İnternet tarafsızlığı…

Express’in Ekim 2010 sayısında S.Çağlar Onur’la interent tarafsızlığını konuşmuştuk… Aradan üç buçuk yıl geçmiş olması nedeniyle bir giriş yazayım, güncelleme yapayım dedim… Kendimi biliyorum gecikeceğim, bari söyleşiyi anlamı olacak vakitte hatırlatayım diye düşündüm… O günlerde tartışma Comcast ile gelişiyordu, şimdiki karar Verizon’un itirazıyla şekillendi ama ana hatlarında aynı kavramlar, aynı argümanlar dolaşıyor…

    İnternet nötralitesi kavramı hararetli biçimde gündeme girdi. Terimi nasıl çevirmek gerekir öncelikle, tarafsızlık mı doğru mesela?

Bir yanıyla İnternet eşitliği de diyebiliriz. Yani servis sağlayıcı firmalardan bağımsız biçimde pazarda bir denge oluşmalı ve aynı kalite ve hızda hizmeti, her yerde aynı ücret karşılığında bulabilme garantisi gibi… Bunun sağlanması gerektiğine dair beklentiyi bu sözcükle anlayanlar var. Fakat karışık bir konu ve nötr kelimesinin renksizliğinin ancak anlatabildiği bir yanı da var. En başından ya da popüler oluşundan başlamak lazım. Bundan 4-5 sene önce Comcast (Amerika’nın en büyük internet servis sağlayıcısı) firmasının BitTorrent trafiğine sınırlama getirdiği anlaşıldı ve kavram gündeme biraz bundan sonra girmiş oldu.

    Nasıl bir sınırlama getirdi?

Trafiği sunmalarını sağlayan bant genişliğinin bir bölümü BitTorrent ile dolup, doygunlaşınca ev ve iş kullanıcıları rutin iletişim faaliyetlerini daha yavaş yapmaya başladı. Comcast de diğer müşterilerinin iyiliği için trafiğin bu bölümüne sınırlı yer ayırarak sorunu çözdü. Aslında kendi altyapısal problemlerini çözmek yerine bunu yaptı.

    Trafik rahatlasın diye kamyonlar belirli yollara giremez ya, böyle bir şey mi bu?

Evet aynen öyle. Türkiye’deki youtube yasağı için de bir grup insan bunu düşünüyor. Yani politik sebepler olabilir, ama öte yandan Türkiye yurtdışı çıkışlarının çok pahalı olması ve bant genişliğinin önemli bir kısmının Youtube tarafından doldurulması sorunu yasak sayesinde çözülüyor. Böylece daha hızlı altyapı sunmuş gibi oluyorlar.

S.Çağlar Onur / Foto: A. Murat Eren
S.Çağlar Onur / Foto: A. Murat Eren

    Bunu güncel tartışmalarda çok duymamıştık.

Teknik açıdan yorumum bu. Vergi sorunları falan hep buradan çıkıyor diye düşünüyorum. Türkiye ülke olarak gidip bir yerden bağlantı satın alıyor ve ciddi maliyetlerle yapıyor bunu. Bu maliyetleri geri dönüşü olmayan biçimde ödüyor olmaktan kurtulmak anlamına geliyor. Zihniyet tahminen “adamlar bize hakaret ediyor, bizim hattımızı kullanıyor, bir de üzerine para ödüyoruz” gözüyle bakıyorlar.

    Comcast’e dönersek, olaylar nasıl gelişti?

Comcast, Youtube yasağındaki gibi bir adresi, siteyi değil, BitTorrent bağlantılarının tamamını yavaşlattı. Ortada fiilen bir engelleme yok aslında, sadece ona ayrılan kaynağı o kadar azalttı ki kullanmamayı kendin tercih edebilirsin. Bu konuda düzenleme yapılıp yapılamayacağı da belli değil. Federal İletişim Komisyonu diye bir kurum var Amerika’da bu konuları düzenleyen. Onlar, kullanıcıların başvurusu üzerine Comcast’in bunu yapamayacağına hükmetti. Comcast de kabul ederek düzenlemeye son verdiğini ilan etti ve hemen ardından FCC’nin bu konuda karar verme yetkisi olmadığını iddia ederek mahkemeye başvurdu. Mahkeme de Comcast’i haklı bularak, isteyen istediği şartlarla servis sunabilir diye hükmetti. Buradan itibaren mesele biraz Türkiye’deki Evetçi/Hayırcı kavgasına dönmeye başladı.

