Köy kadar doğal ve lezzetli!

Tıpkı telif hakları meselesinde olduğu gibi, içine girdiğimiz dünyada baskın olanın bir de ezelden beri var olduğunu düşünmek kolay oluyor ve bir çok insana aslında yazılım geliştirme (daha gündelik dille ‘program yazma’) sürecinin aslında en başında özgür olduğunu, sonradan mevcut sahipli iş modellerinin çıktığını anlatmak zorlaşıyor…

Güzel dilimizde bir deyiş “böyle gelmiş böyle gider…” karamsarlığıyla özetler bu durumu. Böyle gelmiş olması, oradaki “ezelden beri” imasını da koyuverir ruhumuz duymadan. Öyle değildir halbuki.

XIX. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan telif hakları ve fikri mülkiyet kavramı var olana kadar gayri maddi mülkiyetin doğal hali kabaca bugün kamu malı (public domain) olarak adlandırılan biçimdeydi. Fikri mülkiyet epeyce yeni ortaya çıktı ve hatta XX. yüzyıl ortalarına kadar tüm dünyada bu kavramdan aynı şey anlaşılmıyordu. Aynı şekilde ticari ve sahipli yazılım modeli geliştirilene kadar, programcılar ürettikleri kodları paylaşır, herkes kodu kendi ihtiyacına göre düzenler ve kullanırdı.

Böyle masal gibi anlatırken kullandığımız terim ve kavramlar, geçmişte farklı anlamlarla var olabilir, bunun da altını çizmek lazım. Örneğin o gün “kendi ihtiyaçlarına göre…” denilen şey bir yapılandırma farklılığı değil, daha çok var olan programı eldeki bilgisayarda çalışacak hale getirmek anlamını taşıyordu. Eh, programların neredeyse tamamen kişisel üretimler olduğunu (bir grup olarak hazırlansa bile, o grubun ‘şahsına özel’ biçimler içerdiğini) hatırlamak gerekiyor. Daha da önemlisi, programlama dillerinin bugünkü gibi olmadığını, yaygın, doğal dile benzeyen ve sürümler halinde sunulan çerçeveler yerine (Python gibi) kadim dillerin (Assembly gibi) kullanıldığını da ekleyelim.

Özgür yazılımın bilindik tarihi

Özgür yazılım meraklıları mutlaka defalarca dinlemiştir, Richard Stallman bir gün kullandığı yazıcının yeni modeli gelince bakar ki daha önceki modelde şikayet ettiği bir özellik hâlâ aynı. Önceki modelde sürücüye bir yama yaparak istediği işlemleri yapmaktadır, fakat yeni modelle birlikte sürücü kaynak kodu gelmemiştir. Firmayı arar, firmadakiler sürücü kaynak kodu şirketin fikri mülkiyetinde olduğu için paylaşamayacaklarını söylerler. Stallman eski köye gelen bu yeni adeti çok isabetli biçimde okur ve “bütün firmalar böyle davranırsa, elveda hacker kültürü, elveda programcılık, her şey standart ve hata dolu ürünlere dönecek, işin bütün esprisi kaçacak…” diye düşünür. (Bu konularda Türkçe okunabilecek kitaplar LKD tarafından listelenmiş durumda)

Yine bir parantez, Stallman’ın o sırada yapay zeka araştırmaları yapan bir ekibin üyesi olarak çalıştığını, içinde bulunduğu ortamı şekillendiren özellikler arasında meseleye neredeyse hobi olarak yaklaşmakla paralel sayılabilecek bir amatör hevesin ön planda olduğunu kaydetmek lazım. Bu kabaca hacker kültürü diye adlandırabileceğimiz ve bugün neredeyse her türlü bilişim teknolojisini borçlu olduğumuz bir birikim…

Velhasıl, özgür yazılım hareketinin tohumları Stallman tarafından o gün bu aydınlanma üzerine atılıyor. GNU hareketi, (olasılıkla o yıllarda her türlü sisteme kaynaklık eden, bir çeşit Lingua franca olduğu için) Unix benzeri bir sistem yaratma fikriyle başlıyor. Yani Unix bilenlerin kolayca kullanabileceği, onun yapabildiği her şeyi yapabilen, ama özgür yazılım olan bir işletim sistemi.

Linux sözcüğünün hikayeye katılması

Tabii burada özgür yazılım nedir sorusu doğuyor. Stallman’ın dört özgürlükle özetlediği şey aslında bir felsefe. GNU projesi de, bu felsefesi destekleyen, paylaşan kişilerin katkılarıyla bir gün tamamlanacak olan bir işletim sistemi hayali denebilir. Projenin tamamlanması için kritik bileşenlerden biri Hurd çekirdeği. Bu çekirdek istenen olgunluğa gelmeden (2011 yılı itibariyle gelmiş sayılır mı, o bile tartışmalı bana göre) Linux projesi çıkıyor (1991) piyasaya… Aynı amatör ruhla başlayan proje, GNU projesinin özgür yazılım modeli ve devamında bunu güvence altına almak için önerilen Genel Kamu Lisansı (GPL) ile çığ gibi büyümeye başlıyor. Böylece eksik parçanın da yerine oturmasıyla resim tamamlanıyor.

1984 yılı, GNU projesinin doğuşuna paralel olarak Orwell’in meşhur distopyasının ismi olarak kötü çağrışımlara da sahip bir yıl. Aynı yıl Apple firmasının Mac OS kullanan bilgisayarları sektörde grafik arabirim (GUI) kullanan ilk yaygın sistemleri sunuyor. Bu kırılma noktası Apple’ın kurucu ortaklarından, şimdiki patronu Steve Jobs’un kurduğu NeXT firmasının BSD çekirdeği ile inşa ettiği NeXTSTEP platformu sayesinde gerçekleşiyor. Çok kısa sürede GNU projesi de GNUStep ile benzer bir atılım gerçekleştiriyor. (O yıllarda alınan ekran görüntülerine bakacak olursanız, aslında Mac ile Linux’un o günlerde ne kadar aynı yollarda ilerlediği görülebilir. Sonra epey ayrılıp, uzun yıllar sonra tekrar benzemeye başladılar… Ama bu başka bir yazının konusu)

Bilgisayar dünyasında yaşanan diğer gelişmeler

Çok yüzeysel bir özetle toparlayacak olursak, 80’li yılların ortalarına doğru, oda büyüklüğündeki bilgisayarlar ve onlara bağlı çalışan terminaller dünyasından, bugünkü bilgisayarlara doğru giden sürecin belki de en kritik dönüm noktaları peşpeşe yaşanıyordu. GNU hareketi ve özgür yazılımlar da bu bağlamda sürecin başından beri belirleyici aktörleri arasında yer aldı. Bu durum nasıl böyle uzun yazılarla anlatılmak zorunda kalınacak hale geldi diye bakınca, üçüncü önemli hattı da özetlemek gerekli.

Çok bilgim olmadığı bir konu ve araştırıp detay topladıkça bu yazı bitmeyecek gibi görünüyor, bu yüzden yine çok yüzeysel bir özetle; IBM ve Microsoft firmalarının birlikte evlerde rahatlıkla kullanılacak ölçekte bilgisayarlar yapmaya giriştiler. Projenin bir noktasında kırılma yaşandı, Microsoft, Windows adını verdiği grafik arabirime dayalı işletim sistemini çıkardı, IBM de ürettiği bilgisayarları OS/2 adıyla satmaya başladı.

Bu, bir çok harika özelliği ilk kez deneyimlediğimiz işletim sistemi bir yandan Windows ile bir yandan da IBM’in Linux’la flörtüne karşı çok arkasında durulabilen bir ürün olmayınca öldürülecekti… Sahipli bir yazılım olduğu için teknolojilerinden faydalanmak çok mümkün olmadı. Sadece sesli komutla işletilmek gibi özellikleri sağlayan kodları Apache Vakfına hibe edildi… Hâlâ özgür yazılım dünyasıyla içli dışlı olmayı bir şekilde önemseyen IBM’in neden bu projenin kaynak kodlarını açarak bir noktada özgür yazılım camiasının bir parçası haline getirmediğini anlamakta zorlanırım.

Bilgisayarların firmalara, fabrikalara, işletmelere özel üretim araçları olmaktan çıkıp, evlerde de kullanılabilmelerinin önünü açan şey tamamen ekonomikti bu açıdan bakınca. IBM’in kişisel bilgisayar (personal computer) adını verdiği ölçekteki cihazlar, bir süre sonra bilgisayardan anladığımız şey haline gelecekti…

Stallman ve Torvalds gibilerin ve GNU projesine dahil olan bir çok programcının aksine saydığım diğer aktörler sahipli yazılım modelini tercih ederek, geliştirilen teknolojileri firmalarının fikri mülkiyetleri olarak tescil ettiler. Stallman endişelerinde haklı çıktı. Bugün bir adım ötesine geçerek, bu teknolojilerin patentlerini de almaya çalışmaları durumu daha da vahim hale getiriyor. Bu da başka bir konu…

Özgür yazılım dünyasının iç dinamikleri ve sektör

Bu geniş tarihçeden (aslında konuya bakılırsa kısa özet de denebilir ama…) sonra asıl tartışmak ve bahsetmek istediğim konuya bağlayabilirim sanırım… Stallman yazılımların sahipleri olması fikrini analiz ederek geliştirdiği modelde bir çok aksiyom yer aldı. Bunların büyük kısmı adı konmuş, hatta lisansa yazılarak yasal hale getirilmiş aksiyomlar… Fakat çok temel bir tanesi var ki, tam olarak somutlaştırılmadığı için bir çok tartışmaya kaynaklık ediyor olmasına rağmen, kendisine ulaşamıyor, etrafında dolanıyormuşuz gibi geliyor.

Özgür yazılım dünyasında amatör bir ruh dolaşıyor…

Stallman bence, GNU’yu ortaya çıkartan isabetli tespitine paralel olarak, şöyle bir tespit daha yaptı: “Yazılım geliştirme kültürü ve bunun sonucu olarak yazılımlar, her zaman gelişim süreci devam eden, hevesi ve kişiselliği barındıran biçimini korumalı. Eğer endüstri bu ortaya çıkan yazılımları ürün olarak, paketlenebilir mal olarak kullanamıyorsa, bu onun sorunu… Kullanıcılar da, bu kültürden faydalanan yazılımlarla, bunun onlara sunduğu özgürlükle çalışmayı hak ediyorlar. Kim bilir hangi hataları ya da açık bırakılmış arka kapıları, kötü niyetli yazılımlara geçit veren abuk subuk mimarileri içeren sözüm ona ürünleri değil…

Bu, tamamen benim Stallman’ın hareketleri ve söylemlerinden yola çıkarak vardığım bir niyet okuma… Tamamıyla haksız olabilirim, bu tartışılabilir… Fakat günümüzde 600’den fazla Linux dağıtımı varken, GNU sitesinde, projenin kurallarına uygun kabul ettiği dağıtım sayısının sekiz (8) olması bir şeyler söylüyor.

Özgür yazılım, açık kaynak, F/LOSS, FOSS… Nedir bunun adı?

Aslında özgür yazılım camiasındaki ayrışma belki de bütün bu kocaman ailenin artık farklı isimlerle bölünmüş, akrabalık ilişkileri devam eden bir sülale olmakla yetindiğini düşündürebilir. Bu ayrım, en iyi özgür yazılım (free software) / açık kaynak (open source) terimlerinin kullanımında ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Bu konuda yaşananların tarihçesi bir vikipedi sayfasında İngilizce olarak anlatılmış.

Kısaca özetlemek gerekirse, ayrım bugün Firefox ile tüm dünyada haklı bir üne sahip olan tarayıcının doğuşuyla, daha doğrusu Netscape firmasının Navigator adlı web tarayıcısının kaynak kodlarını Mozilla projesi ile dağıtacağını açıklamasıyla başlıyor. 1998 yılında kurumsal iş dünyasında İngilizce terminoloji karışıklığının da etkisiyle (free sözcüğü hem özgür hem de bedava anlamına gelebiliyor) özgür yazılımın yeterince karşılık bulamadığını, firmaların kendi ürünlerini özgür olarak geliştirmek bir yana, bu şekilde geliştirilen ürünleri kullanmak ya da ortak projelere girişme konusunda çekinceleri olabileceğini öne süren bir grup, “açık kaynak yazılım” teriminin tercih edilmesini önermişler.

Bu bir grubun içinde kimler mi var? Kimler yok ki demek de mümkün. PGP’nin yaratıcısı ve sonrasında VoIP şifreleme metodları konusunda da önemli katkılar veren Phil Zimmermann, Python programlama dilinin yaratıcısı Guido van Rossum, bu alandaki önemli eserlerin yayınlanmasını sağlayan, bir anlamda modeli yayın dünyasına taşıyan Tim O’Reilly, Linux çekirdeğinin ana geliştiricisi Linus Torvalds, dünyaya SourceForge gibi bir geliştirme platformu sunan isimlerin başını çeken Larry Augustin, Türkiye’de daha çok tufaya getirilip meren’e h selamı yapmasıyla akıllara kazınan, dünyada ise Linux International’ın başındaki kişi olarak bilinen Jon “maddog” Hall gibi, bugün özgür yazılım dünyasını bildiğimiz haline getirmek için çok kıymetli katkıları olan bir sürü isim. Ha, bir de Eric Raymond…

Bu ekibin Kaliforniya’daki bir konferansta ortaya attığı fikri takiben Eric Raymond ve Bruce Perens önderliğinde Açık Kaynak İnisiyatifi (Open Source Initiative – OSI) doğuyor ve tıpkı Stallman’ın dört temel özgürlüğü gibi, bir yazılımın açık kaynak olarak adlandırılması için hangi kurallara uyması gerektiği konusunda bir belge hazırlıyor. Bu belge de aslında Bruce Perens’in, Debian sosyal sözleşmesinin bir parçası olarak hazırladığı Debian Özgür Yazılım Yönergesi (The Debian Free Software Guidelines – DFSG) taslağından, Debian’a özgü kısımların çıkartılmasıyla meydana geliyor.

Bugün her ne kadar stratejik ve taktik anlamlarda FSF ve OSI (ve belki Linux International ve Linux Foundation ve başka bazı kurumlar/oluşumlar) bir arada tek bir camia olarak algılanıyor ve bunun adı kimi zaman “Linuxçular” kimi zaman “özgür yazılımcılar” kimi zaman da “açık kaynak” diye konuyorsa da, aslında ortada net bir ayrım var. OSI yaklaşımı çok daha pragmatik ve endüstrinin kurallarına uyarak, bir parçası olarak ona yön vermeyi hedefliyor. FSF ise çok daha ilkesel bir duruştan yola çıkarak, o ilkelerle uyumlu olduğu sürece endüstriyle ortaklaşıp, yön verme kısmında tavsiyelerinin dinlenmesini bekleyen bir havada…

Bugün felsefi olarak GNU projesi ve -deyim yerindeyse ruhani- lideri Stallman’ı sözünden çıkılmayan büyükbaba gibi görmeyi bırakmamış olsa da, bir çok dağıtım OSI’nin çizdiği pragmatik yolu takip ediyor. Zira, toplam kullanıcı sayılarının 20-30 milyon olduğunu iddia eden en büyük üç dağıtım (Ubuntu, Fedora, OpenSuSe) bu popülerliğe Stallman’ın amatör ruhun korunumu ilkesini kenara koymadan varmayı başaramazlardı. Burada kastettiğim özgürlük ilkeleri ya da başka ilkeler değil. Stallman’ın adını bir türlü koymadığı, net biçimde belirleyip ilke haline getirmediği amatör ruh yaklaşımı…

Geçtiğimiz günlerde kaybedişimizin üzerinden 25 yıl geçmiş olan Turgut Uyar bu hissiyatı “acemilik efendimiz” diye tarif ediyor:

“Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişenizin zevkiyle çalışacaksınız.”

Bir sonuca varacaksam…

Kişisel olarak özgür yazılım yaklaşımında, felsefesinde heyecan verici bulduğum şeylerden biri de bu aslında. Başına geçtiğim bilgisayara iyice yabancılaşarak, onu bir televizyon ya da başka bir “ürün” gibi değil, içinde olup bitenlerle ilişkimin güçlü olduğu bir araç olarak kullanma hevesi… OS/2’nun öleceği belli olduğu günlerde Linux’la tanışmam tesadüfi olmuştu; ama ona olan sevgim hiç de tesadüfi değildi.

Apple meşhur iPad’i tanıtmaya başladığı günlerde bir blog yazısı okudum. İlk bilgisayarının bir Commodore 64 olduğunu anlatan yazar, o bilgisayar üzerinde Basic programlama diliyle yaptığı denemelerin bilgisayarla arasındaki ilişkiyi tarif ettiğini, bugün bir programcı olmasını o bilgisayara borçlu olduğunu düşündüğünü yazdıktan sonra soruyordu, iPad ile büyüyen çocuklar, programların “yazılıyor” olduğunu bilecekler mi acaba?

Bugün netbook adı verilen dizüstü bilgisayarlardan biraz daha hafif ve az donanımlı, ama daha uzun süre pil ömürlü ve taşınabilirliği artmış olan donanımlar popülerleşiyor. Basitliği sadece işlev anlamında değil, fiyatlarına da yansıdığı için tek yapacağı e-postalarını takip etmek, arada İnternet üzerinden çeşitli bilgi ya da servislere ulaşmak olan insanlar bu kolaylığı cep telefonlarında ya da bu tür daha taşınabilir cihazlarda arıyorlar. Bu tür cihazlar üzerinde Google’ın Android’i ya da Intel’in Moblin’i gibi tercihler çok rağbet görüyor. Yani bu alanda belki kişisel bilgisayarlardan ziyade sunucu dünyasındaki gibi erken bir özgür yazılım etkinliği, baskınlığından bahsedilebilir… Bu başlı başına bir başarı mı? Bu biraz da bilişimle ilişkimizi düşünmekten geçiyor. Stallman gözümde huzursuz biçimde “bilişim böyle, meyveli yoğurt gibi, paketlenmiş ürün kadar kolay tüketilir olmamalı, bu bir düşünme biçimi, bir araç…” diye homurdanırken canlanıyor örneğin… Peki bu sektöre girmeyelim, bunlar hazırlop tüketim araçları demek mümkün mü? En azından Linux dağıtımları açısından?

Bir başka analojiyle final yapmayı deneyeyim, et yemeyi ne kadar severse sevsin, kurban bayramında beslediği kuzunun, yediği ete dönüşmesi tanık olan her çocuk için büyüme sürecinde sancılı bir adımdır. Kentliler canlıları tükettiğimizi fark etmek için böylesi travmalara ihtiyaç duyarlar. Kent kültürü, ürünleri birbirinden farklılaştırıp araya mesafe koyarken, bizi onlara bir kat daha yabancılaştırır. Markette bir tabağın içinde paketlenmiş biçimdeki tavuk parçalarından lezzetli yemekler yapmak, o tavuğu yetiştirip, kafasını kopartıp tencereye atmakla aynı şey sayılmaz… Farklı uzmanlıklar ve farklı sonuçlardır bunlar.

Bilişim sektörünün gidişatı her geçen gün kullanıcıları ürünleri market raflarından almaya çağırıyor, özgür yazılım fikrini ortaya atan Stallman ise köyümüze geri dönüp kümes edinmemizi… Ben Linux dağıtımlarını ikisinin ortasında bir çözüm bulmuş gibi tanımlıyorum. Gönlüm köye dönmekten yana bile olsa, kentte yaşamamın nedenleri konusunda her gün kendimi sorgulamaktan beni kurtaracak kadar pragmatik, köy kadar doğal ve lezzetli…

4 thoughts on “Köy kadar doğal ve lezzetli!”

  1. “Evrenin Kısa Tarihi”ni okuyormuş gibi hissettim; uzun ama anlatılan konu için özet niteliğinde. -köy esintili
    “Başka yazının konusu” olan kısımları da bekliyoruz yakın zamanda.

  2. Okurken kendimden gectim ve yazı bittiginde devamı yokmu diye dusundum. Tek kelimeyle superdi ellerine saglik

  3. Ellerinize sağlık.
    Özelliklede son iki paragrafa hayran kaldığımı söylemeden edemeyeceğim.
    @ulgens`in dediği gibi diğerlerini bende okumak isterim:).
    Çok güzel bir yazıydı, teşekkürler.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *