Category Archives: Defterden bloga taşınmışlar

Akıl defteri denen minik şeylerle dolaşmayı öğrenmeye çalışıyorum. Sonra unutmayayım diye aldığım kaotik notları yazıya çevirmeye çalışıyorum. Süreç içinde pişerek oluşan, birbiriyle bağlanan konular oluyor bunlar genelde… Yine genellikle, başka konu başlıklarına da temas ettiği için sadece bu kategoride yer alan yazı pek yer almıyor. Dolayısıyla bir etiket olarak da kullanılabilirdi, böyle oldu…

Lahey’de viski durakları

Nisan ayında bir konferans nedeniyle bir haftayı Lahey’de geçireceğim kesinleştiğinde, şehirde ne var ne yok diye bakarken Wijnhandel van Zuylen‘le karşılaştım. Whisky Magazine tarafından 2010 ve 2011 yıllarında Dünyanın En İyi 10 Viski Dükkânı listesinde yer verilen dükkân, bu ünvanı fazlasıyla hak eden, müthiş seçeneklere sahip bir mekân. Şansıma dükkânı ziyaret etmekle kalmayıp, Morrison & Mackay‘den Peter Mackay’in sunduğu bir tadım gecesine de katılabildim.

Wijnhandel van Zuylen from outsideVan Zuylen, şehrin güneydeki sessiz mahallelerinden birinde, sayfiye yerlerindeki alışveriş merkezlerini hatırlatan ufak bir meydanda. Alışveriş merkezi derken kapalı bir alanı değil, eczane, bakkal, bisikletçi falan gibi dükkânların bulunduğu minik bir meydancığı kastediyorum. Lahey için sessiz mahalle demek, Nuri Bilge Ceylan film çekecek olsa, etraftakileri rahatsız edebilir demek. Şehrin ana caddesinde kuş cıvıltıları duyulabiliyor. Bu emekli cennetine, merkezden geçen 2 no’lu tramvayla gidiliyor. Dükkân tramvayın son durağına iki dakikalık yürüme mesafesinde.

Continue reading Lahey’de viski durakları

Defter zevkini ithalen karşılamak ya da zevksizliğin çaresi var mı?

Memlekette sinema dergileri hamileri olan sermaye gruplarınca okur azlığı bahane gösterilerek kapatılırken, sadece adından bile gurme sıfatının hafif kaçacağı bir tıkınma dergisi olduğu anlaşılan Beef & Fish ya da lüks saatler konularında birden fazla dergi çıkabiliyor… Bunu not ediyorum, zira ortalıktaki bolca derginin illa bir şeyin göstergesi olduğu sonucuna varamıyorum.

Öte yandan, henüz iki sayı çıkarmış olan Mürekkepbalığı dergisi tam da bu konuda yıllardır adım adım gelişen bir zevkin göstergesi kabul edilebilir…

Güzel kalemler seçip el yazısında ısrar etmek, günlük/haftalık/aylık programlar için ajandalar, andaçlar kullanmak, gündelik koşturmacada notlarını bir deftere karalayıvermek orta sınıf kentlilerin giderek daha çok rağbet ettiği bir alışkanlık olmaya başladı. Sadece okuldan istenirse diye bulundurulan üç kuruşluk dolma kalemlerin yerine mahalle kırtasiyelerinde bile kendilerine özel sunumlarla teşhir edilen markaların yaygınlığı bir gösterge. Dolmuşta, parkta, vapurda yanıbaşınızda birini görmediyseniz bile Moleskine’le başlayıp elli çeşit defterle devam eden reyonlarla dolan kitapçı/kırtasiyeler bir başka gösterge…

Geçen gün bunlar arasında katılan bir tanesine denk geldim. Piri Reis anısına yapılmış bir sürü eşyadan biri de cep boy not defteri. Arkasını çevirdiğimde gördüğüm şey, böylesi zevkler edinen insanların genellikle yerli üretim kullanamıyor olmalarının özeti gibiydi:

Piri Reis Defteri arka kapağıGördüğünüz metin bir kağıtla deftere iliştirilmiş bir açıklama değil, defterin arka kapağı. Her gün yanınızda taşıyıp, içini baştan sonra kişisel bilgilerle doldurmak üzere seçeceğiniz bir şeyi tasarlarken, arkasına bu yazı tipiyle, bu gereksizlikte bilgileri boca etmeyi sorun etmemişler…

Piri Reis üzerinden bir marka yaratmak için, güzel bir kitapçık yapıp, defterin arasına iliştirivermek gibi incelikler çok gelmiş belli ki. Gerçi, kanalizasyon borusu yapan bir şirketin de tercih edebileceği isim/marka/logo uyumunu defterin altına at nalı gibi çakan zihniyetten böylesi bir incelik beklemem zaten fazla olabilir… ama bari ingilizce/türkçe birden yapmasaydınız! Tabii defteri Çin’de milyon tane ürettirip ucuza getirirken iki film kullanmamanız gerekiyordu, onu tahmin ediyorum, ama o kadar ucuza getirdiyseniz niye 16tl’ye satıyorsunuz?

IKEA’da 6.75tl’ye satılan defterlerin basit şıklıkları yanında 16tl vermem için zaten (olumlu anlamda) fazladan bir şeyler gerekiyordu… Bir de bu zevksizliği görünce bıraktım gitti. Normal şartlar altında şu anda varlıklarını bile unutmuş olmam gerekiyordu, ama nefis bir örnek olduğunu düşünerek buraya yazma isteğiyle doldum.

Memleket çapında tasarım ve tasarımcıları ciddiye almama hastalığından muzdarip yaşıyoruz. Endüstriyel tasarım, kullanışlılık anlamında da böyle, grafik anlamda da… Bu sorunun sonucu, basit fikirlerden yoksun kaldığında böyle dev çirkinliklere imza atabilmemiz…

İnternet tarafsızlığı…

Express’in Ekim 2010 sayısında S.Çağlar Onur’la interent tarafsızlığını konuşmuştuk… Aradan üç buçuk yıl geçmiş olması nedeniyle bir giriş yazayım, güncelleme yapayım dedim… Kendimi biliyorum gecikeceğim, bari söyleşiyi anlamı olacak vakitte hatırlatayım diye düşündüm… O günlerde tartışma Comcast ile gelişiyordu, şimdiki karar Verizon’un itirazıyla şekillendi ama ana hatlarında aynı kavramlar, aynı argümanlar dolaşıyor…

    İnternet nötralitesi kavramı hararetli biçimde gündeme girdi. Terimi nasıl çevirmek gerekir öncelikle, tarafsızlık mı doğru mesela?

Bir yanıyla İnternet eşitliği de diyebiliriz. Yani servis sağlayıcı firmalardan bağımsız biçimde pazarda bir denge oluşmalı ve aynı kalite ve hızda hizmeti, her yerde aynı ücret karşılığında bulabilme garantisi gibi… Bunun sağlanması gerektiğine dair beklentiyi bu sözcükle anlayanlar var. Fakat karışık bir konu ve nötr kelimesinin renksizliğinin ancak anlatabildiği bir yanı da var. En başından ya da popüler oluşundan başlamak lazım. Bundan 4-5 sene önce Comcast (Amerika’nın en büyük internet servis sağlayıcısı) firmasının BitTorrent trafiğine sınırlama getirdiği anlaşıldı ve kavram gündeme biraz bundan sonra girmiş oldu.
Continue reading İnternet tarafsızlığı…

Matbaa yoksa bilgisayar da yok…

Frank C. Müller / CC

Illinois’de İngilizce ve linguistik konularında çalışan Dennis Baron Oxford Üniversitesi Yayınlarından çıkan A Better Pencil: Readers, Writers, and the Digital Revoluition (2009)’da yazmak için kullandığımız araçların kolay okunur bir tarihçesini çıkartıyor. Kerestecilerin tomrukları işaretlemek için, ellerindeki en kolay ulaşabildikleri araç olan ağacı kullanarak yapıverdikleri kurşunkalemin ne kadar büyük bir icat olarak kabul edildiğini (o dönemde meslekleri gereği sürekli yazanlar tüy kalemler ve mürekkep hokkalarıyla boğuşuyor), daktiloyu, el yazısının bile başlı başına bir teknoloji olarak ele alınması gerektiğini hatırlatıyor. Elbette son olarak dijital araçlar ve metinlerin bu mecradaki yolculuğunun nasıl algılandığına varıyor konu…

Continue reading Matbaa yoksa bilgisayar da yok…

Buna kitap denmez!

Geçtiğimiz ay Kapı Yayınları, Molla Davudzade — Mustafa Nazım Erzurumi imzasıyla Rüyada Terakki‘yi yayımladı. Tam adı “Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet” yani Rüyada İslam Medeniyetini ve İlerlemeyi Görme olan bu Osmanlı bilim kurgusu, 1913 yılında katlı boğaz köprüsü tasvirleriyle merak uyandırıcı görününce kitapçının yolunu tuttum.

Elime alır almaz ilk hayal kırıklığı ilk yirmi sayfa boyunca göze çarpan, üstüste binmiş harfler, özensiz baskı. Bu tür hatalar bağımsız yayıncılarda olunca gene sineye çekmek mümkün oluyor. Hatalı baskıları imha etme maliyetini yılda üç kitap ancak basabilen bir yayınevinden bekleyecek kadar küstah olamıyorum. Fakat bu kitabın yayıncısı, Alfa grubunun bir markası; yani küçük, bağımsız bir yayıncı değil, dev bir sermaye grubunun operasyonu.

Rüyada Terakki iç sayfa görünümü

Daha can sıkıcı olan bölümse güncelleştirmeyle ilgili verilen kararın kitabı okunamaz hale getirmiş olması.

Bir asır önce basılmış kitapları anlayamadığımız malum, o sırada kullanılagelen sözcüklerin bugünkü karşılıklarına ihtiyacımız var. Fakat metni çevrimyazıyla aktarıp, kelimeleri dipnotla açıklamak bir yayıncılık eylemi değil, belge turşusu kurmak. Hilal Aydın ve Öykü Özer aslında gayet özenli bir çalışma göstermiş gibi görünüyorlar… Net bir şey söyleyemiyorum, zira kitabı okumaya başlayamadım. Daha kitabı okumadan yazmaya başlamamın nedeni de yanda görünen sonuç.

Bu herhangi bir sayfanın görüntüsü… Böyle denk gelmemiş, kitap aslında yatay olarak ikiye bölünmüş hissi uyandıracak kadar açıklama ile dolu ve bunun görsel yerleşimi akademik bir dipnotla aynı şekilde yapılmış olunca pek okunaklı bir sonuç elde edilmiyor…

Ne yapılabilirdi? Tamamen günümüz diline uyarlanmış bir metin sayfanın ana alanını kaplarken, daha dar bir sütunda ya da çerçeve ile yine metin altında özgün metin verilebilirdi… Ya da belki özgün metin (hatta osmanlıca harflerle, onun da meraklısı var neticede) kitabın arkasından önüne doğru konabilirdi. Böylece hem bu iki yayıncının emeği okunaklı bir roman olarak sunulmuş hem de çok değer verilen özgün metin layıkıyla sunulmuş olurdu…

Şimdi kendimi zorlaya zorlaya okumaya girişeceğim. Bakalım memleketin ilk bilim kurgu meraklıları neler düşünürmüş…

hamiş: Aynı kitabın bir de Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi baskısı varmış. Bu baskıyı hazırlayan Engin Kılıç Gülenay Börekçi’ye verdiği söyleşide sözlük olmadan okunabilecek bir metinle özgün metnin içiçe sunulduğundan bahsetmiş. Ben gidip yanlış kopyayı almış hissiyatıyla doldum, okuyanların aklında bulunsun…

Tiyatrocular politik bir birlik olmadan kazanamayacaklar

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi, Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı Şehir Tiyatroları Şube Müdürlüğü Görev ve Çalışma Yönetmeliği yayınlayarak, Darülbedayi-î Osmani’den günümüze İstanbul Şehir Tiyatroları olarak süregelen kurumun yapısını, rolünü ve yönetim biçimini değiştirmiş. Dün yönetmeliğin açıklanmasıyla birlikte twitter’da sehirtiyatrolariyokedilemez etiketiyle gösterilen tepkilerden sonra ortaya çıkan tablo bu.

Dün bu etiketle duyurulan basın açıklaması bugün Muhsin Ertuğrul Sahnesi önünde saat 13.00’de gerçekleşecekti. Cuma sabahları üniversitede ders veriyorum. Dersi biraz erken bitirerek açıklamayı takip etmeye gittim. Kimkime, dumduma, yarım saatlik bir gecikme ile yapıldı açıklama. Bir yandan da sitemkar bir yaklaşım var. Seyircilerin de sahip çıkması gerekirmiş açıklamaya… Nasıl? Continue reading Tiyatrocular politik bir birlik olmadan kazanamayacaklar

Amazon’un önlenebilir yükselişi

Yaklaşık iki yıl kadar önce, iPad’in duyurulmasına paralel olarak iBooks, yani Apple firmasının e-kitap platformu hayata geçerken Express dergisinde iki sayı boyunca süren bir e-kitap dosyası hazırlamıştım. Bilişim dünyasının altın çağını yaşayan taze kralı Apple, e-ticaret dünyasının yıllanmış patronu Amazon’la kılıçları çekmiş, öte yandan kitap içeriklerine erişim için çalışmalarını yoğunlaştıran Google da piyasa dinamiklerine yön verme çabalarını sürdürmekteydi… Google’ın bedavalaştırarak sahiplenme politikalarına karşı isyanını kaleme alan Ursula K. LeGuin’e kulak vermiş, tartışmaların Türkiye’deki yankıları için yayın dünyasında farklı rollerden deneyimli isimlerden yorum almıştık.

İki yıl sonra, Apple iBooks platformunda istediği kadar yayıncıyı yanına çekememiş, hatta müzik endüstrisiyle yaşadıklarını göz önüne alırsak, kıyasla çuvallamış olarak ikinci bir atağa kalkalı çok zaman olmadı. devamını oku

Zamanla başım(ız) dertte

David Hall amca 70’lerin başında video üzerine denemeler yazar ve de yaparken, zaman temelli sanat (time-based media/arts) kavramını ortaya atmıştı.

Tiyatro, sinema ve belgesel gibi şeylere bir arada kafa yorunca, bazı ortak dert ve tasaları tartıştıkça sanki bunların hepsini kapsayan bir isim varmış gibi hissedip, adını koyamadığım olmuştu. Hall tarafından ortaya atılan bu kavram aslında şıppadanak bu disiplinlerin ortaklığını önemli ölçüde tarif ediyor. Duyduğumdan beri üzerine düşünmeyi sevdiğim bir kavram. Somutlaştırabildiğim çok şey olmasa da, yazmanın iyi bir düşünme yöntemi olduğunu bilmekten, biraz da böyle düşüneyim diye başladım bu yazıya… devamını oku

Oyuncak müzesine ikinci seferin şerefine…

Sunay Akın’ın İstanbul Oyuncak Müzesi projesini duyduğumdan beri merak etmiş, ancak geçen yıl gitme fırsatı bulmuştum. Express’in Şehir Hatları bölümüne yazdığım yazıyı, bugün ikinci kez gidince bloga koymadığımı hatırlayarak burada da paylaşmamın iyi olacağını düşündüm. Alttaki yazı Express 117. sayıdan naklen… Fotoğraflar bugünden…

Continue reading Oyuncak müzesine ikinci seferin şerefine…

Teknolojinin yarattığı çirkin varisler

Cep telefonlarıyla çekilen fotoğraflar, usta ressamların geçim derdinden yaptıkları ve bugün müzeleri dolduran portrelerin varisleri kabul edilebilir mi?

Dizilerden bahsetmeye çalışırken, özellikle de “kısmen bağımsız bir başka unsur da ister kültür endüstrisinden, ister genel hatlarıyla üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinden bakalım kısacası “paranın çoğu burada olunca, bir sürü yetenekli insan da burada toplanıyor” hali.derken bu bağlantıyı kurmama neden olan onlarca küçük fikir/bilgi/kanaat kırıntısı kafamın içinde uçuşurken biri azıcık odağa girer gibi yapıp tekrar uzaklaştı. Kuramadığım bağlantıyı ayrıca konu edeyim:

Continue reading Teknolojinin yarattığı çirkin varisler