    İnternet neutrality nedir? Sözlük tanımı olarak ne denebilir?

Google, Amazon, Facebook vesaire kullandığımız internet temelli servisin, baugün bu boyuta ulaşabilmesini sağlayan şey garaj kültürü. Bu kültürün var olabilmesi için o zamanlardan bugüne ihtiyaç duydukları tek şey İnternet. İnşaat firması olsan, satış kanalların, malzemeler, yüksek bedeller var. İnternet varken garajından servis icat edip piyasaya çıkabiliyorsun. Şu anda İnternetin sansürlenmesi, sınırlandırılması derken ortaya çıkan tablo artık insanların böyle girişimlerde bulunmasını zorlaştırıyor. Karmaşık bir konu ama… İnternet nötralitesinin sözlük anlamı herkese eşit internet anlamına gelmeli. Comcast BitTorrent trafiğine sınırlama getirerek

    Peki İnternet tarafsızlığı diye bir terminoloji kim tarafından ortaya atıldı peki?

2003 yılında Kolombiya Üniversitesi hukuk bölümünden Tim Wu bir makale yayınlayarak ağ tasarımlarında ayrımcılığa izin vermeyen modeller kullanılması gerektiğini tartışmaya açtı. Verdiği örnekleri kullanarak yaklaşımını aktarmaya çalışayım: A noktasından B noktasına gitmek için taksi tutabilirsiniz, ama daha hızlı gitsin diye ek para ödeyemezsiniz. Ya da Steve Jobs göndermesi olduğunu tahmin ettiğim bir başka örnekle; böbrek transferi için para ödeyebilir, ama sıranın önüne geçmek için para ödeyemezsiniz. Bu tür bir hizmet olduğu için belirli bir standardı olması gerekiyor. Youtube örneğindeki gibi, altyapılarını zorlayan durumlar varsa bunu kullanıcıların yaşamaması gerekiyor.

AT&T ile ilgili olarak doğru düzgün çekmediği söyleniyor, onlar da iPhone’dan şikayetçi oluyorlar. Bütün altyapıları dolmuş, bu oranda kullanım artışı beklemiyorlarmış. Bu kaliteli hizmet alamayan kullanıcının sorunu değil, ama ona yansıyor.

    iPhone çıkınca insanlar daha çok telefonla konuşmuş, AT&T bunu kaldıramayıp şikayet mi etmiş?

Konuşma ile ilgili değil artış, İnternet artık telefonlardan girilerek kullanılan bir şey haline geliyor ve bu da data alışverişi için ayrılandan çok daha fazla kaynağın telefon hatlarından çalınması sonucunu doğuruyor. Bu AT&T’nin problemi. Yatırım yaparak daha büyük altyapı kullanmaları gerekiyordu. Ama olaya öyle bakmıyorlar. Comcast diyor ki: “Burası Amerika, ben hizmeti istediğim gibi veririm, benim özgürlüğümdür. Bu konuda düzenleme yapılırsa anayasaya aykırı olur.” Öte yandan karşı tarafın iddiası “Ben seni düzenlemiyorum, ne konularda düzenleme yapabileceğine dair sınır koyuyorum.” Aslında buradan da evetçi/hayırcı biçiminde  bir kavga çıkıyor. Bir kısmı evet internet tarafsızlığı gelmeli, bu herkese aynı hizmetin aynı kalitede verileceğinin, filtrelenmeyeceğinin garantisi diyor. Şirketler diyor ki, bu sansürlemeye gidiyor.

    Sansürün ne alakası var bununla?

Amerikan mantığı herhalde. Bir şekilde faaliyet sınırlaması olarak gördükleri için sansür diyorlar buna. Yani İnternet bağlantısı diye aldığın şeyde Youtube’un başka bir siteden daha yavaş bir bağlantı ile bilgisayarına geliyor olmasına yol açmaları özgürlük, bunu engellemek de sansür. Genel kapitalist korkusu, “devlet benim sektörümü kontrol ederse bittik demektir” korkuları…

    Google nerede karıştı hikayeye?

Google’ın birinci pozisyonu Vint Cerf gibi bir adama sahip olmaları, ikincisi samimiler ya da değiller ama “don’t be evil (kötücül olma)” diye bir sloganları olması, üçüncü ve en basit olanı da kendilerini korumaları. Çünkü var olmak için İnternet’e ihtiyaçları var. Herkes Youtube’a eşit erişsin istiyorlar, çünkü o sitenin reklam gelirini önemsiyorlar. Bir yandan özgürlüğü savunuyor diye bakabilirsin, bir yandan bunu yapıyor olma bahanesiyle kâr etmeye çalışıyor diyebilirsin. Galiba ikisi de doğru zaten.

    Google tarafsız İnternet konusunda düzenleme yapılmasına destek mi oluyor ki?

Comcast hikayeleri çıktıktan sonra Google MeasurementLab diye bir projeye girdi Princeton içinde. Google kimi sunucular yerleştirerek PlanetLab içinde hız ölçümü yapıyor. Araştırmacılar ağlara erişmeleri, dağıtık topolojilerdeki problemleri görsün diye yapılmış bir altyapı. Fakat bugünlerde servis sağlayıcıların kısıtlanmamış bir ağ kullanabilip kullanamadıklarını anlamaları için çok işe yarıyor. Halka açık bir yapı sundular, kendi bilgilerini vererek bağlantını ölçmeleri için kullandırabiliyorsun. Böylece nasıl bir ağdan bağlandığın konusunda o araçtan yararlanma şansın oluyor.

    Şeffaf bir yapı mı peki, verilen bilgilerin nasıl kullanıldığını öğrenme şansımız var mı?

Epeyce şeffaf görünüyor. Herkese açık. Toplanan bütün kayıtları Amazon herkese açık biçimde tutuyor, sadece kişisel bilgiler paylaşılmıyor, sadece ağ istatistikleri üzerinden yorumlamalar yapıyor görünüyorlar. Bu bilgilerin araştırmalarda kullanılması kolaylaşsın diye Google bir yazılım çıkardı, böylece gidip belirli ülkelerde, bölgelerde istatistik tutabiliyorsun. Google pozisyonunu buradan yola çıkarak oluşturuyor. Google İnternet’in nerede yavaş, nerede hızlı olduğunu ölçerek bir çeşit pazar araştırması yapmış oluyor. Sonuçta bütün kâr olanağı İnternet ile ilişkili olduğu için servislerini nasıl daha çok insana, onların tercih etmelerini mümkün kılacak kalitede ulaştırırsa o kadar amacına ulaşıyor.

Google yöneticileri için mesele ne kadar insanı mutlu ediyor oldukları değil, ne kadar çok insana ulaşabildikleri. Afrika’da İnternet yavaş, oraya daha çok erişim olanağı sağlayalım, böylece pazarımız büyüsün diyorlar. “Kötücül olma” sloganı üzerinden bunu pazarlarken Afrika da bu olanaklardan yararlansın diye yapmış oluyorlar, ama aslında motivasyon insanlığı enformasyonla değil, pazarla bir araya getirmek. Bu Google için iyi, para kazanacak; ama Afrika için de iyi, çünkü onlar da olanaklara ulaşacak…

    Google ile ilgili protestoların nedenleri ne peki?

Google Amerika’daki İnternet servislerinin çağı yakalayamadığını, hantal kaldığını tespit etti. Bu anlattığım ölçümler sonucunda dünyanın bir çok başka ülkesine kıyasla yeterince hızlı ve verimli bir altyapı kullanmadığı ortaya çıktı. Bunu küresel anlamda iyileştirmeyi hedefleyen projeler geliştiriyorlar. Teknoloji araştıran birimleri var. Arama yapılmasını sağlayan web kayıtlarının büyük çoğunluğu JavaScript adlı program parçacıkları mesela… Bunların belirli şekilde kullanıldığında daha verimli trafik kullanımı sağlanabileceğini buluyorlar ve sektöre öneriler getiriyor. Yine iki tarafı var, bir yandan bilimsel araştırmaları desteklemiş, kamusal bilgiyi arttırmış oluyorlar. Bir yandan da aslında bunlar sayesinde kendi maliyetlerini azaltarak para kazanmayı hedefliyorlar.

Google ile ilgili bilinen bir başka bilgi, bütün bilgisayar altyapıları evimizdeki bilgisayarlardan farksız. Genellikle büyük, çok pahalı ve özel bilgisayarlar servis sağlamak üzere çalışırken, yaptıkları araştırmalarda senin benim evdeki bilgisayarımıza alınan parçalarla, dev kurumsal ölçekteki ürünler arasında kalite farkı olmadığını görmüşler, böylece bütün altyapılarını ev bilgisayarlarından oluşan büyük çiftliklerle yapmışlar. Bu sonuca ulaşmalarını sağlayan araştırma sonuçları son yılların en tartışma yaratan makalelerinden biriydi. Yeşil Bilişim bir başka yeni slogan. Elektrik tüketimini azıcık daha kısabilirsek dünyaya ne kadar çok katkıda bulunuyoruz diye araştırmalar yapılıyor, çünkü yatırım yaparak para kazanılabilecek noktayı geçtik. Maliyet azaltarak para kazanmak daha anlamlı hale geldi. Bunların hepsi iyi şeyler, ama motivasyonları neticede kâr.

Tartışmanın bir başka boyutu da Google’ın İnternet servis sağlayıcı rolüne giriyor olması ihtimali yaratıyor. Bazı eyaletler arasında çok büyük bağlantı yatırımları yaptı. Hangi başkan hatırlamıyorum ama Amerikan başkanlarından biri Ay’a ilk çıkan ülke olmayı kafasına koydu diye NASA’ya inanılmaz bir destek sağlamıştı, şimdi de İnternet yatırımına öyle bir para akıyor, çünkü Kore’nin daha hızlı; Japonya’nın daha ucuz olduğunu gördüler. FCC senatodan fon alarak en hızlı ulusal ağı kurma hedefi koydu.

    İnternet coğrafi konumdan bağımsız biçimde bilgisayarların birbirine bağlı olduğu bir mimari değil mi, ulusal demeleri nasıl mümkün oluyor?

İnternet trafiğinin belki %60’ı Amerika içinde gerçekleşiyor. Onların ulusaldan anladıkları başka bir şey ama. Japonya’da 100mbit hat $4’a alınabilirken, Amerika’da bu kadar ucuza alman mümkün değil. Kore 1gbit hattı $100 karşılığı sunabilirken, Amerika 10gbit hat için $500.000 ödemek zorunda kalıyorsun. Çünkü maliyetler yüksek, çünkü çok az firma var ve aralarına yeni birinin katılma şansı kalmamış durumda. Başladığım yer orası mesela, kimse garajında bu servisleri vermeyi düşünemiyor artık. Nasıl ki banka ya da ilaç fabrikası kurmak için garajından başlayıp küçük ölçekte girişimci olmak mümkün değilse, İnternet de böyle oldu. Eskiden İnternet seni kimseye muhtaç olmadan, bir fikirle var olabiliyordun, günümüzde böyle bir şey yok. Ulaşmak çok pahalı hale geldi. Bugün Amazon gibi bir firma kurmayı düşünemiyorsun, çünkü onlarla rekabet edebileceğine inanamıyorsun.

    Nasıl kırıldı bu durum peki?

Çok fazla insan yararlanmaya başlayınca kendi kendine bu yola girildi galiba. Google bundan on yıl önce bin kişi tarafından kullanılıyorsa, bugün saniye başına milyar işlem kapasitesiyle çalışıyor. On sene sonra yüzlerce, binlerce katı olacak çünkü henüz insanlığın yarısı bile İnternet’e bağlanmamışken görüyoruz bu rakamları. Telekomünikasyon firmaları için Afrika, Ortadoğu, Çin gibi coğrafyalar çok iştah kabartıyor, çünkü büyük nüfuslar var ve henüz bu sektörle tanışmamış insan çok fazla.

Google bu şekilde tarif ettiğimiz tablonun içinde servis sağlayıcı olmaya doğru adım attı. Daha doğrusu, somut verilere bakarsak, araştırma amaçlı olduğunu söyleyerek üç eyaleti birbirine çok hızlı bağlantı kurabilecek bir altyapı ile bağladı ve neler yapılabileceğine bakıyor. Fakat zaten artık mesele bu hatlarda. Bir kaç yıl önceki anlamıyla kullanmıyoruz İnternet sözcüğünü. Yakın zamana kadar web sitelerinden bahsediyorduk, artık web servisinin bir önemi kalmadı. Artık İnternet uygulamalara döndü, web siteleri en fazla bunu sağlayan arayüzü getiriyor. Özellikle Amerika’da İnternet sunulan servis haline geldi. iTunes’dan şarkı satmak, netflix üzerinden film/tv izlemek gibi servislerin hem maddi hem mali alanı web sitelerinden fersah fersah öne çıktı. Daha da hızlı olsa belki  satılan bir aparatla verileri doktora İnternet üzerinden göndermek mümkün olacak, hastalık teşhisi için hastaneye gitmeye gerek olmayacak. Bilim-kurgu filmlerindeki tablolara yaklaşmak için ilk yapılması için ilk yapılması gereken şey altyapı kurmak. Bütün büyük firmalar da bunun peşinde, çünkü hayalleri var ve hayal demek para demek.

Google mesela sağlık portalı sunmaya başladı. Kullandığın ilaçları giriyorsun, aralarında çakışma varsa haber veriyor. Zamanını hatırlatıyor… Bu konularda popüler yazılar yazanların deyimiyle konuşursak, devir veri devri artık. Veriyi tutan kazanıyor.

Sağlık konusunda verileri toplayabilmek için sana bir takım servisler sunuyor, o verileri ne yapmak isteyebilir sonra? Kişisel veri güvenliği yakın zamanda yine sorun yarattı. Küçük yaşta kimi kullanıcıların iletişimini dinleyen bir mühendis işten atıldı…

Google hep verileri toplayabilmek için katma değer sunma modelini kullandı. Sana çok iyi şartlarda e-posta hizmeti sunuyor, sen de bütün e-postalarını ona emanet ediyorsun. Bunu o kadar çok insan yapıyor ki, dünyanın en büyük spam filtresine sahip olabiliyorlar ve bunu satıyorlar. Çünkü e-posta trafiğinin yeterince büyük bölümü onların elinden geçiyor. Aynı biçimde dünyada en çok kimin ne aradığı, nasıl fotoğraf çektiği, yüklediği verilerine sahipler. Bunlar ticareten çok değerli hale geldi. Problem mi? Buna karar vermek çok zor. Ben nerede durmam gerektiğinden emin olamıyorum. Bir yandan teknolojik gelişme beni mutlu ediyor. “Işınla beni Scotty” diyebileceğim günler geliyor diye eğleniyorum kendi kendime, diğer yandan bunların motivasyonu sadece para kazanmak…

    Peki teknolojilerin herkesin yararına olmasını sağlamanın nasıl bir yolu olabilir? Özgür yazılım gibi bir model var, ama bu servisler söz konusu olunca çok dışında kalıyor…

Paranoyak açıdan bakarsan büyük şirketler asla toplum yararına bir şey yapamaz. Sadece öyle görünebilir. Polyannacılık yaparsan, bunlar refah seviyesini yükselten sonuçlar doğuruyor diye sevinebilirsin. Ortada durduğunda tam olarak nasıl bir fayda bulma şansı olur, bu sorunun cevabını bilmiyorum.

  Kişisel veriler meselesi neden bu kadar önemli hale geldi peki? Bundan on sene önce sokaktaki insanın sosyal verileri çok özel bilgiler olmayabilecekken, şimdi nasıl bu kadar büyük bir tartışma konusu doğdu?

Facebook ve öncesinde Google belki bunu kırmıştır. Bundan 4-5 sene öncesine kadar Ankara’da Ada-Net servis sağlayıcısından İnternet’e bağlanıyordun, Türkiye’de idefiks’ten kitap alırken kredi kartı bilgin çalınır mı, çalınmaz mı kaygısına sahiptin. Hangi kitabı satın alıyor olduğun bilgisi önemsizdi, çünkü bunu kullanan yoktu. Sonra bunu kullanarak, “bu kitabı okuyan, şu parfümü de kullandı” diyen bir sektör çıktı, bunlar da para etmeye başladı. Gmail kullanınca e-postaların tepesinde kişiye özel hale getirilmiş reklam var mesela, çok tartışıldı. Google diyor ki, “Bu servis, mesajların makina tarafından okunmasıyla sağlanıyor, insanlar sizin bilgilerinize ulaşmıyor, korkmayın.” Ben kişisel olarak, Çağlar Onur’un mesajlarını okuyacaklarını düşünmüyorum, böyle bir kaygım hiç olmadı. Hangi ilaçları kullandığımı, dünyanın neresinde olduğumu biliyor olmasında korkacak bir şey görmüyorum. Korktuğum şey, Google herkesin ne yaptığını biliyor. O ölçeğe çıkınca, bir sektör olunca korkutucu hale geliyor. Bireysel veri güvenliği çok dar bir alanda sorun yaratabilir, ama herkesin verisi saklanmaya başlanınca, bunlar depolanmaya, birbirleriyle ilişki kurulmaya başlanmış oluyor.

Herkes Google’ın sağlık portalını kullanınca, ilaç şirketleri kimlerin şeker hastası olduğu bilgisine ulaşabilecek. Bir sonraki ilacı diyabet üzerinden mi, kanser üzerinden mi geliştirirse daha çok kâr edebileceğine karar verecek. Zaten öyle yapıyorlar, bu servislerin kullanılması sonucunda çirkin bir sektör daha da çirkin olacak.

  Düşük gelir düzeyine sahip bölgelerde yaygın olan hastalıklar için araştırma yapılmıyor söylentisi hep vardır, bu veriler somutlaştıkça bu durum daha da kaygı uyandırıcı hale gelebilir bu durumda.

Aynen öyle. Adamlar diyecek ki, “Araştırma yaptık, Türkiye’ye kanser ilacı göndermemize gerek yok, çünkü oradaki kanser hastalarının alacak parası yok.” Bu bir şirketin edinebileceği bir bilgi olmamalı.

Geri saralım, Google Amerika’da GoogleVoice diye bir sistem devreye soktu. Telefon numaralarını kaydedip programlayabiliyorsun. Belirli saatler içinde gelen aramaları şu hatta yönlendir, falanca kişi ararsa mesaj al, onu da metne çevir e-posta adresime gönder falan gibi özellikler sunuyor. Telesekreter değil, gerçekten çok becerikli bir insan sekreterliğini yapıyormuş gibi bir hizmet alıyorsun. AT&T bir dönem GoogleVoice servisine erişimi engelledi. FCC’ye başvurarak haksız rekabet şikayetinde bulundu. Kendisi telefon altyapısından bu hizmeti sunarken, Google İnternet’i kullanarak bunu yapabiliyor, ama AT&T’nin GSM lisansı ve buna bağlı altyapı kurması, yasal olarak da zorunlu olduğu yatırımlardı, Google bunlarla uğraşmadan aynı hizmeti sağlayarak haksız rekabet ediyor iddiasını savunuyor. Google mahkemede bu iddiaya karşı elindeki kimi yetkileri göstererek haklı çıktı ama tuhaf bir şey oldu. Verizon ve Google bir araya gelerek bir manifesto yayınlandılar. Manifestoya göre, herkes İnternet erişimine eşit şekilde sahip olmalı, hiç bir özel şart, sınırlama, ayrımcılık olmadan içeriğe ve altyapıya erişmek mümkün olmalı, kim olduğun, hangi içeriğe, hangi kalitede bağlandığını değiştirmemeli, servis sağlayıcılar kullanıcılara ait bilgileri toplayıp ticari olarak kullanmamalı gibi talepler ortaya kondu. Bir çeşit sosyal şartname gibi, firmaların piyasa şartlarıyla ilgili niyetleri, beklentileri ortaya kondu. Sonra ufak bir parantez açtılar ve dediler ki: “Bu şartlar sadece kablolu bağlantıları kapsasın. Kablosuz iletişim daha yeni, bu nedenle kapsamın dışında olsun, orada her türlü içerik sınırlama, paketleme, pazarlama şansı olsun.” Burada terminoloji biraz karışık, aslında tam kastedilen şey GSM üzerinden Edge gibi, 3G gibi yeni nesil cep telefonu bağlantıları. Aslında bugün İnternet’in pazarla ilişkisi zaten bu ağlar üzerinde tanımlı, rekabet o alanda yaşanırsa yaşanacak. iPhone ile gelen uygulamalar mesela, Apple ile yapılan anlaşma doğrultusunda telefonun Edge, 3G gibi bağlantılarını kullanamaz şekilde satışa kondu. Yani bir telefon alıp, onu kullanarak mobil İnternet üzerinden müzik dinlemek, film izlemek isteyenlere sınırlama getirilmiş oldu. Bu müşteriler kablosuz ağ ile bağlandıklarında bu hizmetleri kullanabiliyor, ama mobil İnternet ile kullanamıyorlar. Böylece AT&T kendi altyapısını pahalı hizmetleri vermek için kullanmak yerine, o yükü başka firmalara yıkıyor. Üstelik de tarafsız, erişim eşitliği olan bir ağ politikası imzalanarak bunu yaptıklarını söylüyorlar. Google ile Verizon böyle bir manifesto yayınlayınca tam da tekelleri güçlendirmiş oldular. İnsanların tepki gösterdikleri şey de bu oldu. Fakat o kadar teknik detaylara gömülmüş bir mesele ki, tartışmanın tarafları konunun özünü konuşmuyorlar. Tam referandum öncesi evet/hayır cephesi tartışmaları gibi görünüyor bana bu haliyle.

   Baştaki telekomünikasyon sektörü resmine dönersek, dünyanın henüz İnternet’e bağlanmamış bölümü de bu saatten sonra zaten GSM benzeri altyapılar üzerinden bağlanması daha mümkün görünen durumda değil mi? Kimse gidip Afrika’ya fiberoptik kablo döşeyerek hızlı İnternet sunmaz, GSM altyapısı koyarlar. Böylece hem geniş araziler kablosuz ağlarla bağlanır ve muasır medeniyet çizgisine ulaşılır, hem maliyet büyük olasılıkla bunun yapıldığı ülkelerdeki hükümetlerle hammadde imtiyazları gibi anlaşmalarla karşılanır hem de yepyeni bir pazara kavuşulur. İnternet ile ilgili ilkeler koyacaksak, en çok mobil İnternet’i kapsaması gerekmez mi? Google nasıl hem tarafsızlık manifestosu imzalıyor, kendi servislerini herkese yaymaya çalışır görünüyor hem de bu şirketleri kayırıyor? “Kötücül olma” sloganı fos çıktı diye mi okumalıyız bunu?

Basitçe stratejileri bunu gerektiriyor olabilir. Birilerinin yanında olması iyi bir şey. Yanında Verizon’un olması iyi bir şey. Eh, AT&T’yi kayırdıkları için o da destekliyor, böylece bir çeşit görüş birliği sunmuş oluyorlar. Büyük oyuncular bunlar zaten, onları ikna edince herkesi ikna etmiş oluyorsun. Başa dönersek, manifesto aslında şöyle de okunabilir: “Verizon ile Google anlaştı, Verizon müşterileri Google servislerine daha iyi şartlarda bağlanacak, hizmet alacaklar. Hani herkes eşit bağlanacaktı, n’oldu şimdi?” Bu tepki gösteriliyor Google’a. Evetçi/hayırcı kavgası yüzeyselliğine benzettiğim kısmı bu. İkinci tepki de herkes eşit olsun deyip kablosuz (GSM) ağları kayırdın, ne anlamı kaldı tepkisi. Üçüncü de korkak Amerikalı tepkisi. Obama sağlık reformu yapacağı zaman müslüman, komünist diye korkan halkın, “devlet başımıza geliyor, padişah girdiğimiz web sitelerine karışacak” zannetmesi. Tartışma çok fazla gürültüyle birlikte yürüyor, tam olarak ne olup bittiğini, neyin konuşulduğunu bilen çok az insan var. O yüzden tanımlamak zor. Bana sorsalar tarafsızlık tanımı ve şartları senin elinde, ne yaparsın diye… Benim yapacağım şey, herkesin aynı şartlarda bağlandığı, hiç bir servis sağlayıcının kullanıcılarının nereye bağlandığını takip edemediği, denetleyemediği, sınırlayamadığı bir İnternet olsun demek olurdu. Ama bunu böyle tanımlamak kimsenin işine gelmediği için kelime oyunlarıyla ilerliyor hikaye.

   Peki Türkiye’de sansüre karşı yürüdük, Amerika’da Google’ın İnternet politikalarına karşı protesto gösterisi düzenlendi. İnsanlar İnternet’in nasıl çalışacağına, ne olacağına dair söz hakları olmasını istiyor. Benzeri düzenlemeler, sorunlar diğer mecralarda da var. Gazete, radyo ya da televizyon ile ilgili olarak çok daha beter durumlar, manzaralar söz konusu ama kimse bu mecraların, mecra olarak korunmasına, özgür olmasına ilişkin talep dile getirmiyor. Bu fark nereden doğuyor?

Nasıl başlarsa öyle gider diye bakılabilir belki. Radyonun, televizyonun tepesine ilk günden birileri oturdu, ama İnternet en başta özgürdü, sonra bu hale gelmeye başladı. Bir de, radyoyu, televizyonu denetlemek çok kolay. Biri bir içerikten rahatsız olduğunda o içerik zaten tek bir kanalda yayınlanmış oluyor, onun da muhatabı belli. Şikayet ediyor, hop yayından kaldırılıyor. Bunu nasıl kabul ettiriyorlar, hâlâ anlamıyorum, ama İnternet zaten öyle işlemiyor. Bir de şu olabilir, diğer mecralar çoktan kaybedildi ve burası son kale. Burayı da kaybetmemek gerekiyor diye düşünerek daha çok sahip çıkılıyor belki. Mutlaka teknik kısmı da önemli işte, merkezi olmadığı için denetlenemiyor yoksa çoktan denetlenirdi.

  Bu kablosuz altyapı bu bağlamda bir merkez inşa etmiyor mu aslında? Bağlantı GSM ile kurulursa, GSM servisi sağlayan şirket şalteri kapattığı anda İnternet diye bir şey kalmayacak şeklinde abartabiliriz?

İnternet bağlantısı başka altyapıları kullanarak yeniden kolayca üretilebilir ama. İnternet’i kapattım diyen biri çıkarsa, insanların birbirleriyle yüzyüze görüşebilmelerini de engellemenin yolunu bulmuş demektir. O kadar zor, o kadar büyük bir baskıyla mümkün olabilecek bir şey.

S. Çağlar Onur, söyleşen: koray löker

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *