löker

 

İngilizce’de sidekick terimiyle ifade edilen, Türkçe’ye kader arkadaşı, yardımcı gibi karşılıklarla çevrilen karakterler her anlatının, ama illa ki dizilerin en belirleyici, ayırt edici karakterleri. Özellikle polisiye türü ikili ekiplerle kurgu yapmayı sever. Büyük bir icat olmasa gerek bu fikir…

devamını oku

 

David Hall amca 70′lerin başında video üzerine denemeler yazar ve de yaparken, zaman temelli sanat (time-based media/arts) kavramını ortaya atmıştı.

Tiyatro, sinema ve belgesel gibi şeylere bir arada kafa yorunca, bazı ortak dert ve tasaları tartıştıkça sanki bunların hepsini kapsayan bir isim varmış gibi hissedip, adını koyamadığım olmuştu. Hall tarafından ortaya atılan bu kavram aslında şıppadanak bu disiplinlerin ortaklığını önemli ölçüde tarif ediyor. Duyduğumdan beri üzerine düşünmeyi sevdiğim bir kavram. Somutlaştırabildiğim çok şey olmasa da, yazmanın iyi bir düşünme yöntemi olduğunu bilmekten, biraz da böyle düşüneyim diye başladım bu yazıya… devamını oku

 

Değil bilimsellik, blog yazısına konu olmak için bile fazla öznel bir tespit olmakla birlikte, hakkı olan meze saatlerinde ilgi çeken bir genellemeyi, dizi kategorisine ilgi gösterme bahanesiyle yazmak bayram gününe yakışmaz mı?

Dizilerin belki de en ayırt edici özellikleri karakterleri oluyor. Hani falanca sayıda öykü var, dönüp dolaşıp onları anlatıyoruz iddiasına nazire, karakterler çeşitlenebilir… Bir yandan da eğilimler, kanal rekabetleri, seyirci beklentileri derken karakterler de benzeşiyor gibi görünüyor… İlk örnek,  özellikle polisiyelerde sık karşılaşılan bir kazak erkek tipi… Continue reading »

 

Sunay Akın’ın İstanbul Oyuncak Müzesi projesini duyduğumdan beri merak etmiş, ancak geçen yıl gitme fırsatı bulmuştum. Express’in Şehir Hatları bölümüne yazdığım yazıyı, bugün ikinci kez gidince bloga koymadığımı hatırlayarak burada da paylaşmamın iyi olacağını düşündüm. Alttaki yazı Express 117. sayıdan naklen… Fotoğraflar bugünden…

Continue reading »

 

Cep telefonlarıyla çekilen fotoğraflar, usta ressamların geçim derdinden yaptıkları ve bugün müzeleri dolduran portrelerin varisleri kabul edilebilir mi?

Dizilerden bahsetmeye çalışırken, özellikle de “kısmen bağımsız bir başka unsur da ister kültür endüstrisinden, ister genel hatlarıyla üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinden bakalım kısacası “paranın çoğu burada olunca, bir sürü yetenekli insan da burada toplanıyor” hali.derken bu bağlantıyı kurmama neden olan onlarca küçük fikir/bilgi/kanaat kırıntısı kafamın içinde uçuşurken biri azıcık odağa girer gibi yapıp tekrar uzaklaştı. Kuramadığım bağlantıyı ayrıca konu edeyim:

Continue reading »

 

Community Leadership Summit, 2009′da Ubuntu’da Community Manager olarak çalışan Jono Bacon tarafından başlatılan ve devamında Dave Nielson (CloudCamp), Van Riper (CLS-West organizatörü ve Google community manager), Sara Ford, Marsee Henon (community manager ve O’Reilly irtibatı) gibi isimlerin de katılımıyla sürdürülen bir na-konferans (unconference).

Zamanından ötesinden gelen edit: Sözlük jargonundan apararak, yazı bittikten sonra en başına ekleyeyim şu notu: Çok uzadı, bu yazı sadece bu etkinliğin genel olarak ne olduğunu anlatıyor. Sonraki yazılarda günler halinde etkinlik izlenimlerine sıra gelecek…

Continue reading »

 

Mevsimler kadar, küresel ısınma etkilerini düşünürsek belki daha bile belirleyici iki önemli sosyal gelişmenin eşiğindeyiz. Okullar açılıyor ve diziler başlıyor. Günlük rutini çaktırmadan bu kadar etkileyen başka ne var acaba? Derbi maçları desem, onlar gündelik hayatı ve hatta dünyanın dönme hızını bile etkilemeye göstere göstere uğraştıklarından sayılmaz herhalde. Aklıma gelen tüm örnekler de öyle… Öyle ya da böyle kışın müjdecisi bu olay önümüzdeki haftadan itibaren gün isimlerinin pazartesi’den dexter‘a, cuma’dan bigbang‘e dönüşmesi anlamına gelebiliyor.

Dizileri kabaca dört sınıfta hatırlıyorum. İple çekercesine beklediklerim, gelince izlerim grubundakiler, bana mı yayınlıyorlar bunları ve bittiği için o kadar üzüldüm ki… Biten ve bittiğiyle kalanlar da eklenebilir ama, gereksiz… İlk iki gruptakiler düzenli konu olma potansiyeli olanlar. Hâlâ yayınlanıyor ve ilgi görüyorlar zira. Üçüncü gruptakiler, diğerlerinden bahsederken ya da takvim çıkartırken dedikodu kıvamında geçiştirilebilirler. Dördüncü gruptakileri yazmak için bir dizi kategorisi olmasa da olurdu aslında… İnsanın Firefly‘dan, Black Books‘tan bahsetmek için nedene ihtiyacı olmaz ki… Ama denk gelmemiş demek ki…

Bu ayrımı zorlamadan, bu hafta başlayan dizilere gelirsek, saat farkı nedeniyle Salı gününden itibaren günlük yaşamıma karıştıracağım diziler gün sırasıyla şöyle:

Castle, How I Met Your Mother, NCIS, NCIS:LA, Glee, Criminal Minds, The Mentalist, The Big Bang Theory

Ekim ortasında ve hatta Kasım’da falan da Behzat Ç., Dexter, Covert Affairs, Leverage ve House MD giriyorlar. House geçen dönemin ortasında izlemeyi bıraktığım bir diziye dönüşmüştü, Lisa Edelstein, dolayısıyla canlandırdığı karakter, başhekim Dr. Lisa Cuddy bu sezonda yer almayacakmış. Edelstein’la özel bir alıp veremediğim olmasa da, House-Cuddy ilişkisinden sıtkım sıyrıldığı, dizinin asıl zeka pırıltıları olan bulmaca halindeki hastaların yerini birbirinden cılız yan karakterlerin itişmesi aldığı için yılmıştım. Bu sezon bir şans daha veririm herhalde…

Tabii bütün bu diziler arasında açık ara tek geçtiğim biri var, ki kendisi için Ocak ayını bekleyip tadı damağımızda kaldığı sırada uğurlayacağız. BBC’nin şahane dizisi Hustle. Tamam dizi sünmüyor, yapım kalitesinden taviz vermiyorlar, hatta kadroyu da ana hatlarıyla korudular. Fakat yılda altı bölüm blogda dizi kategorisi açarken vurguladığım diziye özgü avantajları çok zorluyor. (Yalan aslında, misler gibi de karakter derinlikleri, yaratıcı senaryolar, harika bir ekip falan da, gözüm doymuyor işte…)

Listedeki dizilerin her biri ayrı birer yazı olmayı hak ediyor, hatta yazılar boyu gidecek etiketler haline dönüşebilir diye düşünerek bu yazıya da burada son vermek uygun olur herhalde. Son olarak dizi üzerine okumayı sevenler için iki link: ilki zaten dizilerin linklerinin çoğunun gittiği ve tamamen dizi kültürüne adanmış 22dakika.org, diğeri de kediler ve kitaplar dizi bölümü, ki diğer bölümlerini de görmelisiniz!

Sep 182011
 

Catherine Deneuve BiR+BiR‘in 12. sayısında Siren İdemen’in çevirisiyle yayınlanan söyleşisinde CSI, Mad Men, Six Feet Under ve Dexter’dan sonra The Wire’a kaptırdığını anlatıyordu. Kendisi arkadaş tavsiyesiyle birkaç diziye göz atmış olmanın yanında sinefilliğini çok kaybetmemiş olan Siren bu duruma hafifçe şaşırmış olarak “diziler ne kadar yaygın ve etkili hale geldi değil mi?” diye sordu bir gün.

Dizilerin etki alanları basitçe televizyon kültürüyle sınırlanmıyor. Kendilerine has alt kültürler oluşturan “kült” diziler başta olmak üzere, mazruf zarfı unutturalı çok oldu.

Continue reading »

 

İlk günün şaşkınlığını takiben birbirinden ilginç insanların olduğu Community Leadership Summit 11′e katıldım. Bu konuyla ilgili notları ayrıca özgür yazılım ve copyleft maslahatgüzarlığında bulabilirsiniz. Burada ufak tefek notlarla Amerika deneyimi yazmaya devam edeyim diye düşündüm.

Tekman, Portland’la ilgili tavsiyeler veriken parkı gösterip “tanışmasalar da nazikçe selamlaşan insanları göreceğin yer de burası” demişti. Bu aslında en ufak bir ortaklık söz konusu olabilen her yer için geçerli. Hepsinden önce, bir şeyler satın almaya çalışırken önden bir nezaket selamlaşması şart. Sadece günaydın falan demek değil, ufak bir hal hatır sorma, elektriğe bağlı olarak azıcık havadan sudan konuşma falan epey kabul gören bir davranış şekli. Öyle ki, uluslararası organizasyonların yapılanmalarına ilişkin sorunları tartışırken, ikinci dil olarak İngilizce konuşanların yaşadığı sorunları sıralayıp, olası çözüm önerilerini listelemeye çalışmayı önerdiğimde kimi noktaların utangaç insanlar için de geçerli olabileceği epey geç gündeme geldi. Biriyle konuşurken çekindiği için aklındakini söylemekten kaçınmak çok sık rastlanan bir şey değil gibi görünüyor. Öyle algılanıyor demek daha doğru belki de… devamını oku

 

Hayatımda ilk kez ABD’ye gelmenin sonuçlarından biri de, ilk kez kıtalararası uçmak oldu. Hayatımın en uzun günüydü. Perşembe sabahı bir kalktım, iki kere cuma yaşadım, daha da bitmedi. Neyse ki toplu taşıma araçlarında uyumakla ilgili üstün bir yeteneğim var. Öyle Erzurum’a uçar gibi manzara seyredilecek bir durum da olmadığından koridorda ayak uzatılabilecek bir pozisyonu başarıyla alıp, bir iki kere dolanmayı saymazsak uyuklaya uyuklaya cumalardan birini yedim. Yoksa giderken iyi de, dönünce jet-lag oluyorsun yollu deneyimlerin aldatmaca olduğunu acı biçimde öğrenirdim gibime geliyor. Gerçi sağlaması dönüşe, galiba uçak uykusu da kurtarmayacak, öyle derler. devamı oku