ve sert ifadelerden kaçınmak bir hayli zor.

    Neresinden başlasam bilemiyorum, bu konuda bir yazı yazmaya nefesim yeterse yazmayı artık çok istiyorum.

    Ve bu vizyon farklı sebeplerle Türkiyeye dünya ile eş zamanlı girdi. Reagan, Thatcher, Gorbaçov üçlüsünün ektikleri Özal dönemi ile eşleşti Türkiye kendi özgün koşulları ile girdiği bu dönemi ‘çağı yakalayarak’ tamamladı. Eh üstüne gelen ikiz kuleler vs. derken Dünya, tekinsiz entellektüellerin siyasete ve günlük hayata etkisini ‘etkisizleştirdi’. Hannibal dönemin işaret fişeğiydi desem yeriidir.

    Toplamda bugün tartıştıklarımızı ve dönemin ruhunu internetle ya da sayısal teknolojilerin kültüre etkisiyle açıklamaya çalışmak çok eksikli kalır, kültür alanı kriminal baskı ve top yekün değersizleşme ile tehdit edildiği için çekirdeğine çekildi.

    Bu hal bloglar dünyasında kapalı ve siyasetten uzak kaldığı sürece durumumuz fahrenheit 451in finali ile alagori yapar bir halde. Ama burdan daha romantik noktalara gitmeyeceğim.
    Ama artık tartışmanın, siyaset teorilerinin ötesinde bir yakınlıkta olduğunu söyleyebilirim.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *