Dizi dediğin

Catherine Deneuve BiR+BiR‘in 12. sayısında Siren İdemen’in çevirisiyle yayınlanan söyleşisinde CSI, Mad Men, Six Feet Under ve Dexter’dan sonra The Wire’a kaptırdığını anlatıyordu. Kendisi arkadaş tavsiyesiyle birkaç diziye göz atmış olmanın yanında sinefilliğini çok kaybetmemiş olan Siren bu duruma hafifçe şaşırmış olarak “diziler ne kadar yaygın ve etkili hale geldi değil mi?” diye sordu bir gün.

Dizilerin etki alanları basitçe televizyon kültürüyle sınırlanmıyor. Kendilerine has alt kültürler oluşturan “kült” diziler başta olmak üzere, mazruf zarfı unutturalı çok oldu.

Gülengül Altıntaş’ın sorularını yanıtlayan Tuna Erdem, Bağımsız Akademisyenler çalışmaları kapsamında İstanbul’da Buffy The Vampire Slayer dizisini odağına alan bir bilimsel konferans düzenlemelerine dair şöyle diyor örneğin:

(…)bir hayli tepki aldık; bu konuda bilim mi olur, konferans mı yapılır diye. İşin özü şu: Düşüncenin, bilginin ve bilimin özel bir konusu, teması olamaz. Her konuya kafa yormak, her konuda eleştirel düşünce ve bilimsel bilgi üretmek zorundayız. Bilimsellik ele alınan konuda değil, kullanılan yöntemdedir. Bir konu ‘ciddi’ olduğu için değil, bilimsel yöntemlerle araştırıldığı için bilimseldir. Kaldı ki kısıtlı kaynaklarımızın hatırı sayılır bir bölümünü, televizyon dizilerinin üretimi ve tüketimine harcayan bir ülke olarak, bu konuda kafa yormak lüks değil, tam tersine bir gereklilik. Aksi takdirde bu alana yatırdıklarımız ciddi bir israf haline gelir.

Gerçekten de dizi dünyası sürekli büyüyen, sorunlarıyla, hacmiyle daha çok konuşulan; ihracat konusu haline gelmesiyle gündem oluşturmasıyla bile başlı başına dikkati çeken bir boyut yaratıyor. Bir kaç yıl önce anlaşmalarının kablo televizyon devriyle sınırlı kalmasından rahatsız olan ve dijital mecralardaki yayınlardan telif isteyen senaristler greve gittiğinde sektörün kalbi Hollywood epeyce zora düşmüş, yazarlar sadece dizi yazmadığı için neredeyse efsanevi Oscar törenleri bile yapılamaz hale gelmişti.

Dizi izlemenin, yaşamının bir parçası haline gelen diziler olmasının öncelikle böyle kaçınılmaz bir boyutu var. Groucho Marx “Televizyon izlemenin çok eğitici olduğuna inanıyorum. Ne zaman biri televizyonu açsa, diğer odaya gidip kitap okumaya başlıyorum.dediğinde, Baudrillard henüz televizyondan naklen yayınlanmasının etkilerini inceleyerek Irak savaşı gerçekten yaşandı mı sorusunu sormamıştı.

Elbette hayatta karşımıza çıkan herhangi bir şeyin kapsayıcı etkisi onunla kurduğumuz ilişkinin bağlayıcı tek nedeni olmamalı. Öte yandan diziler basitçe artık gündelik bir gerçek ve onunla yaşamayı öğrenmeliyiz bakış açısıyla düşünmüyorum bunları söylerken. Bu işin sadece bir boyutu.

Benim açımdan dizilerin çekici olmasını sağlayan çok daha temel bir boyut, sunduğu anlatım olanaklarının genişliği. Yıllar önce Düşler Öyküler diye bir dergi çıkardı. İlk sayısını ya yayınladığında ya da yayınlamak üzereyken Hacettepe Üniversitesinde düzenlenen bir öykü sempozyumuna katılmıştım. Öyküyü tarif etmek isteyen akademisyenlerden biri, öykünün olay temelli, romanın karakter temelli gelişiminin temel ayırıcı unsur olduğunu söylediğini hatırlıyorum. Karenin kenarlarının dik olması gibi, üçgenin iç açılarının toplamının hep 180 derece olduğunun ne kadar basit ispat edildiğini görmek gibi, bir kez anlayınca sanki doğduğundan beri biliyormuş gibi hisettiğin bilgilerden biri gibi geliyor.

Öykü-roman ayrımında olduğu gibi, olaylar ve karakterler arasında film ve dizilerde de başka olanaklar ve alanlar var. Aslında yapıldığı tarihi aşıp, kuşaklar boyu tekrar izlenen filmlerin de karakter derinlikleri hep başarılı ve doyurucu olur. Yani filmde karakter değil olay var denemez tabii, ama standart bir amerikan dizisiyle, hollywood filmini yanyana koyunca 1.5 saate 10 saat gibi bir hacimsel fark ortaya çıkıyor. Detay üretme konusunda bu farkı değerlendirebilen dizi yapımcılarının, en az ekol yaratan sinemacılar kadar önemli sanatsal güçleri olduğunu fark etmekte yarar var.

Bu ayrıma kısmen bağlı, kısmen bağımsız bir başka unsur da ister kültür endüstrisinden, ister genel hatlarıyla üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinden bakalım kısacası “paranın çoğu burada olunca, bir sürü yetenekli insan da burada toplanıyor” hali.

Türkiye’de görüntü yönetmenleri, ışıkçılar, yapım ekiplerini kuranlar genellikle profesyonel yetkinliklerini reklam sektöründe kazanıyor mesela. Sık ve düzgün para kazandırabilen işler o alanda çıktığı için geçimlerini o sektörde sağlıyor, bir projeye katılabilecek vakitleri olduğunda, birisi onlarla çalışmak istediğinde sinema filmlerinde görev alıyorlar. Haliyle görüntü yönetmeninin estetik algısı hem reklam dünyasını hem de sinemayı aynı bakış açısından besliyor (ya da ikisinde birden olmak onu dönüştürerek buna yol açıyor) ama sinema tadında reklamlar, reklam kokan filmler gibi bir sonucu oluyor bu etkileşimin…

Benzeri bir etki televizyon yapımlarında kameramanların görev almaya başlaması sonucu haber çekimi gibi dizi izlediğimiz talihsiz günlerde de kendini göstermişti, neyse ki uzun sürmedi.

Biraz fazla indirgeyerek ve üfürerek yapılmış tespitler bu üsttekiler, ama haklılık payları olduğuna inanıyorum. Polemiği sürdürmekten kaçınmam hani…  Neticede insanın hayatını nasıl kazandığı, nasıl sürdürdüğünü etkiliyor tespiti yüzlerce yıldır var ve işliyor görünüyor…

Şimdi bu iki son derece nabilimsel tespitin ışığında, dizi dünyasında izlenecek bir şeyler bulmanın ne kadar çok nedeni olabileceği açığa çıkıyor… Öte yandan, tıpkı sinema gibi mecranın olanakları, her yapıtın bu olanakları hayalgücünü zorlayan, insanı entelektüel anlamda doyuran birer ürün yaratmak için kullanması anlamına gelmiyor tabii. Dizi deyince Kaynanalar da var, Şaşıfelek Çıkmazı da…

Bir yandan günün yorgunluğunu atmak, kafanın içindeki çiti açıp dolanan tilkileri yarım saatliğine salmak uğruna bir terapi olarak izlenen diziler oluyor, diğer yanda iple çekip bayılarak izlediğin diziler… Kimi zaman izlemeden duramayıp, izlediğini itiraf etmekte utandıkların da olabiliyor. Blogda dizi yazmak hiç aklıma gelmemişti, üşenmediğim bir iki sefer 22dakika‘ya yazı göndermiştim. Sonra bir diziyi geç keşfettiğine inanan bir arkadaşın “şu diziyi izleyip de yazmamış olanlar!” diye ünleyince, belki ihmal etmemin alışkanlık olduğu bilöker’e de biraz hareket gelir diye düşünerek yeni bir kategori açmış olayım dedim. Her kategori böyle hafiften feragatnâmesiyle birlikte geliyor, bu seferki uzun oldu ama… Olsun…

2 thoughts on “Dizi dediğin”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *