Bir şenlik* daha bitti…

Foto: Arndt Nollau
Foto: Arndt Nollau

Bir Linux ve Özgür Yazılım Günleri daha sona erdi. Başlıkta kısaca şenlik dedim, aslında artık şenlik denmiyor, ama gönlümüzün şenliği. Üstelik LKD ve Bilgi CS bölümünün gönüllülerinin ellerine sağlık, gerçekten bir şenlik havasında geçti. Bugün (c.tesi) havanın yağmurlu olmasının da etkisiyle beklenenden az kişi gelse de, özellikle geçmiş yıllara kıyasla katılımda düşüş olmadığını söylemeli. Yine önceki yıllara göre daha az koştursam da, yaşlanmış olmanın etkisiyle tahminen, İstanbul’un yağmurlu bir cumartesi trafiğini de gözüm çok kesmediği için Jehan Barbur konserine kalmadan ev yolunu tutacak kadar yoruldum (temsili resimde görülebileceği gibi).

Gerçekten günlük olarak görüp blogu, aklımda kalanları buraya da yazayım dedim. Kısa yazabilen bir insan olmadığım için şimdiden sabırlar diliyorum.

Benjamin Mako Hill’in konuşması iyi organize edilmiş, üzerine düşünülmüş bir sunuş olmasına rağmen içerik olarak çok problemli diye düşündüm. Özgür yazılımı anlatmak, tanıtmak, savunmak (İngilizce’de bir tek advocacy sözcüğü ile tarif edilen eylemler bütünü mü demeli?) için yeni yöntemler bulmak gerektiğine kafa yorduğum için bu sunuşu özellikle bekliyordum. Hill’in özgeçmişinin de beni epeyce heyecanlandırdığını söylemeliyim. Belki biraz yüksek beklentilerle gittiğim için problemler daha çok aklımda kaldı.

Hill, sunuşunun ilk yarısında önce özgür yazılım sonra da açık kaynak terimlerini ortaya atanların vaatleri ve hedefleri ile mevcut projeleri kıyaslayarak “vaziyet kötü” dedi. FLOSS projeler hiç de beklendiği gibi yoğun şekilde gözden geçirilen, katkıda bulunulan ve bu sayede niteliği sürekli artan yapılar arz etmeyebiliyor, rüya görmeyelim diye gerçekçi bir çizgi çizmeyi denedi. İğneli, çuvaldızlı bir yaklaşıma ihtiyaç olduğuna can-ı gönülden katılsam da, bu tabloyu açıklamak için verdiği örnekler ve sunuşunun ikinci yarısındaki madalyonun olumlu yüzü arasında kurduğu ilişkiyi zorlama buldum.

Tartışmalarda argüman geliştirmek için olmayan problemleri cevaplamak gibi sıkça yapıldığına tanık olduğum bir hataya düştüğünü hissettim. Bir benzeri de “Sık Sorulan Sorular” kalıbında kolayca başa gelebiliyor. Sorulara bakınca, o soruların çokça sorulmaktan ziyade -öyle olsalar bile- aslında cevaplamak istenen sorular olduğu hissine kapılınabiliyor. Hill’in örnek ve tespitleri de, olumlu ve olumsuz yaklaşımlar arasındaki kontrastı ortaya çıkartabilmek için böyle araçsallaştırılmış göründüler gözüme. Bir örnek vermek gerekirse, video düzenleme yazılımları konusunda özgür yazılımların ne kadar zayıf olabileceklerini göstermek için cinelerra ile final cut pro’yu kıyasladı. Yıllardır bu yazılımlarla çalışan, vaktiyle özgür alternatifleri ile profesyonel ihtiyaçlara yanıt veremeyince FCP kullanmak zorunda kalan biri olarak bu eleştiriyi, bir şeye hizmet etsin diye değil, ciddi ciddi yapan biriyle karşılaşsam kdenlive’in, open movie editor’un kaynak kodlarını 90 gr. kuşe kağıda basıp, ciltleyip kafasına indiriverirdim herhalde! Ayrıca FCP harika ama, sahipli yazılım dünyasının diğer “büyük” aktörleri ne durumda? Adobe’nin yıllardır daha da çamur hale getirip durduğu Premiere’ine de kaliteli yazılım denebilir mi? Neyse, Hill’in derdi başkaydı zaten. Bu da kolayca tahmin edilebilecek bir şey olduğu için örneği eleştirmeye gerek duymadan dinlemeye devam ettim. Madalyonun olumlu yüzü diyebileceğimiz bölümüne geçince, önceki zayıf örneklerden OpenMoko’yu kullanarak özgürlüğün önemine vurgu yaptı ve asıl derdinin bu olduğunu güzelce anlattı… İyi hoş ama, her şey bir yana Brechtyen bir tavırla, bu dramatik katharsis etkiye karşıyım.

Brecht, Aristocu tiyatronun çatışmanın çözümüyle birlikte seyircide bir çeşit arınma duygusu yaratan dramatik yapısını eleştirirken, seyircinin modern çağ koşullarında böylesi aldatmacalar üzerine kurulu sahte duygu sellerine sürüklenmesini eleştirir. Tam karşısına kendi göstermeci tiyatro anlayışını inşa eder. Bu anlayışı tarif ettiği metinlerde (epik tiyatro için organonlar gibi) “bir işçi, geniş bir boş zaman lüksüne sahip olmadığı için oyunun yalnızca bir bölümünü izleyebilir. Oyun, bir bütünlük içinde çözülüyorsa ilişki kuramayacaktır, bunun yerine olayların olup bittikleri bölümler içinde çözümlendiği bir yapı ile, birbirini etkileyen olaylar arasındaki ilişkilerin sergilenmesi daha doğru bir dramatik yöntem (=~epizodik) olacaktır” der. Bu açıdan, salonu erken terk eden bir dinleyici “Özgür yazılımlar zaten yeterince iyi değilmiş, Amerika’dan uzmanı geldi, o bile böyle dedi” diyebilir. Tamam, abartıyorum, ama konuşmanın tamamını dinleyebilenler için de durum ancak şu kadar iyiye gidebiliyordu bence: “Özgür yazılımlar o kadar iyi sayılmayabilir, ama özgür oldukları için yine de onları kullanmalıyız.” Bu yaklaşımı sonuna kadar desteklemekle birlikte, ben olsam bunun için iki kıta öteye gidip bir buçuk saat konuşmaz, yeterince iyi olduğu alanları daha çok öne çıkarır ve o kadar iyi olmayan alanların da, bir gün bu seviyeye ulaşabileceklerini göstermeyi denerdim. Bu konuda nefis bir örnek de sundu zaten. Inkscape’in gelişimini anlatırken, bugün yetersiz bulabileceğimiz herhangi bir özgür yazılımın, yeterli destek ve sahiplenme ile nerelere gelebileceğini başarılı biçimde hatırlattı. Keşke bu perspektifi daha merkezi bir yere koysaydı konuşmasında…

Ardından dinlediğim İzlem Gözükeleş de kısa ama öz bir sunum yaptı. Gönüllülüğün nasıl daha merkezi olabileceği sorusu aklımda kalan notlardan biri. Brecht’in işçiler için çözüm bulmak istemesini hatırlamam biraz da o yüzden sanırım. Belgesel Sinemacılar Birliği’nin bir etkinliğinde Copyleft/Özgür Kültür önerilerini anlatmaya çalışırken, Bülent Somay’dan ödünç aldığım bir provokasyonu yapmayı denemiştim. Eğer filmlerin satışı dışında geçinemiyorsanız bile bu filmleri özgür bir lisansla dağıtmamanın bahanesi olamaz, başka işlerde çalışın, kalan vakitte film yapın. Başka türlü özgürleşmek mümkün olmaz, olursa da ayrıcalıklar yaratır diye özetlenebilecek yaklaşım belgeselciliğin bir çok akımındaki tartışmalarla iyi örtüştüğü için epey üretken tartışmalar ateşlemişti. Bir başka blog yazısı borcu diyerek şimdilik pas geçelim, ama İzlem’in sunuşuyla birlikte bunun özgür yazılım için de sorulması gereken bir soru olduğunu unutmamak kaydıyla…

Yine bağlantılı olarak devam edersek, günün son ve en yorucu oturumu da aslında bu sorunun önemini hatırlattı diyebilirim. Pardus tabanlı bir camia dağıtımını tartışmak üzere Necdet Yücel’in çağrısına uyan 40-50 kişilik toplantı ancak konser başlarken bitebildi. Öyle ki, biz konuşurken bir yandan salondaki flamalar, afişler çıkarıldı, mikrofonlar toplandı. Rage Against The Machine’in Micheal Moore tarafından çekilen bir klibi vardır, borsanın önünde müzik yapan grubun üyelerini polis tek tek kaldırımdan uzaklaştırır. Ancak sıra kendine gelene kadar her eleman müzik yapmaya devam eder. Onu hatırladım.

Camia toplantısında büyük bir karar alındı demek zor. Pardus teknolojileri ile yeni bir dağıtım mı, yoksa resmi depolarda olmayan yazılımların bir seçkisi halinde (Gnome’lu Pardus) çalışan, dolayısıyla daha çok bir depo üzerinde uzlaşmak gibi yaklaşımlar yeterli olur mu gibi iki modelin daha odakta olduğu bir çerçevede konuşuldu. İkinci model -gözlemime göre- diğer modelin ilk adımı olarak da yaşama geçirilebilir. Yani, önce bir depo çevresinde toplanan ve resmi Pardus isolarını kendi depolarını merkeze koyarak kullanan bir topluluk, bir arada çalışmaya paralel olarak teknik becerisini geliştirirse bir gün gerçekten Pardus’tan dallandırılmış (fork) yeni bir dağıtımı inşa etmeye soyunabilir.

Proje yöneticisi Erkan Tekman, projenin hatları belirlendikçe daha somutlaşabilecek biçimde belirli kaynaklarla yeni dağıtıma işgücü desteği sağlanabileceğini, marka kullanımı gibi konularda birlikte çalışılabileceğini hatırlattı. Hatırlattı diyorum, zira daha önce e-posta listelerinde de bu öneriyi dile getirmişti, twitter’da yazdığı kadarıyla bir blog yazısı yazıyormuş bu konuda.

Çıkışta devam eden sohbette söylediğim bir şeyi tekrar edersem; hayalini kurduğum şöyle bir şey aslında: PiSi, Yalı gibi araçların (bir dağıtımı dağıtım yapan uygulama/paket yönetimi, kurulum aracı ve yönetim araçları değil mi zaten?) gelişiminde mümkün olduğunca ortaklaşılabilecek, kalan her konuda (politikalar, yönetişim, öntanımlı uygulama tercihleri, görsellik, desteklenen paketler vb.) tamamen bağımsız üretilen ürünlerin olduğu bir büyük ekosistem. Bunu istemem duygusallıktan çok rasyonellikten kaynaklanıyor. Neden Debian ya da Gentoo dallandırılarak değil de, Pardus dallandırılarak dağıtım yapılır? Bu teknolojilerin tercih edilmesi anlamlı bulunduğu için herhalde. O zaman ortaya konan emek bu teknolojilerin gelişimi için olabildiğince ortaklaşmalı. Geri kalan konularda ortaklaşmak hem daha sıkıntılı olabiliyor (simge seti tartışmalarını hatırlamak bile istemiyorum) hem de o konuda çeşitlilik olması kullanıcıya daha büyük yarar sağlar. Hem Gnome, hem KDE, hem Enlightenment kullanabilmek muhteşem olmaz mı?! Ama neticede dediğim gibi bu benim kafamdaki güzel senaryo. Gidişatı bu taşın altına elini koyanlar belirler ve zaman gösterir. Sonuç ne olursa olsun, bir şeyler üretmeyi denemek mutlaka kazanç olacaktır. Hele bir de bu deneyimler yeterince çok insanın gözlemlediği, bir şeyler öğrendiği şekilde olursa daha da güzel. Bu açıdan (yine toplantıda kullandığım ifadeyle) Tübitak’la hiç ilişkiye geçmeden ve başarıyla kendi depolarını ve ekosistemini var eden pardus-linux.org ekibinden de gelenler olmasını isterdim. Çok değerli bir deneyim biriktirdiler, daha çok insanla paylaşmaları güzel olacaktır.

Geliştirici olmanın sosyal boyutları başlığıyla tartışmaya açmaya çalıştığım konulardan geriye kalan en önemli not ise, daha önce eğitim süreçlerinde de gözlemlediğim bir ihtiyaç oldu. Kullanıcıların daha aktif olmalarını bekliyoruz, karşılaştıkları hataları bildirmelerini istiyoruz, ama bu konuda almamız gereken yol var. Hata takip sistemimiz Semen’in uğraşlarıyla, eskisine göre epey kullanışlı oldu. Yine de, hata bildirmek üzere iletişime geçebilmek kolaylaştı, ancak hatanın çözümü için gereken bilgilerin kullanıcı tarafından derlenip geliştiricilere aktarımı hâlâ zor. Daha önce Böcek falan gibi projeler ortaya çıktı, ama bilinen bir sorunla kadük kaldılar. Basitçe çok şey olmak isterken hiçbir şey olamadılar. Acilen lspci çıktısı, dmesg çıktısı ya da benzeri bilgileri hata takip sistemine bir eklenti olarak yapıştırmayı iki tıkla yapabileceğimiz basit bir araç bulmamız gerekiyor. Nefis bir staj projesi fikri gözüyle bakmaya başladım bile…

Bitirirken (vallahi): Projenin görev dağılımında yeni bir şema belirlendi ve proje yöneticisi Erkan Tekman tarafından sponsor sunumunda duyuruldu. Yeni organizasyon şemasında sürüm yöneticiliğine son verildi. Tüm teknik ekibin her sürüme somut süreçler çerçevesinde, yol haritaları, planlar üzerinden müdahale ettiği ve tamamının bir elde koordine ediliği bir model deneyeceğiz. Koordinatörlüğü ise Semen Cirit yürütecek. Sürdürme kısmı bir yana, Pardus’un ilk günlerdeki kadar yenilikçi, fark yaratan özellikler, araçlar geliştirilmesi işi de artık başlı başına bir birim çerçevesinde düşünülecek. Aslında 1.0 zamanlarındaki ayrıma benziyor, ama farklar var, detaylarına girmek bana düşmez sanırım (kesin bir kısmını yanlış anlamışımdır, pot kırmayayım) ama yeni teknolojilerin keşfi, tartışması, tarifi vb. yani inovasyon müdürlüğü diyebileceğimiz bu birim de Onur Küçük’ün kaptanlığında devam edecek.

Çok kısa süre önce duyurduğumuz gibi, Nihan Katipoğlu ile birlikte ben de zamanımı camia ilişkilerinin koordinasyonuna harcamaya başladım. Yukardaki organizasyon şeması doğrultusunda dağıtımın gelişme sürecinde geliştirici olarak görev alanların nasıl daha kolay katılabileceğini sağlayabileceğimizi tartışmaya başladık bile. Başta camia listesindeki tartışmalar, çeşitli fikir teatileri çerçevesinde anlamaya gayret ettiğimiz talepleri en iyi şekilde karşılamaya ve özgür yazılımın kamuya, yani herkese ait olmasını pratikte de mümkün kılmaya, gönlü olan herkesle birlikte üretmenin yollarını geliştirmeye çabalayacağız. Akın blogunda çıtlatmış, Linux Kullanıcıları Derneği ile çeşitli işbirliklerine girişerek ilk adımlarımızı attık denebilir… Önümüzde epey yoğun, yorucu ama bir o kadar da keyifli, eğlenceli günler var gibi görünüyor. Önümüzdeki yıl şenlik zamanı geldiğinde bakalım neler yaşanmış olacak… Buraya kadar yazıyı okumuş olan herhalde üç-dört kişi olacaktır, hepsine en samimi duygularımla teşekkür ederim. ;-)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *