Sinemaların ışıkları bir bir sönerken… Emek Sineması önünde bir hareketlilik…

Derinden Ankara’lı bir insan olarak, konuyla ilgili daha önemsediğim, yaralayıcı bulduğum olaylar Ankara’da yaşanmış örnekler benim için. Akün Sineması gitti önce, sonra Kavaklıdere Sineması. Her ikisi de işletmecileri tarafından fedakarlıklara yaşatıldılar bir süre, geciktirilen bir ölüm daha kolay kabullenilebilirmiş gibi. Sonra belki bir varlıktan bahsetmediğimiz için, punduna getirilerek kabullenilir bir ölüm biçildi sinema salonlarına. Sinema ölmüştü, salonların cenazelerini açıkta bırakmak niye?

Açıldığı filmle kapanmaya karar veren Akün, özel bir gösterimle Hababam Sınıfı’nı göstermeye karar verdi son olarak. Ben gitmemiştim, gidenlerden duyduğum, duygusal anlar eşliğinde bir seromoni yapılabilmiş gerçekten. Kavaklıdere böyle bir kapanış yaptı mı duymadım bile. Galiba Eskişehir’de çalıştığım döneme denk geldi, bir vardı, bir yoktu.

Şimdi İstanbul’da, burada olan bitene daha yakınım, ama sanırım duygusallığım zayıfladı. Belki geçmişim olmayan bir şeyden bahsedildiği için soğukkanlı ve kabayım. Alkazar Sinemasının kapandığı haberi duyurulurken hafif bir rahatsızlık hissettim örneğin. “Onat Kutlar’ın da kurucuları arasında bulunduğu Alkazar kapanıyor” vurguları, biraz serzeniş içeren, biraz sinemanın geldiği hallere dair göndermeler yapan mesajlar içeriyor diye düşünmüştüm.

Bu duygularla karşı karşıyaykense, içimden geçenler “Alkazar benim hatırladığım, franchise sinemalarla aynı içeriğe sahipti, Onat Kutlar kurdu ya da duvarında kırmızı kadife var diye niye ayrıca üzüleyim şimdi ben?” diye özetleyebileceğim bir yabancılık vardı. Hakkını yemeyeyim, bir misyonu sürdürmüş ve şimdi de kaybetmiş olmanın samimi üzüntüsü halinden belli olan Adalet Dinamit konuyu her yönüyle ele alıyordu:

”Alkazar Sineması’nı bütünüyle yenileyip 28 Şubat 1994 tarihinde ”Germinal” filminin gösterimi ile açılışını yaparak, yeni bir film programı anlayışı ile sinemaseverlerin hizmetine sunan biz Alkazar Sineması’nın yönetimi, buruk bir hüznü tüm benliğimizle hissettiğimiz şu günlerde bu oyunu yeniden anımsadık. Büyük alışveriş merkezlerindeki son derece yüksek yatırımlarla yapılan, teknolojik olanaklarla donatılmış olan ve popüler, ticari filmleri izleyiciye sunan 8-10 perdeli sinema salonlarına karşı, adeta kahraman bakkallar gibi küçük, iddiasız sanat sineması olmayı sürdürecek gücümüz ne yazık ki kalmadı.”

Alkazar sinemasıMetni buraya kadar okuduğumda hala “yahu ne sanat sineması? bildiğin hollywood filmi oynuyordu sizin dükkanda…” serzenişinde bulunabiliriz. Ne yazık ki bir çok gazeteci zaten uzun şeyler okumayı sevmediklerinden herhalde, burayı alıntılamayı tercih ettiler. Oysa benim itirazımın Adalet Dinamit de farkındaydı ve katılıyordu bu duruma, benim bilmediklerimi de ekleyerek:

Kendileri de birer Alkazar sevdalısı olan Alkazar Sineması’nın işletmecileri, son yıllarda bu işletmeyi yaşatmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar, maddi ve manevi her türlü özveride bulundular ama işte buraya kadar… Sinema salonlarına bırakınız en küçük destek vermeyi, sinemaları birer sanat mekanı değil, eğlence mekanı olarak görüp olağan vergisel yükümlülüklerinin yanı sıra ayrıca bir de eğlence vergisi adıyla ek yükümlülük getiren, sinema salonlarını Amerikan film endüstrisinin popüler, ticari filmlerine mahkum eden merkezi yönetim, bakanlık ve belediye yönetimleri adına sizlerden özür diliyoruz.

Hal bu iken sinema salonlarına “sanat sineması değildiniz ki zaten” demek haksızlık olurmuş. Sözümona serbest piyasa ekonomisi adı altında yaşanan talan, kalkıp da bu serbestiden yararlanmak istediğinizde “senin neyine” diyen bir ceberrutun elinin tersiyle tanışmaya dönüyor. Bir yandan yılların kültür mirası özelleştirilebiliyor, satılabiliyor, yıkılabiliyor… Öte yandan “ben para kazanmasam bile film göstermek istiyorum” dediğiniz zaman devlet size yurtdışından lisansla getirilen teknolojilerin, kuralların olduğu, dağıtım ağlarında öncelikli davranılan birbirinin kopyası sinema salonlarıyla aynı davranıyor.

Bu eşitsizliğin giderilmesi gerekiyor ki, bir yandan da Yeni Sinema Hareketi gibi hareketlerin sonucunda güzel filmler çekildiğinde onları izleyecek salon bulalım.

Dün gece bu fikirlerle doluyken yaşayabileceğim güzel bir deneyim yaşadım. http://emeksinemasi.blogspot.com adresinden, sosyal medya ağlarından haberleşilerek Emek Sinemasında toplanan bir grup orada Dziga Vertov’un Kameralı Adam filmini izlemek üzere bir araya geldi. Elbette Emek Sinemasında izlenemedi film, kapıya çoktan kilitler vurulmuş bir sinema salonuna dikkat çekmekti amaç daha çok. Sokağa bir perde gerildi, ses sistemi kuruldu ve önce film gösterildi, sonra müzik çalınarak bir sokak partisi gerçekleştirildi.

Açıkçası şahsen Emek Sinemasını kurtarabilecek herhangi bir yöntem bilmiyorum. Kim sahiplenirse sahiplensin bu talebi, ortadaki kentsel dönüşüm rüzgarlarına topyekün karşı çıkma çabaları bu kadar zayıfken, insanlar evlerinden kovulurken ve çare bulamazken bir sinema salonunun daha şanslı olabileceğini düşünmeye fırsatımız olduğuna inanacak kadar iyimser değilim. Aklın kötümserliği baskın çıkıyor, ama hani iradenin iyimserliği? O da bu eylemden doğuyor işte aslında.

Sokaktan gelip geçen insanlar neler olduğunu sormaya başladığında başlıyor iyimserlik. Emek Sineması ile ilgili fikirleri yaymak için, bu fikirleri önemsememizin temelindeki hafıza, kültür mirası, özgür bir sinema gibi dinamiklerden bahsetmenin en güzel yollarından biri, bunları Vertov eşliğinde konuşmak gerçekten.

İradenin değil, Polyanna’nın bile iyimserliğinin izin vermeyeceği kadar uçarsam, bir hayal kurayım: Böyle etkinlikleri sıklaştıralım ve yaygınlaştıralım. Bir çok farklı yerde yapmaya başlayalım. Öyle ki, insanlar sinemaya gitmekten bunu anlayabilir hale gelsin. Böylece sinemacılar sokak gösterimlerini de bir seçenek olarak düşünebilsin. İnan Temelkuran mesela Bornova Bornova için salon bulamazsa bile, insanlarla filmini bu gösterimlerde buluşturabilsin. Bu, o gibi filmlerin ticari dağıtım ağında var olamazken nasıl finanse edilebileceği sorununu çözmeye çok uzak biliyorum. Öte yandan, aynı anda bütün sorunları birden çözmemiz zor değil mi? Hem bu fikir kendi içinde yeterince sorun taşıyor.

Gösterim sırasında gelen polisler, bu etkinliğin bir izni olup olmadığını sorduğunda mekandaki avukat arkadaşlar durumu bir şekilde halletti. Oysa yaygın ve sık biçimde buna benzer gösterimler olursa, nasıl karşılanır? Belediyeden işgaliye parası istemek üzere gelmezler mi mesela? Gelirler… İşte o zaman asıl fırsat doğar. İnsanlara keyifle sinema izleyebilmek için para ödemek zorunda olduklarını, bu paranın devlet nezdinde franchise sinema salonları ile aynı şekilde değerlendirilen halde olduğunu anlatma şansımız doğar. Bu da tepki doğurmazsa, zaten sinema salonlarına ve özgür bir sinemaya ihtiyacımız yok, biz çoktan ölmüşüz demektir. Hadi, şimdilik oraya kadar gitmeyelim. İradenin iyimserliği önde dursun.

Bir sinema salonunun kapanması, Emek söz konusu ise, Alcazar söz konusu ise bence sinemacılardan önce mimarları üzmeli. Ne yazık ki, mimarlar yukarda da bahsettiğim gibi, bunun çok büyük bir resmin içinde küçücük bir detay olduğunu düşünüyor olmalılar. Onlardan pek ses çıkmadı. Oysa kentsel dönüşümün korkunçluğu konusunda kamuoyunu harekete geçirmek için bir sinema salonunun romantizmi belki de daha çok işe yarardı…

Memlekette yasa koyuculara, yasal düzenlemelerin işlerliğine güven o kadar uzun süre önce kaybolmuş ki, kimse bir takım düzenlemelere müdahale etmekten bahsetmiyor bile artık. Oysa kültür piyasasını düzenleyen arkaik kanunları değiştirmemiz gerekiyor acilen. Özgür sinema salonları için, kültür endüstrisi ürünlerine açık erişim için, yaygın ve kullanılabilir durumda, gelişkin halk kütüphaneleri için mücadele etmezsek, yarın bu piyasanın tam hakimi hale gelen kültür holdinglerinden bizim için iyilik yapmalarını, sadaka bekler gibi beklemek ne işimize yarayacak ki? Hadi işe yarayacak olsun, yüzümüz olacak mı istemeye, beklemeye?

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *