Portland macerası – bölüm 2

İlk günün şaşkınlığını takiben birbirinden ilginç insanların olduğu Community Leadership Summit 11’e katıldım. Bu konuyla ilgili notları ayrıca özgür yazılım ve copyleft maslahatgüzarlığında bulabilirsiniz. Burada ufak tefek notlarla Amerika deneyimi yazmaya devam edeyim diye düşündüm.

Tekman, Portland’la ilgili tavsiyeler veriken parkı gösterip “tanışmasalar da nazikçe selamlaşan insanları göreceğin yer de burası” demişti. Bu aslında en ufak bir ortaklık söz konusu olabilen her yer için geçerli. Hepsinden önce, bir şeyler satın almaya çalışırken önden bir nezaket selamlaşması şart. Sadece günaydın falan demek değil, ufak bir hal hatır sorma, elektriğe bağlı olarak azıcık havadan sudan konuşma falan epey kabul gören bir davranış şekli. Öyle ki, uluslararası organizasyonların yapılanmalarına ilişkin sorunları tartışırken, ikinci dil olarak İngilizce konuşanların yaşadığı sorunları sıralayıp, olası çözüm önerilerini listelemeye çalışmayı önerdiğimde kimi noktaların utangaç insanlar için de geçerli olabileceği epey geç gündeme geldi. Biriyle konuşurken çekindiği için aklındakini söylemekten kaçınmak çok sık rastlanan bir şey değil gibi görünüyor. Öyle algılanıyor demek daha doğru belki de…

Arkadaş çevremdeki insanların bir bölümünün eşek yüküyle para ödeyerek akıllı telefon almasını garipsiyorum. Kullananlara lafım yok, dibine kadar yararlananlar kuşkusuz var. Ama benim telefonuma iphone kılıfı geçirsem aradaki farkı iki ay sonra anlayacak olmasına aldırmadan o parayı ödeyen kaç tane arkadaşım olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Bu neredeyse tamamen servisle ilgili bir durum. Turkcell son dönemde iyi ataklar yapıyor, ama tek başına bir servis sağlayıcının yapabileceği şeylerin sınırı olduğunu unutmamak gerekli. Burada ise özellikle Google (ki hayatımızı yönetmeye başlamasından endişe duyan insanların sayısı da az değil) servislerine çevrimiçi ulaşmak için akıllı telefonlar bir nimet. Ben koca tabletimle hareket etmek zorunda kalmama rağmen ziyadesiyle mutluyum, bir iphone ya da android telefonun ne kadar rahat olabileceğini ancak tahmin ediyorum.

Yiyecek bir şeyler mi arıyorsunuz? Google haritasını açıp “beni bul” diyorsunuz. Beleş bir kablosuz internet bağlantısı bile yeterli bunun için, 20-30 m. sapmayla şak diye işaretliyor. Sonra “civarda tıkınacak ne var” tuşuna basıyorsunuz, hoop diye işaretleniyorlar bir bir. Hepsi hakkında yorumlar vb. bulmak bir yana, zaten hepsinin menüleri, açılış/kapanış saatleriyle ilgili bilgi alabileceğiniz birer web sitesi var. İşte tam da servis sağlayıcının sınırının bittiği yer burası. Mekanlar İnternet üzerinden ulaşılabilir olmayı o kadar önemsemişler ki, bu konuda her şeyi deniyorlar. Bakkalın bile Facebook sayfası var. Böyle olunca yol-iz bulmak ziyadesiyle kolaylaşıyor. Google transit denen akıllara zarar proje de cabası. Bu proje de civardaki toplu ulaşım servislerini saat ve dakika inceliğinde tarif ediyor. Şehrin öte yanındaki bir müzeye mi gideceksiniz, hangi tramvay geçiyor, saat kaçta yakın durakta olması bekleniyor hepsi öğrenilebiliyor. Bugün gördüğüm en dehşetengiz detay ise “maç var, şu şu saatler arası trafiğe dikkat edin” uyarısı da çıkmasıydı.

Neyse, önceki mesajda itinayla uzak durduğum “burada bir düzen var…” efsanesine bu kadar katkıda bulunmak yeter herhalde.

Tekman’ın tek önerisi insanlarla tanışmamama rağmen nerelerde selamlaşabileceğim değildi elbette. İki ayrı lokanta önerdi, özellikle kahvaltıda nefis olacağını iddia etti. Ben de pazar sabahı toplantıdan önce karnımı doyurmak üzere şehrin öte tarafındaki Mother’s Bistro’nun yolunu tuttum. Hesaba katmadığım şey popülariteydi. Hele pazar günü tüm mekanlar açık olmadığı için açık ve kalburüstü olan her yerde inanılmaz sıra var. Bayağı hip bir gece kulübüne girmek ister gibi bir şeridin yanında sıraya girmiş Cingılbört aileleri! Orası biraz civcivliydi, dolayısıyla daha da saçma olduğuna inandığım bir durumu belgeleyerek şeker koması sırasını sizler için belgeledim.

Daha da geç kalmamak için konferans merkezine epey yakın bir kafe bulup orada atıştırıverdim. Amerika ile ilgili efsanelerden biri de meren’in “kahvaltı istemeyi başardığında ingilizce konuşabiliyorsun demektir” başlıklı olanıydı. Tanıştığım nice insandan dille ilgili övgüler aldıysam da, kahvaltı etmenin benim açımdan kolaylığı bu açıdan daha önemli bir ölçü idi. Gerçekten de basit bir kahvaltı seçeneği yok. Neticede iki üç çeşidi olan, simit çakması bir hamur parçasıyla yanında ne tür sıcak bir şey yeneceği meselesi etrafında dönüyor tüm olay. Ama o yanında yenecek olan şey karışık.

Bir kere, olası seçeneklerin tamamı konusunda rızanız alınıyor. Sadece peynirli simit (bagel) mi yiyeceksiniz, yumurta, sosis, pastırma (bacon) istemediğinizi net bir şekilde öğrenmesi gereken bir garsonla karşı karşıyasınız. Meren ilk günlerde sorulan soruların hepsine evet cevabı vererek geçiştirmeyi denemiş. Fakat bu ekmeğinizi hangi tür istersiniz sorusuna kadar işlemiş haliyle… Ben daha şanslıydım. Büyük olasılıkla Meren’in ilk deneyimini aksanı filmlerden falan öğrenilebilecek bir yer olmayan New Orleans olmasıyla da ilgili. Ben simitimi başarıyla aldım, tökezlediğim tek şey kahveyi kağıt bardakta istemeye çalışırken tüm kahvaltıyı paket almak oldu. Arkamdan “madem açıp burada yiyecektin, niye paketlettirdin gerizekalı” demişlerdir. Kibarlık o kadar asal bir durum ki, bunu asla yüzünüze söylemiyorlar. Herkesin içinden geldiği gibi davranma hakkı saklı. Konferans salonunda saçma sapan bir yerde yere uzanıp kitap okumak serbest mesela. Kendine güven duymayı besleyen şeyler bunlar. Her zaman iyi sonuçlar doğurmasa da, genel olarak da olumlu bulduğum yönleri arasında…

Tüm bunların yanında mekanlar genellikle rahat, keyifli yerler. Girdiklerim arasında en salaş olanı bile (bu İnternet sitesi yok demek galiba) gazete bulunabilir, temiz vb. bir mekan sunuyor. Bir de her dükkanın kapısında umumi tuvalet değiliz yazısı yazılı ki, hadi bunu bir barda, pizzacıda anlıyorum. Türkiye’de yaygın olan bakışla mcdonalds olmak istemiyorlar. Fakat bugün bu yazıyı bir araba satıcısının camında gördüm ki, harbi merak ediyorum sıfır subaru mağazasına girip tuvaletin yolunu tutan mı oldu da yazdılar acaba… Gelenekler ilginç vesselam. Mekana özenmek demişken, şu harika manzara da bu sabahki kahvaltımı da yaptığım ve yukarda bahsettiğim ilk macerayı yaşadığım J Cafe’nin sokağa bakan camında…

hamiş: Bu kadarını yazıp yollamasam iyice sallayacağım için böyle özensiz, lafı fazlasıyla uzatıp az şey anlatarak, aslında link olması gereken hiçbir şeyi link yapmayarak yolluyorum. Sonradan tutmayacağımdan emin olduğum bir söz vereyim, en azından linkleri bir gün düzeltirim. ;)

3 thoughts on “Portland macerası – bölüm 2”

  1. yurtdışı deneyimlerini okumak bana büyük keyif veriyor. Fakat artık yurtdışı seyahatlarinin ‘google’laşması beni hem korkutuyor hem de pek tad vermiyor diyebilirim. Ne kadar teknolojiyle iç içe yaşayan ve akıllı telefonun her özelliğini kullanan biri olsam da yurtdışında pek kullanmamaya bakıyorum. Varsın kaybolalım, en iyi lokanta zannedip en kötüsine girelim :)

  2. mesele iyi ya da kötüyü telefonla bulabileceğini zannetmek değil zaten… evet, adam akıllı haritalar olsa, buralı insanlar bu tür bilgileri google dışında “yerel” kaynaklar aracılığıyla paylaşsa güzel olurdu tahminen.

    mesela bugün konferans merkezinde şöyle bir şey yaşadım. ikizleri olan bir kadın, bitişik ikiz arabasıyla kapıya seyretti, tam gidip yardım edecektim ki bir düğmeye dokundu ve kapı otomatikman açıldı. engelliler ve diğer arabalı kişiler için otomatik kapı varmış meğer. ben otomatik tabelasını kendi kendine kapandığını, hidrolik olduğunu lüzumsuzca-amerikanca paylaştıklarını sanmışım.

    burada bitmedi de, araba kapıya sığacak mı, yoksa ikinci kanadı elle açmak gerekecek mi diye aportta beklerken, fark ettim ki kapı genişliği buna uygun yapılmış. bu aslında, tüm düzenin, tek başına yetebilir olmaya nasıl saygı gösterildiğine dair bir göstergesi galiba. birileriyle paslaşarak, bilgi alarak değil de, bir e-haritaya güvenerek yaşayabilmenin gereğini bu kadar toplumsal bir refleksle karşılamak da bunun bir parçası. bu google’dan bile büyük bir mesele bence… bir sürü yerel gazete/dergi bulmaya uğraşıyorum mesela, çok başarılı oldum denemese de, çok yerel tadlar var diyemem… televizyon ise içimi sıkacak kadar yerel yayın yapıyor! biraz alışkanlıklarla ilgili sanırım…
    özetle, kaygılarına can-ı gönülden katılıyorum aslında, ama inşallah fırsat bulup bir an önce yazmaya başlayacağım konferans anılarında bahsetmeyi planladığım bir amcanın dediği gibi, kaçınılmaz olan yenilikleri yönetmek, iyi/kötü yanlarını değiştirebilmek epey önemli…

  3. selam, dergi yazılarını takip ediyorum ama blog’una uzun zamandır girmemistim, geç de olsa keyifli iki gezi yazına bi kaç ek yapmak istedim.

    portland gerçekten bi önceki yazının yorumunda yazılan gibi amerika dışında bir yer, kendinyap, yerel paylaşım/ekonomi ve komünite fikriyatında, halen aktif işleyen bir çok organizasyon var ilham alınabilecek.

    Free Geek eski bilgisayar parçalarını yeni bilgisayar yapıp ücretsiz dağıtıyor, City Repair mahalle sahinleriyle etkinlikle düzenleyip sokakları güzelleştiriyor ve ortak alanlar yaratıyor, Rebuilding Center da ev eşylarını/bina malzemelerini toplayıp çok ucuza satıyor (bir nevi alternaitf İkea), tüm bunlar da bu şehirde kurulmuş. bazen yazılımı, bilgisayar parçalarını sürekli değiştirdiğimiz ve para harcadığımız; şehir yaşamında zincir mağazalar dışında edinme/paylaşma imkanlarının azlığı düşünüce baya işe yarar çözümler.

    şehri az google yardımıyla gezmek için de yine ilk kez burda çıkan 5 dolarlık ufak bir şehir rehberi var:) konferans izlenimlerini de bekliyoruz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *