Sonbahar albümleri

Son zamanlarda takıldığım bir kaç albümü not etmek geldi içimden. Konser yazdım bir iki kere ama müzik yazabileceğimi sanmıyorum. (İçimdeki ukala -henüz- yaz diyor…)

Sadece çağrışım yapacak insanların bir göz atmalarını sağlamak ya da yıllar sonra dönüp de yazdıklarıma baktığımda bugünlerimi bu albümlerle geçirdiğimi hatırlamak güzel bir fikirmiş gibi göründüğü için…

Lhasa de Selaİlki sanırım zaten yeterince geç keşfettiğim Lhasa de Sela‘nın 2009’da yayınlanan son stüdyo albümü. Aynı zamanda tek tamamıyla İngilizce söylediği albüm olan Lhasa. Lhasa’yı keşfedişim hastalığının sonlarına denk geldiği için Freddie Mercury ölünce Queen albümlerinin patladığını hatırlayarak inceden irkiliyorum. Geç olsun güç olmasın demişler ya…

Lhasa de Sela’nın üç stüdyo albümü var. Ayrıca Tindersticks’le ve grubun suratsız ama sempatik (birini hatırlatıyor…) solisti Stuart Staples’la ayrı ayrı yaptığı düetler de galiba bilinen single‘lar…

Ben epeyce La Llorona ve The Living Road ile takıldıktan, Lhasa (sanatçı olarak) klasörünü yanımda gezdirdiğim aletlerden kaldırdıktan sonra, galiba bundan bir iki hafta önce Lhasa‘yı dinlemediğimi fark ettim. Dijital müzikçalarların gazabı. ID3 etiketleri doğru düzgün doldurulmamış mp3 dosyaları dijital çöp kıvamı yakalıyor. Albümler listesinde, sanatçılar listesinde denk gelmeyince sıra da gelmiyor. İşte bir şekilde kendi zamanını dinlemiş bir albüm olmuş Lhasa da…

Saatlerin geri alınmasından bir kaç gün önce olmalı. Sabah evden çıktığımda, karanlıkta otobüs beklerken yavaş yavaş ağaran göğün görüntüsü şarkıların fon ışığına dönüştü. Fool’s Gold ilk aklımda kalan parça oldu. Her albümde ilk aklıma takılan bir parça olur. Kimi zaman albümün açık ara moda şarkısı olur bu. La Radiolina albümünde Me Llaman Calle haftalarca kafamdan çıkmamıştı… Kimi zaman da tamamen o güne dair, tesadüfi olur. La Llorona‘da mesela El pájaro olmuştu… The Living Road için hep Small Song oldu, çünkü Gökhan‘ın videolarından birinde kullanmıştık.

Lhasa‘yı dinlemeye koyulunca -bilgileri de olmayınca- tahmin yürüterek ilk albümü olduğunu düşündüm. Önceki albümlerindeki tarzdan ziyade Sade gibi, Dido gibi bir teknikle söyleyişinden, bestelerin fazla uslu olmasından galiba. 2009’da çıktığını öğrenince şaşırdım. Şarkıların duygusunu hiç anlayamadığımı, buna rağmen onlarla iyi anlaştığımı hissettiğimi düşündüm.

İkinci albüm Eylül başında Betül ve Ekin’in önerileriyle edindiğim -ve az önce ne yazdığımdan bahsederken ortaya çıkan bir gerçeğe göre onlara vermediğim- Kula Shaker‘ın 2008’den beri konuşulan, plak şirketi kavgalarına yeni örnekler ekleyen  albümü Pilgrims Progress.

Kula Shaker’ı tahminen 2001-2002 yıllarında Erdem (Vardar’ın) evinde çalan Govinda‘ya kulak kabartıp “bu ne?” dememle tanıdım. Sorunun cevabının hayatımda hiç bir şeyi değiştirmediğini bu albümü dinleyince fark ettim. Arada grubun başka hiç bir şeyini dinlememişim. Bu şarkı nedeniyle de grubun L’Ham de foc benzeri bir grup olduğunu falan sanıyordum. Peh! (rezalet)

Pilgrims Progress ne albümüdür demeli emin değilim. Grup psychedelic diye tanınıyorsa da (vikipedi’de en azından), İngliz indie’si demek daha doğru olabilir…  Neyse, ilk single ve sonrasında EP’yi Peter Pan R.I.P. parçasıyla çıkarmışlar, ki albümde dikkat çektiği kesin de olsa benim “ilk şarkım” olamadı. Benim ilk aklıma takılan, kafamda dönmeye başlayan kıpır kıpır Modern Blues oldu. İkinciliği de Ophelia aldı ki, kendisi Ekin’in bu grubu neden sevdiğini de anlatıyor. Tarif edemeyeceğim ama Bob Dylan, Led Zeppelin ve Pink Floyd plaklarına fetiş nesnesi gibi yaklaşan bir insan niye Kula Shaker dinler sorusunun yanıtı bu parçanın kimyasında saklı bence…

Son haftalarımın üçüncü önemli yoldaşı da, yol deyince aklıma ilk gelen müzisyenlerden biri haline dönüşen Morcheeba (ki uydurulmuş bir sözcük olan Morcheeba’nın Mor’u, middle of the road demek derler…).

Elektronica, trip-hop gibi şeyler çevremde de sınırlı bir popülariteye sahip olduğu için 2002’de çıkardıkları Charango albümlerini 2005 sularında keşfetsem de, bu grubun hayatımdaki asıl yerini 2007 baharında Artvin’e yaptığımız uzun bir yolculukta kazandığını söylemeliyim. Fragments of Freedom ve Big Calm albümlerini de sevmiş olmakla birlikte asıl güzel günleri Charango‘yla geçirdim. Bu albümlerinde de ilk şarkı yine bir vasat oltasına takılarak Otherwise olmuştu, ama Slick Rick’le yaptıkları Women Lose Weight‘i keşfetmem uzun sürmedi elbette. Arkasından da Kurt Wagner’la balad havasında bir trip-hop düeti What New York Couples Fight About geldi, ki bu albümün en sıkı parçası bence.

Çağlar’ın Morcheeba’nın yeni albümü çıktığını müjdelediği haberi görünce epey sevindim. Reciepe for Disaster, Self Made Man, Even Though ve Blood Like Lemonade parçaları (galiba akla girme sırası bu) sonbaharın en tatlı keşfini sağladılar. Eski ûsül kapak tasarımı da albümün karakterine uymuş, gerçekten plak çağındaki gibi “işte yeni albüm” diye heyecanlanmanın önünde engel kalmamıştı. Grooveshark saçmalamaya başladığı için linkleri koyamadım. Meraklısı bu albümü de kulak kabartmadan dinleme riskini alsın. Sürprizler güzel olmuyor mu?

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *