Portland macerası – bölüm 1

Hayatımda ilk kez ABD’ye gelmenin sonuçlarından biri de, ilk kez kıtalararası uçmak oldu. Hayatımın en uzun günüydü. Perşembe sabahı bir kalktım, iki kere cuma yaşadım, daha da bitmedi. Neyse ki toplu taşıma araçlarında uyumakla ilgili üstün bir yeteneğim var. Öyle Erzurum’a uçar gibi manzara seyredilecek bir durum da olmadığından koridorda ayak uzatılabilecek bir pozisyonu başarıyla alıp, bir iki kere dolanmayı saymazsak uyuklaya uyuklaya cumalardan birini yedim. Yoksa giderken iyi de, dönünce jet-lag oluyorsun yollu deneyimlerin aldatmaca olduğunu acı biçimde öğrenirdim gibime geliyor. Gerçi sağlaması dönüşe, galiba uçak uykusu da kurtarmayacak, öyle derler.

Velhasıl biri ziyadesiyle uyduruk görünen iki etkinliğe katılmak üzere haftalar önce yer ayırttığım Jupiter Hotel web sitesinde göründüğü kadar arkadaş canlısı çıktı. İstanbul’da unuttuğum fiş adaptörünü bile bulup getirdiler. Yandaki gibi manzarası olan bir odaya çabucak yerleştim. Oda ufak ve gürültülü ama konferans tipi otellerdense, böyle kendine has bir yerde kalmayı kesinlikle daha çok seviyorum.

Daha sonra ayrıca değineceğim bir yerel gazetede Portland’ın ünlü müzisyenlerinden birinin ölüm yıldönümüyle ilgili yayınlanan uzun bir yazıda, son konserini resimde görülen çardakta verdiğine değiniliyor. Burası otelin içine sokulmuş bağımsız bir bar. Programları da anlaşılan ilgi çekiyor. Ruhsuz ama profesyonel bir otelden daha iyi değil mi?

Çardağın altına toplanan insanlar çok ses çıkarır da uyku uyutmazlarsa endişesiyle her yatağın üzerine kulak tıkacı da bırakmışlar. Biraz tırt ama aslında çok sevimli bir çözüm bence. Neyse ki benim uyku yeteneklerim uçaklarla sınırlı değil…

Portland’ın benim kaldığım ve haşır neşir olacağım bölümü (convention center) ile downtown (bizde tam anlamıyla bir tanecik var, ona da özel isim vermişiz: tarihi yarımada… bu downtown gavur memleketlerinde şehrin epeyce yıllar önce var olduğu alanın, bugün genellikle merkez mahallelerden birine dönüştüğünde çağrıldığı isim) arasında bir nehir, üzerinde de biri çelik ve epey endüstri devrimi zamanlarını düşündüren köprüler var. Bizdeki Galata Köprüsü gibi ortadan katlanıp açılıyor ve şehre ismini veren limanlara can verebiliyorlar anladığım kadarıyla. Kaldığım otelden dümdüz gidince karşıma çıkan köprünün mekanizması 1924 yılında yapılmış. Köprü kuleleri bakımlı biçimde varlıklarını sürdürüyorlar. Fotoğrafı vardı ama genel bir Portland albümü yapar, notları tamamlayınca ona link veririm…

Google Maps ve sokak görünümü özelliği sayesinde uğramayı planladığım yerlere giden yolları epey öğrenmiştim. Bir tanıdığım böyle şehirleri gezerek Google turizmi yapan birinden bahsetmişti. Bir amaç doğrultusunda kullanınca çok daha iyi anladım. O manyaklık da mümkün ve cazip bir hadise.

Mesela otelin üst sokağındaki film ve kitap odaklı muhalif kolektif, Laughing Horse Books ile böyle tanıştım. Gelmeden önce tanışabildiğim için de, kendilerine özgür yazılımcı oldukları için Pardus, sinemacı oldukları için son dönem İngilizce altyazılı/seslendirmeli DVD’si çıkmış filmlerden bazılarını alıp götürebildim.

İlk gün hevesiyle çok vakit geçiremesem de Daniel (David de olabilir) ve John ile tanıştım. John’un ev arkadaşı yüksek lisansıyla ilgili bir şeylerden dolayı Ağustos’ta İstanbul’a geliyormuş. Ne kadar kalacak anlayamadım. Tanıştığımda öğrenirim. Hafta boyunca görüşmek üzere sözleştik ve ayrıldık.

Bu tür kitapçılar Portland için çok şaşırtıcı değil gibi görünüyor, zira IKEA büyüklüğünde diye tarif ettiğim Powells’ı ararken biri hatrı sayılır, diğerinde herhangi bir sayıma girsen yıl devirmeden kurtaramazsın büyüklüklerde iki ayrı müzik dükkanı tavaf ettim. Birinde yaşadığım ilginç bir karşılaşmayı direk fotoğrafla anlatmak, fotoğrafın bu cümleler okunmadan görünmemesi için twitpic linki. Fakat bir başka sahafımsı kitapçı da solda görünüyor.

Kitapçılardan yapacağım alışverişi gemiyle kargolamayı planlıyorum. Bu plan plaklar için hayırlı sonuçlar doğurmayabilir diye radarımı kitapçı dükkanlarıyla sınırlı tutma niyetindeyim. Bakalım. Yoksa efsane plaklar var. Life dergisinin seslendirilmiş Amerika Tarihi var, 8 plak $40. Weill şarkıları söyleyen Lotte ve bir kaç yorumcu daha $10 civarlarında plaklarla el sallarken, Woody Allen’ın bir ayaküstü gösterisi ve Monty Python’un özgün film müzikleri ya da Marx kardeşlerin radyo oyunları gibi şeyleri bırakmak kolay değil. Genel anlamda müzik olayına girmiyorum bile…

Gavur memleketine gidenlerin düzenlilik, tertiplilik anlatmalarından çok sıkıldığım için bunu yapmayacağım (ama öyle böyle düzenli değiller, o ayrı) diye kendime söz verdim. Dolayısıyla memleket halini buradaki kültür ürünlerine baka baka yad etmek de laciverti olacak diye girmeyeyim diyorum. Otelin altında bir bağımsız radyo kanalı ve karşısında bir sanat tiyatrosu var. Gülen At tayfası ya da bu arkadaşlarla bir şeyler konuşma şansım olursa, hiç değilse dayanaklı atmak babında girişebilirim. O muhtemel yazı bir Şehir Hatları yazısı olarak Express’e gider… Portland macerasının nedeni OSCON ve Community Leadership Summit olunca, konu dışı kalma ihtimalinde buraya dönmekle birlikte, genel olarak maceranın sonraki bölümleri bilöker’in maslahatgüzarlığında yayınlanır diye tahmin ediyorum… Sağ üst köşeden takip edilebilir. RSS okuyanlar için bir formülüm olsa başıma sürebilirdim. Yapardım bunu. Şimdi tavuk gibi 9’da yatmamak için dışarı çıkayım. Belki bu bölüm de daha bitmemiştir…

 

 

6 thoughts on “Portland macerası – bölüm 1”

  1. seyahat notu okumayı, yazmayı severim. korayesk üslubunda meşk edilen seyahat notlarını okumaksa ayrıyeten keyifli…

  2. sığmayanlar da var gerçekten… neyse ilk gün yazmayı becerdim ya, moralim yüksek…

  3. kukumav gibi oturacağıma bir daha şansımı denemeye gittim, şahane bir italyan-amerikalı abiyle tanıştım susede ürün yöneticisi… ismail’i tanımıyor gerçi ama olsun ;) goes on yani :)

  4. Hosgelmisen Loker brother, yanliz cok guzel bir yerinden ilk amerika deneyimini yasiyorsun cok sanslisin, amerika hakkinda yanlis bir izlenime kapilma diye soyleme geregini duydum, portland amerika’dan sayilmaz :) Portland buranin Norvec’i Isvec’i gibi bi memleket, cok baska bir kafa ve yasam bicimi. Yolun duserse Midwest’e de bekleriz :)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *