Oyuncak müzesine ikinci seferin şerefine…

Sunay Akın’ın İstanbul Oyuncak Müzesi projesini duyduğumdan beri merak etmiş, ancak geçen yıl gitme fırsatı bulmuştum. Express’in Şehir Hatları bölümüne yazdığım yazıyı, bugün ikinci kez gidince bloga koymadığımı hatırlayarak burada da paylaşmamın iyi olacağını düşündüm. Alttaki yazı Express 117. sayıdan naklen… Fotoğraflar bugünden…

Yaş sınırı olmayan oyuncaklar

Bir hafta içi öğleden sonrasında, ailecek İstanbul Oyuncak Müzesi’nin yolunu tuttuk. Zaman tercihimiz biraz kalabalıktan kaçınarak gezebilmek içindi, ama öğrendik ki böyle bir şey çok mümkün değil. Toplu okul gezileri her an düzenlendiği için müze hep kıpır kıpır bir kalabalıkla dolu. Şamatacı bir çocuk güruhuyla birlikte olmak bazı anlarda yorucu olsa da, genellikle neşeli durumlar yaratıyor.

Mekân, Sunay Akın’ın ailesinden yadigâr, Göztepe tren yolunun dibindeki bir konak. Müze için özel olarak  tasarlanmış bir planı olmadığı için daracık alanlarda özel tasarımlarla sunum yapılıyor. Konak mimarisi temel alındığı için geniş galeriler yerine oda oda düzenlenmiş bir yapı var. En üst kattan başlamamız konusundaki öneriye uyuyor ve üç kat tırmanıyoruz.

İlk oda 20. yy başlarından ortalarına dek süregiden ve genellikle askerler ya da savaşla ilgili oyuncaklardan oluşuyor. Arka planda sürekli “Schindler’in Listesi”nden hatırladığımız bir parça çalarken, oyuncakların çocukları askerî bir mite inandırmakta kullanılışı, o çocukların Hitler’in askerlerine dönüştüklerinde yarattıkları dehşetle ilişkilendirilmiş. Sunay Akın’ın kaleme aldığı tahmin edilebilen notlar ve açıklamalarda militarizmin oyuncaklara hiç bulaşmaması dileği hissediliyor. Keşke fon müziği gibi iddialı bir işe girişirken tek bir parça seçilmese, hele hele o parça haber bültenlerinde fon müziği olarak iğdiş edilen bir parça olmasaydı da, bu naif istek karikatürize hale gelmeseydi diye düşünüyorum sessizce. Yine de soğuk, temas edilmeyen birer seyir nesnesi olmaktan çıkarılıp da, bir bağlam içinde sunulan oyuncaklar fikri başarılı görünüyor. Sonraki oda, uzay çağı efsanesinin doğuşuna götürüyor bizi. ‘60’lı yıllardan itibaren uzay araştırmaları ve hayalleri etrafında üretilen yerli-yabancı birçok oyuncağı aya çıkıldığı haberini veren gazete sayfalarıyla iç içe izliyoruz. Gece gökyüzünü seyredercesine tasarlanan tavan yine bir bağlam yaratmak için gösterilen çaba ve özeni düşündürüyor. Bu odanın asıl dikkat çekici yönüyse, oyuncakların farklı ülkelerde yapıldığını anlamanın zorlaşması.

Müze genelinde yerli oyuncak sektörünün –ahşap oyuncak üretimini saymazsak– ne kadar içler acısı durumda olduğu anafikir olarak işlenmiş sanılabilir. Oyuncak askerlerin memlekette üretilenlerini keşfetmek hiç zor olmuyor örneğin. Oysa uzay meselesinde hemen herkes birbirine benzer, yakın tasarımlar ve üretimler gerçekleştirebilmiş. Diğer odalardaki oyuncaklar gündelik yaşamı en ince ayrıntısına kadar sunabiliyor. Oyuncaklı hayat bilgisi Uzay ve asker oyuncaklarına yönelik dönem vurguları diğer oyuncaklarda yok. Öteki odalar konuya, oyuncakların yapıldığı malzemeye göre düzenlenmiş. Teneke oyuncaklar, ahşap oyuncaklar, bebek evleri, oyuncak ayılar ya da trenler gibi. Savaş ve uzay odalarında formel olmaktansa bağlamı güçlendirmek üzere yazılmış açıklamalar, bu odalarda kimi ıvır zıvır malûmat notlarına çevriliyor. Örneğin Özal sonrası dönemin ilk şaşaalı oyuncaklarından matchbox (kibrit kutusu) arabaların gerçekten de kibrit kutusuna sığacak boyda olmaları gerektiği için böyle isimlendirildiklerini öğreniyoruz. İngiltere’de bir dönem okula kibrit kutusuna sığamayacak büyüklükte oyuncak getirilmesine izin yokmuş. Matchbox arabalar da bir döküm oyuncak yapımcısının kızına okula götürebileceği oyuncaklar yapma fikrinden doğmuş. Başka bir ilginç malûmat da, ‘40’larda Almanya’da üretilen Türk bayraklı oyuncak askerlere dair. Hitler’in kahraman asker algısını desteklemeye paralel, Türkiye kamuoyunu tavlamak için ürettirdiği propaganda
oyuncaklarının varlığını da müzeden öğreniyoruz.

Bu kadar çok oyuncağı bir arada görmenin, karşılaştırmanın bir şaşırtıcı sonucu da, geçtiğimiz asır boyunca, çocukların gündelik yaşamı öğrenmeye yönelik ne kadar çok bilgiyi oyuncaklar üzerinden alabildiğini gözlemlemek. İçinde insan figürü ya da tava, kuş kafesi gibi ayrıntılı modellerle oynanabilen evlere hemen her türden esnaf eşlik ediyor. Bir tuhafiyeci ya da kitapçı dükkanını ya da kasabı oyuncağından tanımak mümkün. Geçen zamanla birlikte yaşanan değişimin sonucu olarak, artık bu bir dönem bilgisi olarak ayrıca önem kazanmış durumda. Çamaşır, bulaşık makineleri ya da klozet gibi örnekler, oyuncak yapımına konu olamayacak hiçbir şeyin olmadığını düşündürüyor.

Kız ve erkek çocuklar için düşünülen oyuncaklar ise başlı başına incelenebilecek (ve incelenmiş olan) bir konu elbette. Ev işlerine yönlendiren, hatta eğiten, alıştıran, sevdiren misyonlarla üretilen oyuncaklar, Ira Levin’in “The Stepford Wives” romanıyla karikatürize biçimde tasvir edilebilen ev kadını rolünün nasıl inşa edildiğini hatırlatabiliyor. Bu oyuncaklara rastgeldiğimiz ikinci katı o an gelen bir tur eşliğinde gezmeye başladığımız için en az oyuncaklar kadar çevremizi saran kalabalık da ilgimizi çekiyor. Çocukların müzeyle, oyuncaklarla ve birbirleriyle kurduğu ilişki başlı başına seyirlik. Akıllara zarar bir cep telefonu ve (aslında aynı cihazın uzantısı olarak) fotoğraf makinesi kullanımı var. Çocukların teknolojiyle ilişkisi üzerine ne duymuş olursam olayım, oyuncak müzesinde değil de, Tahtakale’deki döviz pazarı nda gibi hissetmemi sağlayacak bu telâş hâlini gözümde canlandırmam mümkün olmazdı.

Topaç, Vita tenekesi, horoz şekeri

Müzenin giriş katına döndüğümüzde yerli oyuncakların en güçlü ve özgün yanına ayrılmış bir bölüme geliyoruz. Ahşap oyuncaklarla ağzına kadar doldurulmuş bir dükkân, içinde el yapımı oyuncakların üretim sürecini gösteren bir mankenle birlikte sergileniyor. Vitrinde duran bir topacın yanında epeyce değişik şekilli bir oyuncağın da farklı bir topaç tasarımı olup olmadığını tartışmaya koyuluyoruz. Tam o sırada yanımızdaki bir kadın dönüp bize topacın bir oyuncak olduğunu öğreterek, nasıl oynandığını anlatmaya çalışıyor. Genç göründüğümüze sevinsek mi diye düşünsek de, biraz bozuluyoruz. Bozulmamızın nedeni, bilmiyor olduğumuzu düşünmesinden çok, bir anda maruz bıraktığı nostalji duygusu. Bu nostalji vurgusunun müze geneline sirayet ettiğine bir anda uyanıyoruz. Örneğin, müzenin bir köşesinde, yirmi yıldır göze çarpmayan markalar ve ambalajlarla dolu bir “bakkal” var. Oyuncak müzesinde bakkalın yeri olabilir elbette. Bir dönem oyuncakların en çok satıldığı yerlerin kırtasiye ve bakkal dükkânları olduğunu hatırlıyorum. Fakat bakkalın durumu, bu ilişkiyi göstermekten ziyade, “şimdinin çocuklarına Vita tenekesi göstermek” fikriyle sınırlı kalmış bir sergilemeye takılıyor. Toplu gezi biçiminde düzenlenen organizasyonlar sayesinde yoğun katılımları sağlanan çocuklar için anlaşılması zor bir unsur bu. Bir yağ tenekesi, 1900 yılında üretilmiş, el yapımı bir oyuncakla neredeyse aynı önemde sunulunca, çocuklar bu müzedeki deneyimden ilk kez görülen nesneler önemlidir gibi bir sonuç çıkarabilirler elbette. Müzenin belki de tasarımında ıskalanan tek bir nokta zincirleme olarak bu etkiyi pekiştirmeye yarıyor. Müzeyi tasarlayanlar, kendilerini merkeze koydukları bir algı noktası belirlemiş görünüyorlar. Bu sadece kavramsal çerçevede değil, fiziksel tasarımda da kendini gösteriyor. Artık alışveriş merkezlerinde bile merdivenlere çocuklar için ikinci ve alçak bir trabzan eklemek gibi çözümler akıl edilirken, müzedeki tüm yazılı açıklamalar yetişkinler için normal sayılabilecek yükseklik ve açılara yerleştirilmiş. Bu da müzenin çocuklar tarafından tamamen seyirlik bir deneyim olarak algılanmasını, işin bağlam ve bilgi kısımlarının es geçilmesini kolaylaştırıyor.

Bu ani tespit zincirine kendimizi kaptırdığımız ahşap oyuncak dükkânından, çoğunlukla plastik ve yerli oyuncakların sergilendiği son bölüme ulaşıyoruz. Fatoş oyuncaklarının yarım kalmış bir projesi olarak Adile Naşit bebeği parçalarını seyrediyoruz. Güzel olabilecek bir projeymiş aslında. Yine nostalji kısmına hizmet eden bir unsur olarak Horoz Şeker kalıbı gözümüze çarpıyor. Hatıra parası basmaya yarayan bir makineyle birlikte kendi zamanımıza geri döndüğümüzü anlıyoruz. Girişte bilet aldığımız masa, müzeciliğin güncel eğilimiyle “Gift Shop” görevini de üstlenmiş durumda. Şöyle bir karıştırıp müze kataloğu almaya karar veriyor ve dışarı çıkarak tütün keselerimize, sigara paketlerimize davranıyoruz. Tuvaletlerin de tasarım bütünlüğüne uygun ve çok eğlenceli olduğunu duymuştuk, unutmuşuz. Bir daha gelişimizde ona da bakalım diyerek uzaklaşıyoruz. Bir daha gelinir mi? Gelinir…

5 thoughts on “Oyuncak müzesine ikinci seferin şerefine…”

  1. löker, karakterlerde bir sorun var yazacaktım ama ben buraya yazarken de aynı şey oldu bilemedim şimdi. bazı harfler yerine başka bir şeyler çıkıyor. Sorun Türkçe karakter sorunu değil : ) k yerine b ohhoo sorun var ama ne bilemedim m yerine b olması gerek random bir sorun gibi. ahaah yazamıyorum : )

  2. Tema değiştirmem lazım galiba, zira başka bir tarayıcı ile bakarsan görmüyorsun o problemi… Firefox neyi nasıl render ediyorsa artık… :)

  3. İkinci gidişinizde tuvaletleri ziyaret ettiniz mi? Ettiyseniz, onu da yorumlara yazıversene.

  4. Ah, evet ya bu sefer gittik tuvaleti yerine gördük. Denizaltı teması diye duymuştuk, harbiden de denizaltının içine giriyorsun… Lombozlara akvaryumlar konmuş, yuvarlak yuvarlak deniz hissi… Pusulalar, telefonlar falan, hepsi pek sevimli… Tek saçma yanı, sırf şıklık olsun diye yürüme zorluğu çeken insanların hayatını acaip zorlaştırmış olması. Neneli, dedeli bir ziyaret için kötü bir sürpriz… Ama zaten üç kat merdiven çıkılacak bir müzeye nine-dede sırf tuvaleti nedeniyle kötü gözle bakmayacaktır :)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *