<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bilöker &#187; Defterden bloga taşınmışlar</title>
	<atom:link href="http://loker.radiobrecht.org/category/defterden-bloga-tasinmislar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://loker.radiobrecht.org</link>
	<description>Kısa lafın uzunu...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 05 Sep 2010 10:54:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Sansür hikayesinin hızlı bir özeti ve sezon finali</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2010/07/sansur-hikayesinin-hizli-bir-ozeti-ve-sezon-finali/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2010/07/sansur-hikayesinin-hizli-bir-ozeti-ve-sezon-finali/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Jul 2010 06:32:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[eylem]]></category>
		<category><![CDATA[miting]]></category>
		<category><![CDATA[netdaş]]></category>
		<category><![CDATA[sansür]]></category>
		<category><![CDATA[sansüresansür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=312</guid>
		<description><![CDATA[Sansür sözcüğü uzun zamandır 5651 sayılı kanuna dayalı olarak kimi internet sitelerine erişimin engellenmesini kapsayan uygulamanın adı oldu. Bu kanuna ve planlanan uygulamaya göre, kanunda yer alan katalog suçların işlendiği tespit edilen internet sitelerine mahkeme kararıyla erişim engelleniyor. Oysa pratikte durum her geçen gün daha da vahim hale geliyor. Uygulamanın teknik sorunlarını hızlıca hatırlayalım: Kanun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sansür sözcüğü uzun zamandır 5651 sayılı kanuna dayalı olarak kimi internet sitelerine erişimin engellenmesini kapsayan uygulamanın adı oldu. Bu kanuna ve planlanan uygulamaya göre, kanunda yer alan katalog suçların işlendiği tespit edilen internet sitelerine mahkeme kararıyla erişim engelleniyor. Oysa pratikte durum her geçen gün daha da vahim hale geliyor. Uygulamanın teknik sorunlarını hızlıca hatırlayalım:</p>
<ul>
<li>Kanun açıkça mahkemenin kararı olmasını emrederken, kerhen ve tedbiren diye TİB, çeşitli ISP&#8217;ler kafalarına göre kimi siteleri erişime engelleyebiliyorlar. Bu tamamen kanuna aykırı!</li>
</ul>
<ul>
<li>5651&#8242;in katalog suçları dışında siteler de engelleniyor. Bölücülük başta olmak üzere kimi konular kanunda yer almadığı halde bu kanun kullanılarak erişim engellemekte kullanılıyor.</li>
</ul>
<ul>
<li>Sitelerin genişliği nedeniyle &#8220;kanuna aykırı içerik&#8221; ya da &#8220;suç unsuru&#8221; denebilecek içeriğin erişime engellenmesi yeterliyken ve kanun sadece bunu işaret ederken, bütün site erişime engelleniyor. Yani Atatürk&#8217;e hakaret edildiği gerekçesiyle bir videonun izlenmesi engellenmek yerine bütün Youtube kapatılıyor. Bu cezanın ölçüsüzlüğü, şahsiliği gibi bir sürü çok temel hukuk paradigmasının yok edilmesi, en temel hakların ihlal edilmesi anlamına geliyor.</li>
</ul>
<p>Bu üç maddede özetlene sorunlar aşılsın diye yıllardır uğraşılıyor. Yapılan toplantılara (<a href="http://yenimedya.wordpress.com/2010/05/16/kartepe-%e2%80%9c2-internet-icerik-duzenleme%e2%80%9d-calistayi-uzerine-2/" target="_blank">Kartepe Çalıştayı</a> yeni bir örneğidir) hakimler, savcılar, bürokratlar da katılıyor, görüş alışverişi yapılıyor&#8230; Yani hükümet iyi niyetle kanun uygulamak, yeri geldiğinde o kanunu günün ihtiyaçlarına göre yenilemek görevini yerine getiriyor olsa, bu konuda kamuoyu desteği hatta teknik destek bile ortada.</p>
<p><a href="http://www.sansursuzinternet.org.tr"><img class="alignright" title="sansursuzinternet.org.tr" src="http://m.friendfeed-media.com/c50b0b5a47c733a24c88dcf3b0d12b2795008f54" alt="" width="186" height="175" /></a>Fakat bir tuhaflık da var. Eğer bir şekilde kanuna ters içerik yayını yapıldığında, bu konuyla ilgili işlem yapılacaksa, doğru olan o içeriğin yayınlanmamasını sağlamak değil midir? Devlet şu anda Atatürk&#8217;e hakaret eden bir video tespit edildiğinde bu videoya erişimi engelliyor. <strong>Halbuki Youtube&#8217;da bir grup kullanıcı bir videonun rencide edici, hakaret içeren, nefret söylemi içeren söylemler barındırdığını söylediğinde o video siliniyor. </strong>Hiç kimse göremiyor artık o videoyu. Propaganda ile mücadelenin doğru yöntemi bu değil mi? Türkiye&#8217;den erişim engellendiğinde, o video dünya kamuoyunun geri kalanını yönlendirmeye devam ediyor. Üstelik de yanına &#8220;Türkler sansürcü oldukları için bunu göremiyor&#8221; lafını da ekleyerek&#8230; <strong>Kendi sözümüzü, bu sözün karşısına koyma hakkımız, kendi devletimiz tarafından alınıyor.</strong></p>
<p>Kanunların özünde ölçülü olmak vardır. Yani bir suç işlendiğinde verilen ceza, o suça oranla kabul edilebilir ağırlıkta/sertlikte olmalıdır. Bu durum, bir video için tüm Youtube&#8217;un kapanması sonucu ortadan kalkıyor. Ölçüsüz ve hukuksuz bir ceza veriliyor. Üstelik kanunda uygulama bu şekilde tarif edilmediği için bunun tüm sorumlusu Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı adlı kurum. <strong>Bu kurum gerekli teknik süreci yapılandırıp, sadece karara konu olan videonun izlenememesini sağlayabilecekken, tüm siteyi kapatıyor.</strong> Sonra yetinmiyor, site -günün teknik zorunlulukları nedeniyle tesadüfen- başka IP adreslerinden erişildiğinde,<strong> mahkeme ona böyle bir görev vermediği halde o IP adreslerini de erişime engelliyor. Bu açık seçik görevi kötüye kullanmak olduğu halde bunu yapıyor. Bazı siteleri, mahkeme kararı olmadan kapatıyor.</strong></p>
<p>Bunları hesaba katınca artık kötü niyet var demek mümkün. Son Google hikayesinde yaşananlar da zaten dezenformasyon ve çarpıtma ile bu kötü niyeti gözler önüne serdi. TİB bütün yetkisini aşarak hukukdışı eylemler sergiledi, sorumlu olan bakansa bunu düzeltmek yerine konuyu bambaşka bir yere çekip, gerçek sorunu tartışmak yerine vatandaşını kandırdı&#8230; <strong>Bu ülkenin ulaştırma bakanı, kalkıp &#8220;Google vergi vermiyor, benim vatandaşımı kandırıyor&#8221; dedi. Asıl kandıran kendisiydi, konunun vergiyle uzaktan yakından ilgisi yoktu.</strong> Mali/cari hesaplar maliye bakanlığı ile ilgili konulardır, düzenleme ve cezalandırma yetkileri de, yöntemleri de orada tanımlıdır. 5651&#8242;de &#8220;vergi borcu olan sitelere erişimin engellenmesi&#8221; diye bir madde yok. Bunu bahane etmek olayı çarpıtmak, hukuk dışı davranmaktır! Bu da oldu&#8230;</p>
<p>Bunlar meselenin tarihçesine dair yakın tarihli örnekler. Durum daha da kötüye gidiyor. Önce <a href="http://ekonomi.haberturk.com/teknoloji/haber/530693-wwwpoliscaniistersekapatircom" target="_blank">Emniyet Müdürlüğüne</a> sonra da <a href="http://privacy.cyber-rights.org.tr/?p=1135" target="_blank">Diyanet İşleri Başkanlığına</a> içerik denetleme yetkisi verildi. Böylece bu kurumların sakıncalı bulduğu internet siteleri de erişime engellenebilecek. Bununla ilgili hiç bir kanuni dayanak yok. Bu kurumların, hele ki uluslararası arenada, yayınlanan içerikleri denetleyebilmekle ilgili ne görevleri var (kendi görevlerini belirleyen kanun ve düzenlemelerde) ne de uzmanlıkları. <strong>Polis ve imamlar, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmekle görevli değildir!</strong> bu kadar basit&#8230; Hukuk devleti böyle işlemez.</p>
<p>Tüm bu uygulamaların apayrı etkileri de var. Bu yanlış uygulamanın etrafından dolanarak, istediği içeriğe ulaşmaya çalışan insanların, özgür birer internet kullanıcısı olmak yerine, özel bilgilerle donanmış (DNS nedir, hosts dosyası ne işe yarar gibi soruların cevapları artık ev hanımlarımızda) olmasının yaratacağı sorunlar var. İlki bu bilginin herkese ulaşımı sağlanamadığında <a href="http://loker.radiobrecht.org/2009/08/sanal-gettolar/" target="_blank">imtiyazlar yaratıyor olması</a>. İkincisi de bu amaçla kullanılmaya çalışılan yardımcı programcıklar ve bilgilerin kötü niyetli olması halinde bilgi güvenliği faciaları yaşanması&#8230;</p>
<p>Katalog suçlara ve diyanet-emniyet ikilisine bir başka ek de Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, yani telif kanunu üzerinden yapılan engellemeler&#8230; Her biri dönüp dolaşıp aynı yere geliyor. <strong>Sokakta de-facto olarak yaşanan şeyi suç olarak fakat sonradan tanımlayarak toplulukları, insanları kriminalize ediyor, toplum dışına itiyor.</strong> Böylece bir noktadan sonra hangi suçun işlendiğinin önemi kalmıyor. Küçük suçları işlemek, büyükleriyle ilişki kurmayı kolaylaştırır. Bu mantıkla, toplum yeraltına itiliyor. Buradan kimse kazançlı çıkmaz.</p>
<p>Tüm bu fikirler ışığında, yarın, umuyorum binlerce özgür internet talep eden netdaşla birlikte<strong> 17.00&#8242;de</strong> İstanbul <strong>Taksim Meydanı tramvay durağı</strong>nın önünde olacağım. Galatasaray meydanına kadar, Devekuşu Kabare&#8217;nin sansüre karşı yıllar önce yazdığı sevimli şarkı<strong> &#8220;minik kelebek&#8221;</strong>i söyleyeyerek yürüyecek ve herkese göstereceğim ki, <strong>özgür internet mühimdir, istiyorum</strong>. Bir başka ortamda &#8220;<strong>beni seven arkamdan gelsin</strong>&#8221; demiştim, burada da tekrar etmiş olayım. Yarın 17.00&#8242;de bugün internet, yarın tüm özgürlüklerimiz için: &#8220;<strong>yürüyelim arkadaşlar</strong>&#8230;&#8221; (lay lara lay lay lay)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2010/07/sansur-hikayesinin-hizli-bir-ozeti-ve-sezon-finali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Terim çevirisinde imam yeli…</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2010/07/terim-cevirisinde-imam-yeli/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2010/07/terim-cevirisinde-imam-yeli/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Jul 2010 11:22:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[çeviri]]></category>
		<category><![CDATA[tdk]]></category>
		<category><![CDATA[terim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=310</guid>
		<description><![CDATA[Radikal&#8217;in haberine göre, TDK çeşitli terimlere Türkçe karşılıklar önermiş. Bence değil TDK gibi, aklı başında, kitap okuyabilen herhangi bir insan için salakça denebilecek bir zihniyet yanlışlığının ürünleri var listede&#8230; Örneğin voleybol için &#8220;uçan top&#8221; önermiş pek sevgili TDK&#8217;mız. Koca kurumda, kimsenin aklına da &#8220;vaktiyle futbol yerine etimolojisini temel alarak ayaktopu önermiştik. Çok da tutmamıştı ama, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Radikal&#8217;in haberine göre, TDK çeşitli terimlere Türkçe karşılıklar <a title="tdk'dan inciler" href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&amp;ArticleID=1007792&amp;Date=13.07.2010&amp;CategoryID=77" target="_blank">önermiş</a>. Bence değil TDK gibi, aklı başında, kitap okuyabilen herhangi bir insan için salakça denebilecek bir zihniyet yanlışlığının ürünleri var listede&#8230; Örneğin voleybol için &#8220;uçan top&#8221; önermiş pek sevgili TDK&#8217;mız. Koca kurumda, kimsenin aklına da &#8220;vaktiyle futbol yerine etimolojisini temel alarak ayaktopu önermiştik. Çok da tutmamıştı ama, daha iyidi.&#8221; minvalinde bir mantık yürütme olasılığı gelmemiş, örneğin &#8220;file topu&#8221; diyememişler. Hayır zaten aspiratör gibi, voleybol gibi 90 yaşında nineye de, 8 yaşında çocuğa da söylendiğinde aynı karşılığın anlaşılabildiği sözcüklerin Türkçe olmadığı hissiyatına kapılma yanlışlığını geçiyorum. Bari terim uydurulacağı zaman bunun bir karşılığı olsun değil mi? Örneğin dart yerine oklama denmiş&#8230; Canım kardeşim, dart o oka verilen özel isim zaten, sen o okun kültürünü, tarihçesini falan filan silip, şeklinden mülhem &#8220;ok&#8221; deyince okçuluk ile arasındaki ilişki nice olur?</p>
<p>Bir sözcüğün Türkçe olması, o dili kullanan insanların duyduğunda karşılık olarak zihinlerinde canlanan bir şey olup olmadığı değil midir? Türkçe konuşabilen insanlara dart deyince gözlerinin önünde belirli bir tip ok ve onunla oynanan bir oyun birlikte geliyorken, ne demeye &#8220;oklama&#8221; diye kim bilir ne kastediliyor diye kafamızı allak bullak edecek bir sözcüğü, bir de sanki üzerine çalışılmış da, bilimsel bir kaynağı varmış gibi kurum ağzından, basın toplantısında söyler ki insan?</p>
<p>Başka facialar da var&#8230; migren yerine &#8220;yarım baş ağrısı&#8221; demişler ki, o alanda çalışan her doktor ve o hastalıktan muzdarip her insan bence o terimi önerenin sırtında oklava kırmayı hak ediyor. Kapora yerine güvenmelik diye bir şey önermişler, hiç zahmet etmeselerdi, biz halk arasında &#8220;güvence&#8221; diyorduk zaten. O binadan kafayı çıkartıp iki dakika sokakta konuşulan dili dinleseler görürlerdi diye söylenesim geliyor. Anchorman yerine &#8220;ana haber sun&#8221; diye emir kipinde fiil mi, yarım kalmış isim mi belli değil öneriye hiç girmiyorum bak.</p>
<p>Sonra halk nezdinde oturgaçlı götürgeç diye dalga geçiliyor memlekette dil üzerine çalışan tek kamusal kurumla&#8230; Sonuna kadar da hak ediyorlar ne yazık ki&#8230; Olmamış, otur, sıfır!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2010/07/terim-cevirisinde-imam-yeli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yolun yarısına yeni varmış bir insanı öldürebilirsiniz&#8230; ama bir gökkuşağını batıramazsınız&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2010/07/yolun-yarisina-yeni-varmis-bir-insani-oldurebilirsiniz-ama-bir-gokkusagini-batiramazsiniz/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2010/07/yolun-yarisina-yeni-varmis-bir-insani-oldurebilirsiniz-ama-bir-gokkusagini-batiramazsiniz/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Jul 2010 13:05:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Fotoğrafçı:]]></category>
		<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[fernando pereira]]></category>
		<category><![CDATA[gökkuşağı savaşçısı]]></category>
		<category><![CDATA[greenpeace]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer]]></category>
		<category><![CDATA[rainbow warrior]]></category>
		<category><![CDATA[yıl dönümü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=304</guid>
		<description><![CDATA[25 yıl önce bugün, gece yarısı olmak üzereyken Yeni Zelanda Auckland limanında bulunan Gökkuşağı Savaşçısı (Rainbow Warrior) patlayan iki bomba sonucu batmıştı. Aslında duymayan yoktur herhalde ama, kısaca hatırlatmak gerekir yine de, Gökkuşağı Savaşçısı Greenpeace adlı uluslararası çevre örgütünün sancak gemisi. Metis yayınları tarafından yayınlanan Yeşilbarış&#8217;ın Öyküsü kitabından bir detay hatırlıyorum. Onu kerhen nakletmeden önce [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2010/07/36395_469640289516_48281319516_6397618_2848716_n.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-305" title="36395_469640289516_48281319516_6397618_2848716_n" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2010/07/36395_469640289516_48281319516_6397618_2848716_n-300x196.jpg" alt="" width="300" height="196" /></a>25 yıl önce bugün, gece yarısı olmak üzereyken Yeni Zelanda Auckland limanında bulunan Gökkuşağı Savaşçısı (Rainbow Warrior) patlayan iki bomba sonucu batmıştı. Aslında duymayan yoktur herhalde ama, kısaca hatırlatmak gerekir yine de, Gökkuşağı Savaşçısı Greenpeace adlı uluslararası çevre örgütünün sancak gemisi.</p>
<p><a href="http://www.metiskitap.com" target="_blank">Metis yayınları</a> tarafından yayınlanan <a href="http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Text.asp?ID=9797&amp;BID=1120" target="_blank">Yeşilbarış&#8217;ın Öyküsü</a> kitabından bir detay hatırlıyorum. Onu kerhen nakletmeden önce kabaca Greenpeace&#8217;in nasıl çalıştığından bahsetmek iyi olabilir.</p>
<p><span id="more-304"></span></p>
<p>[Birinci parantez:] Greenpeace tüm dünyada örgütlenmeye uğraşan, her ülke ve bölgedeki yerel örgütleri, birbirinin paraleli şeklinde çalışan ve tek bir mesaj ve hedef çevresinde örgütlenen bir yapıya sahip. Dünya çapında yürüyen kampanyalar, her ülkede, o coğrafyanın diliyle, algısıyla yeniden üretilerek yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Böylece becerilebildiği ölçüde tüm dünyadan tek ses halinde yükselen bir kamuoyu baskısı yaratılarak sonuç alınmaya çalışılıyor. Yani örgütlü oldukları ülkelerden hangisindeki ofise uğrasanız, uluslararası web sitelerinde gördüğünüz kampanyalardan sorumlu olarak çalışan bir avuç insanla karşılaşırsınız. Seksenli yıllarda Fransa hükümeti geliştirmekte olduğu nükleer silahların etkilerini okyanusta yaptığı denemelerle gözlemeye çalışıyordu. Tüm örgütün çıkış noktası A.B.D.&#8217;nin aynı biçimde Alaska civarlarında yapılan nükleer denemeleri engellemek olduğu için bu konuda hassas eylemcilerden oluşuyordu zaten. Örgütü dünyaya tanıtan fok ve balina kampanyalarının yanında nükleer silahlara ve santrallere karşı koydukları tavır demek yanlış olmayacaktır. [Kapat çok gereksiz birinci parantezi.]</p>
<p>On yıldan biraz uzun bir süredir tabanı genişleyen Greenpeace, 1985 yılında sancak gemisi olarak İngiltere Tarım, Balıkçılık ve Gıda Bakanlığı tarafından troll teknesi olarak kullanılan Sir William Hardy isimli gemiyi almıştı. Gökkuşağı Savaşçısı konulan ismiyle gemi, Amerikalıların yaptığı nükleer denemeler nedeniyle radyoaktif kirliliğe maruz kalan 300 yerliyi Rongelap Mercanlarından tahliye ederek eylem hayatına başlamış, bir süredir Fransızların yaptığı denemeleri engellemek için Mururoa Mercanlarında eylem yapıyordu.</p>
<p>[İkinci parantez: Burada biraz da eylem modellerinden bahsetmek gerekir herhalde... Greenpeace eylemcileri 1971'de Alaska civarındaki nükleer silah denemelerini engelleyebilmek için yola çıkarken doğrudan eylem modelini benimsemiş oldular. Model de basitçe şu: "hep birlikte nükleer bombanın atılacağı yere elimizde fotoğraf makinalarımız, kameralarımızla gidip, orada olduğumuzu dünyaya duyuralım, sıkıyorsa tepemize atsınlar bakalım!". Aslında ilham kaynakları sanırım Mormonların şiddetten arınmış dünyalarını kurmak için geliştirdiği "tanık olarak suç engelleme" fikrine dayalı... O fikri pek tanımıyorum, fakat Greenpeace'in fikri evrilttiği şey, ortada yeterince tanık varken suç işlenemeyeceği iyi niyeti. [kapat çok gereksiz ikinci parantezi]</p>
<p>Michael Brown ve John May&#8217;in kitaplarına dönecek olursak, Yeni Zelanda&#8217;da nükleer denemelere karşı kampanyanın liderliğini üstlenmiş eylemci günler boyunca Gökkuşağı Savaşçısı gelişiyle hareketlenmiş olan şehirdeki gazetecilerle konuşuyor, insanlara bilgi veriyor olmanın yorgunluğuyla 10 Temmuz gününü tamamlayıp yatıyor. Saat sabahın 3&#8242;ünü gösterirken telefon çalıyor ve hafif sinirli ve gergin bir ses &#8220;Üzgünüm, Gökkuşağı Savaşçısı için aradım, neler düşündüğünüzü aktarmak isterim.&#8221; tadında bir şeyler diyor. Eh tabii çoook resmi bir İngilizce kullanıp da &#8220;lütfen taziyelerimi kabul edin&#8221; diye ayrıca belirtmezseniz bir baş sağlığı dileği, geçmiş olsun falan Türkçe kadar renkli olamıyor, kısaca &#8220;sori&#8221; rutinine dahil kabul ediliyor. Eh gecenin üçü olunca kampanyacı bunun üzgün olunabilecek, özür dilenebilecek bir durum yarattığını sanarak, yine de kibarlığını bozmamayı deneyerek (bir mesajı kamuoyu oluşturmak için yaymaya çalışmanın böyle kötü yanları var işte&#8230; Sendika mı örgütlüyorsunuz, nükleer deneme mi durduruyorsunuz, bir işgal kuvvetine karşı hukuk zaferi peşinde misiniz, herkese güleryüz göstermelisiniz, yoksa niyetinizi unutur, üslubunuza takarlar, kaybedersiniz) &#8220;biraz tuhaf bir saat değil mi?&#8221; diyor. Böylece arayan gazeteci, Greenpeace&#8217;in kampanya sorumlusuna geminin battığını haber veren kişi olmak zorunda kalıyor.</p>
<div class="wp-caption alignleft" style="width: 150px"><img src="http://www.greenpeace.org/raw/image_little_teaser/international/photosvideos/photos/prieur.jpg" alt="'Sophie Turenge' kod adlı Fransız Ajanı Dominique Prieur" width="140" height="209" /><p class="wp-caption-text">&#39;Sophie Turenge&#39; kod adlı Fransız Ajanı Dominique Prieur</p></div>
<p>Aslında devletlerin, çıkarları söz konusu olduğunda nasıl işler çevirdiğine ufak tefek bir ek bu hikaye. İlginç olan ayrıntılardan bir kısmı gönüllü mahalle bekçiliği gibi bir kuruma sahip Yeni Zelanda emniyetinin, gemiyi batıranları bu sayede yakalamayı başarması. Olaya uzaktan yakından tanık olan herkes bir olup iki dalgıcı yakalıyor. İlerleyen günlerde İsviçre pasaportlarına kanmayan polisin yaptığı araştırma sonucu kendilerinin Fransız gizli servisi (DGSE) ajanları olduğu ortaya çıkıyor. Şeytani Operasyon kod adıyla, <a href="http://www.timesonline.co.uk/tol/news/world/article542620.ece" target="_blank">bizzat Mitterand tarafından onaylanan</a> bir resmi operasyon kapsamında geminin motorunun bulunduğu bölüme ufak bir bomba, güverteye hatrı sayılır bir delik açacak ikincisinden önce patlayacak biçimde yerleştiriliyor. Gerçekten de şeytani bir plan bu. Önce küçük bomba patlayarak makina dairesine zarar verecek, böylece geminin gövdesinde açılacak delik tamir edildiğinde motorlar da paramparça olsun, yenisini almak, bunu yaptırmaktan ucuza gelsin, gemisiz kalacak çevreciler&#8230;</p>
<p>Gece yarısına on dakika kala, kıç tarafındaki patlama gemiyi sarstığında mürettebat hızlıca gemiyi terk edebiliyor. Fakat patlamaya rağmen geminin kıç tarafından çok hafif su aldığını fark eden fotoğrafçı son anda iskeleye atlamaktan vazgeçip &#8220;bir kaç dakikam daha var, fotoğraflarımı da alabilirim, almalıyım&#8221; diyor&#8230; İki çocuk babası ve Cahit Sıtkı&#8217;ya göre yolu henüz yarılamış olan, 35 yaşındaki <a href="http://www.greenpeace.org/international/rainbow-warrior-bombing/greenpeace-then-and-now" target="_blank">Fernando Pereira</a>&#8216;nın böyle düşünmesi tahminen fotoğrafçı/eylemcilik refleksi&#8230; O an hayatı ve çocuklar değil gözünün önünden geçenler. Günlerdir insanların nükleer denemeler sonucu nasıl yaşamlarının değiştiğine tanıklık etmiş onlarca fotoğraf karesi, tüm dünya kamuoyuna Fransız nükleer politikalarının ne kadar korkunç olduğunu gösterecek biricik deliller&#8230; Zaten gemi de o kadar hızlı batmıyor ya&#8230; Tekrar kamarasına doğru koşuyor Pereira ve o sırada patlıyor ikinci büyük bomba. Gemi korkunç bir hızla su alırken de, geri dönemeyerek boğuluyor.</p>
<div class="wp-caption alignright" style="width: 190px"><img title="Fernando Pereira" src="http://www.greenpeace.org/raw/image_big_teaser/international/photosvideos/photos/fernando.jpg" alt="" width="180" height="141" /><p class="wp-caption-text">Fernando Pereira</p></div>
<p>Devamında Greenpeace tüm dünyada &#8220;Bir gökkuşağını asla batıramazsınız&#8221; diye kampanya başlatıyor. Korkunç bir ilgi görüyor örgüt. Fernando&#8217;nun ölümü, geminin dramatik batışı ve nükleer denemelerin vahşeti gündeme oturuyor. Fransa rezil oluyor, bir bakan istifa ederek hükümetin kalanı kurtarılıyor. Yeni bir gemi alınabilecek para takdim ediliyor Lö Hazine de la Versay tarafından Greenpeace&#8217;e&#8230; Mücadele devam ediyor.</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde, selefinin yerini alan ve resmi anlamda Rainbow Warrior II de olsa, bir gökkuşağının asla batmadığının ispatı olarak sadece Rainbow Warrior ismi ve yelkenleriyle süzülen gemi Türkiye&#8217;ye de uğramıştı. Gemideki arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla son yolculuğu olmuş. Limana çekilerek müze görevi görmeye başlayacakmış. Bu sırada tarihinde ilk kez otuz yaşında bir gemiyi yenilemek yerine sıfır bir gemi yaptırabilen Greenpeace, Rainbow Warrior III&#8217;ü 2011&#8242;de suya indiriyormuş&#8230;</p>
<p>Bir başka gereksiz parantezle -fiilen parantez değil çünkü konuya ara vermiyoruz bu kez ama- takıntıyla kullanılan ismi de anmamış olmasak bari&#8230; Gökkuşağı Savaşçısı ismi kuzey amerika yerlilerinin mitolojisinde yer alan bir hikayeden geliyor. Dünyanın kaynakları sona erdiğinde, gezegeni kurtarmak için gökkuşağındaki tüm renkler gibi, tüm uluslardan ve renklerden insanlar bir araya gelerek doğayı kurtarmak için savaşacaklar. Dünya onları gökkuşağı savaşçıları olarak hatırlayacak&#8230;</p>
<p>Buna benzer söylentiler içeren cinsten bir tarihi 2001 yılında Focus dergisi yapmış, bir forumda denk geldim, örgütün tarihçesini merak edenler Metis&#8217;teki kitap ilgilerini çeker mi diye <a href="http://www.baktabulum.com/cevre-bilimleri/173913-gokkusagi-savascilari-greenpeace-yesil-bariscilarin-oykusu.html" target="_blank">bakabilir</a>, ek olarak Facebook&#8217;ta Greenpeace Akdeniz tarafından paylaşılan <a href="http://www.facebook.com/album.php?aid=250225&amp;id=48281319516" target="_blank">albümü</a> görebilir, FB üzerinden etkinlik takip edebilirler falan&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2010/07/yolun-yarisina-yeni-varmis-bir-insani-oldurebilirsiniz-ama-bir-gokkusagini-batiramazsiniz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnternet çağında gönüllülük hâllerine dair deneme: Doğa İçin Çal vaka incelemesi</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2010/05/internet-caginda-gonulluluk-hallerine-dair-deneme-doga-icin-cal-vaka-incelemesi/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2010/05/internet-caginda-gonulluluk-hallerine-dair-deneme-doga-icin-cal-vaka-incelemesi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 24 May 2010 12:58:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[ağaçlar.net]]></category>
		<category><![CDATA[DİÇ]]></category>
		<category><![CDATA[doğa için çal]]></category>
		<category><![CDATA[gönüllülük]]></category>
		<category><![CDATA[PFC]]></category>
		<category><![CDATA[playing for change]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal sorumluluk]]></category>
		<category><![CDATA[vikipedi]]></category>
		<category><![CDATA[wikipedia]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=253</guid>
		<description><![CDATA[Sosyal medya iyi güzel, ama bir anlamda söz uçar, yazı kalır ikilemini yaşatıyor sanki&#8230; Sanki akmak üzerine kurulmuş, kayıp giden o içerik mantığı sözün karşılığı ve zaman içinde kaybolup gidiyor gibi&#8230; Blog da ne kadar yazmak olur tartışılır, ama daha oturmuş bir yapısı olduğu için dinlendirilmiş, derlenip toplanmış fikirleri kaydetmek adına blog yazısına çevirmek anlamlı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.dogaicincal.com/"><img class="alignright size-full wp-image-256" title="dic-banner-5" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2010/05/dic-banner-5.gif" alt="Doğa İçin Çal logosu" width="200" height="197" /></a>Sosyal medya iyi güzel, ama bir anlamda söz uçar, yazı kalır ikilemini yaşatıyor sanki&#8230; Sanki akmak üzerine kurulmuş, kayıp giden o içerik mantığı sözün karşılığı ve zaman içinde kaybolup gidiyor gibi&#8230; Blog da ne kadar yazmak olur tartışılır, ama daha oturmuş bir yapısı olduğu için dinlendirilmiş, derlenip toplanmış fikirleri kaydetmek adına blog yazısına çevirmek anlamlı görünüyor. Bu yazıyı da kategorize ettiğim defterden taşınanlar, kimi zaman yanımda gezdirdiğim bir deftere aldığım notları dijital olarak saklamama, kimi zaman başka bir dijital mecrada olup bitenin özetle saklanmasına yarayabiliyor böylece&#8230;</p>
<p>İki hafta olmuştur, <a title="friendfeed" href="http://friendfeed.com" target="_blank">Düygü&#8217;nün friendfeed</a>&#8216;de <a title="doğa için çal" href="http://friendfeed.com/biyolokum/68656ab6/offf-yine-damardan-girmisler-doga-icin-mi" target="_blank">paylaştığı</a> bir video sayesinde <a title="doğa için çal" href="http://www.dogaicincal.com/" target="_blank">Doğa İçin Çal</a> projesi ve <a title="ağaçlar.net" href="http://www.agaclar.net/" target="_blank">Ağaçlar.net</a>&#8216;le tanışmış oldum. Sıcağı sıcağına yazdıklarımdan bir alıntıyla gireyim konuya:</p>
<p><span id="more-253"></span></p>
<blockquote><p> &#8230;çiçek gibi çekimler, kayıtlar&#8230; besbelli gayet becerikli bir ekibin işi&#8230; Madem doğa için farkındalık yaratacaksın, ağaçlar.net diye bir olayın var, internet meme olmaya oynamak işi yazık etme hali&#8230; 10 tane solist olsun, döne döne kurgula (ilham aldığın amcaların reçetesi gibi) o kişiler azıcık aklımızda kalsınlar, zaten enstürman çalan bir sürü şeker insan bulmuşsun, onlar arada küçük tuşelerde görünseler yeterler, ince ince örersin hikayeyi&#8230; Resmen elinin ayarı kaçmış ve boku çıkmış bir iş yahu. Kim ne çalıyor, ne yapıyor anlamadım. Ne çalana, ne mesaja hayrı var bunun. Ağaçlar, doğa falan video ile ilgili değil zaten, başındaki logoyu at, &#8220;adamın teki, kız arkadaşına doğum günü hediyesi olarak yapmış&#8221; diye sal youtube&#8217;a&#8230; mis gibi tutar&#8230; proje mroje diye aklın çıkmadan önce, azıcık da medya nasıl işler, mesaj nasıl verilir bakılacak demek ki&#8230;</p></blockquote>
<p>Hissiyatımın en özeti bu aslında. Gerçekten de, iki ayrı şarkı ile elden ele dolaşacak, herkesin birbirine bahsetmesi sağlanacak bir iş hedeflenmiş fakat (tekrarları saymazsak) 150 civarında müzisyen ile çalışılarak, en hafif tabirle suyu çıkarılmış bir proje var elimizde.</p>
<h3>Bu kadar kalabalık bir kadro, iki şarkıda harcanır mı?</h3>
<p>Projenin ilham kaynağı <a title="playing for change" href="http://www.playingforchange.com/" target="_blank">Playing For Change</a> ekibinin yaptığı işlere bakınca bu abartının nasıl ters teptiği görülebilir diye düşünüyorum. PFC ekibi, dünya barışına katkıda bulunmak, kültürler arası iletişim kurmak gibi naif fikirler etrafında dünyanın dört bir yanından müzisyenlerin aynı şarkıyı seslendirdikleri projeler üreterek başlamışlar. Bunun ne kadar güçlü bir dil olduğunu fark ettiklerinde de kurdukları bir vakıf ile ticari dönüşü paylaşmaya çalışmışlar. Arada müzik okulu inşa etme deneyimleri, çeşitli konserler falan da var. Sonuçta temelde yer alan şey müzik ve müzisyenlerin bir aradalığı. Oradan bir video ile DİÇ&#8217;ten bir video yanyana konduğunda ben Türkiye&#8217;li müzisyenlerin neredeyse geçiştirildiğini hissettim. Bu kadar kalabalık bir kitle ile iş yapılabildiğinde daha çok üretim, belki bir albüm amacın kendisine hizmet açısından da daha doğru bir hedef olabilirdi diye düşündüm.</p>
<p>Projenin dil açısından sorun yaratan bir başka ayrıntısı müzisyenlerin &#8220;memleket&#8221; bilgilerine yer verilişi&#8230; Bu, ilham alınan PFC videolarında da rast gelinen bir bilgi, fakat orada müzisyenin yaşadığı coğrafyaya gidilerek kayıt yapılıyor. O şekliyle, yaratılan kolektiflik iyice büyüleyici hale geliyor. DİÇ videolarında Tokat, Trabzon, Antep, İzmir diye giden bir listenin aslında müzisyenlerin babalarının doğum yeri bilgisi olduğu, kayıtların önemli bir kısmının (belki de tamamının) İstanbul&#8217;da yapıldığı ortaya çıktığında bu ayrıntının anlamı karışıyor. Hatrı sayılır kısmı 80-85 sonrası doğmuş  müzisyenler İstanbul doğumlu olsalar ne değişirmiş belli değil. Hiç bir yerellik katılamamış. O şehir isimleri boş birer kafa kağıdı bilgisi olarak kalmışlar.</p>
<h3>Videoları, şarkıları beğendik, hani yok olan doğa?</h3>
<p>Projenin dilinde, kendine içkin olanı tartışmanın sınırı burada bitiyor herhalde. Zira sanatçı tercihlerini tartışırken, iş &#8220;ben olsam şöyle yapardım&#8230;&#8221; demeye varınca eleştirinin anlamı yok oluyor. Fakat dilin,  amaçladığı mesajla ilişkisinde başka sorunlar da var. Bu tür işlerde mesaj net olmaz, izleyici/dinleyici bir mecraya ya da bir slogana yönlenmezse işin kendisi, taşıdığı mesajın önüne geçiyor ve artık sadece kendi var oluşuyla ilgili hale geliyor. Yani doğa ile ilgili bir projenin parçası olarak değil, müzik parçası olarak konuşmak gereken bir hale dönüşüyor. Belki kalabalıktan şikayet ederek başlamamın bir nedeni de bu&#8230;</p>
<p>Doğanın yok oluşuna dikkat çekmek için hazırlanan bir videoda, bu motivasyonu görmek işe yarayabilirdi. Videonun başındaki logo görünmediğinde -ki İnternet kullanımında arka planda o video yüklenip, müzik başladığında görülebilir hale kolaylıkla gelir- huzur içinde İstanbul&#8217;un dört bir yanında şarkı söyleyen, enstürman çalan insanlar mesaj vermiyor.</p>
<p>Mesajdaki bu silikliğin nedenini çözmenin yolunun Ağaçlar.net projesini anlamaktan geçtiğine inanarak biraz da orayı kurcaladım.</p>
<p><a href="http://www.agaclar.net"><img class="alignright size-full wp-image-258" title="logo" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2010/05/logo.gif" alt="ağaçlar.net" width="200" height="156" /></a>Ağaçlar.net projesi, doğanın yok oluşu karşısında endişe duyan, sorumluluk hisseden bir grubun projesi. Genel anlamda çevre duyarlılığını, çok daha özel bir alana odaklanarak projelendirmişler. Ağaçlar konusundaki cehaletimiz. Gerçekten de, memlekette ziraat, botanik gibi konularda ancak sayılı devlet üniversitesinde araştırma yapılabildiği, bunların da ne kadar kısıtlı kaynaklarla yürütülebildiği göz önüne alınınca sadece cahil değil, ilgisiz olduğumuz ortaya çıkıyor.</p>
<h3>Kıymetli emekler, yanlış tercihlerle harcanıyor</h3>
<p>Sitede gönüllü katkılarla büyüyen bir veritabanı var. Resimlerle, bilimsel bilgilerle desteklenerek bir fauna dizini yaratılmış. <a title="ağaçlar.net amaçlarımız" href="http://www.agaclar.net/?id=amaclarimiz" target="_blank">Amaçlar</a> bölümünde, projeyi duyan insanların katkılarının çoğaltılması ve bu veritabanının önemli bir referans niteliği taşımaya uygun hale getirilmesi beklentisi açıkça görülüyor. Ne yazık ki, -bu konudaki eksikliklerini ana sayfadaki ilanlarından anlamak mümkün olsa da- veritabanı kavramının, dijital dünyada sahip olduğu olanaklar handiyse tamamen ıskalanmış.</p>
<p>Web2.0 devriminin milyar dolarlık cirolar yaratan sonuçları, bunları ortaya çıkartan teknolojiler göz önünde dururken; harika bir fikrin peşinden harcanmış, fakat neredeyse boşa harcanmış bir emeği görüp üzülmemek elde değil. İnternet üzerinde erişime açık, harika kaynaklar ayrılan veritabanı uygulamaları var. Wikipedia gibi kolektif birikim denemeleri ve bunları mümkün kılan özgür yazılımlar var. Neden, -muhtemelen- bir sponsorun iyiniyetten başka hiç bir şey verememiş olduğu çözümü ile böyle bir veritabanı yaratılmış anlamak zor.</p>
<p>Bu sitenin gönüllüleri, ürettikleri içeriği pekâlâ Wikipedia benzeri bir siteye yükleyip, oradaki linkleri derleyerek de Türkiye Bitki Haritası çıkartabilirlerdi&#8230; Böylece yaratılan bilgi birikiminden daha çok insan faydalanır, daha da önemlisi katkıda bulunmak daha kolay olurdu. Mevcut haliyle, katkı çağrısı her fırsatta tekrarlansa da, ortada bir yöntem yok.</p>
<p>İnternet alışkanlıklarının evrildiği noktada, gönüllü katkı beklenilen projelerin &#8220;bize katkıda bulunun, işte e-posta adresimiz&#8221; demeleri pratikte iki iş çıkartmak anlamına geliyor. Gönüllülerin, herhangi bir projeye doğrudan katkıda bulunmasını sağlayacak arayüzler mevcutken, önce &#8220;nasıl katkıda bulunabilirim?&#8221; diye e-posta atarak zaman kaybetmesini önermek verimsiz bir yöntem. Bu belki katkıda bulunabilecek insanların üşenmesine neden oluyor. Zira aynı gönüllü, başka bir şey yapmadan, o e-postayı attığı süre içinde Wikipedia&#8217;da bir madde yazıp, bitirdiği anda yayınlandığını görebiliyor. Böylece gönüllülük motivasyonunun karşılığı olan &#8220;faydalı olma&#8221; amacını anında yaşıyor.</p>
<p>Daha önce değişik sivil toplum kuruluşlarında çalışırken gördüğüm beklentiler, tavırlar üzerinden giderek anlamaya çalıştım bu projeleri. İşin kendine ait piyasasının kurallarını göz önünde bulundurmaya çalıştım. Eleştirilerim her ne kadar kendine özgü sorunlara olsa da, aslında memleket sathında var olan nice proje için de geçerli. Böyle eksikler konusunda birbirini bilgilendiren insanlar olmayı öğrenmek hepimizin işine yarar diye düşünüyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2010/05/internet-caginda-gonulluluk-hallerine-dair-deneme-doga-icin-cal-vaka-incelemesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Özür dilerim Andy, ama bahsettiğin şey bir kâbusmuş!</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2010/04/ozur-dilerim-andy-ama-bahsettigin-sey-bir-kabusmus/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2010/04/ozur-dilerim-andy-ama-bahsettigin-sey-bir-kabusmus/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Apr 2010 10:10:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[15 dakika]]></category>
		<category><![CDATA[andy warhol]]></category>
		<category><![CDATA[önce radyo vardı]]></category>
		<category><![CDATA[radyo]]></category>
		<category><![CDATA[teoman yazgan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=227</guid>
		<description><![CDATA[Bu akşam posta kutusu yayınınızı dinledim. bu neşriyatınız beni çok ilgilendirdi. Aslında kısa dalga istasyonlarının daimi bir dinleyicisi değilim. Güzel bir müzik ararken, tesadüfen yayınınızla karşılaştım. Yayın kalitesinin olağanüstü olduğunu öğrenmek, eminim sizi çok ilgilendirecektir. Bu derece iyi bir dinleme için, radyo eksperlerinin &#8220;RIO&#8221; tabir ettiklerini zannediyorum. Uzak memleketlerdeki kimselerin İngilizce diliyle yayın yapmaları, İngiltere&#8217;de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_226" class="wp-caption alignright" style="width: 250px"><a href="http://www.flickr.com/photos/ylvas/327409128/"><img class="size-full wp-image-226  " style="border: 1px solid black; margin: 2px;" title="Linus Andersson'un el yapımı radyosunu dinleyen torunları" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2010/04/327409128_8eb6dd90ed_m.jpg" alt="Linus Andersson'un el yapımı radyosunu dinleyen torunları" width="240" height="184" /></a><p class="wp-caption-text">Linus Andersson&#39;un el yapımı radyosunu dinleyen kızı ve onun kuzenleri (CC)</p></div>
<p><em>Bu akşam posta kutusu yayınınızı dinledim. bu neşriyatınız beni çok ilgilendirdi. Aslında kısa dalga istasyonlarının daimi bir dinleyicisi değilim. Güzel bir müzik ararken, tesadüfen yayınınızla karşılaştım. Yayın kalitesinin olağanüstü olduğunu öğrenmek, eminim sizi çok ilgilendirecektir. Bu derece iyi bir dinleme için, radyo eksperlerinin &#8220;RIO&#8221; tabir ettiklerini zannediyorum. Uzak memleketlerdeki kimselerin İngilizce diliyle yayın yapmaları, İngiltere&#8217;de bizler için gayet hoş bir değişiklik olmaktadır ve eminim ki, bu yayın müstakbel dünya sulhunun temellerini atmak bakımından kıymetli bir vasıtadır.</em></p>
<p><em>Verifikasyon kartlarınızdan bahsediyorsunuz. hatıra olarak bunlardan bir tane göndermenizi rica eder, istasyonunuzu dinlerken, büyük bir zevkle geçirdiğim çeyrek saat için teşekkürlerimi sunarım.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>R. Hart</em></p>
<p style="text-align: left;"><em>Not: Alıcımın gösterdiğine nazaran, istasyonunuzu yaklaşık 31,9 üzerinden dinledim. Ancak doğruluğundan emin değilim.</em></p>
<p style="text-align: left;"><span id="more-227"></span>Bu mektup, 1945 yılında Ankara Radyosu&#8217;na gönderilmiş. <a title="Teoman Yazgan" href="http://www.netkitap.com/yazar_sayfa.asp?kisiID=8567" target="_blank">Teoman Yazgan</a>&#8216;ın <a title="Önce Radyo Vardı" href="http://www.netkitap.com/kitap-once-radyo-vardi-teoman-yazgan-tekin-yayinevi.htm" target="_blank">Önce Radyo Vardı </a>adlı kitabından&#8230;</p>
<p style="text-align: left;">Bazen okurken takılıyorum böyle. Bir sayfa, bir ifade, bir cümle pause tuşuna basıyor aklımda. 1945 yılında 15 dakika ne kadar değerliymiş ki, adam o 15 dakika için başka bir ülkeye mektup yazmaya üşenmemiş diye kaldım bu kez. 1968 yılında 15 dakika, Andy Warhol&#8217;un efsanevi aforizmasıyla bir kere daha zaman dilimi olarak imlenmişti; herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktı. Oluyor da gerçekten. Benim bu anlayışın sağlaması olarak tarihe geçenler arasında favorim <a title="Sosyal hizmetler uzmanı Şerif Issı" href="http://www.dailymotion.com/video/x8cypo_erif-iss_fun" target="_blank">Şerif Issı</a>&#8216;dır örneğin.</p>
<p style="text-align: left;">Bugün 15 dakika üzerine ne söyleyebiliriz? Yayınlanan yüzlerce, binlerce kitap, makale ve blog yazısı, fotoğraflar, videolar&#8230; Geçtim ona harcadığımız 15 dakikaya bu kadar kıymet verebildiğimiz bir eserle, yayınla karşılaşmayı falan&#8230; Hangisine kesintisiz, lineer 15 dakika veriyoruz artık? Arkada başka videoyu yüklerken, bir taraftan başka bir şey yaparken değil, dirseklerimizi masaya dayayıp, kafamızı avuçlarımızın içine koyup 15 dakika boyunca dikkatlice kendimizi bıraktığımız eserler var olabiliyorlar mı hala?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2010/04/ozur-dilerim-andy-ama-bahsettigin-sey-bir-kabusmus/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İyi ki doğdun Andersen derken&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2010/04/iyi-ki-dogdun-andersen-derken/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2010/04/iyi-ki-dogdun-andersen-derken/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2010 14:44:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[andersen]]></category>
		<category><![CDATA[blog]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[kamusal bilgi alanı]]></category>
		<category><![CDATA[klasikler]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=196</guid>
		<description><![CDATA[Bugün arama motoru olarak Google&#8217;ı tercih edenler logonun yerini sevimli resimlerin aldığını görebilirler. Doodle adı verilen bu logo ile kutlama kültürü Google&#8217;da eskiden beri var. Bu doodle&#8217;ın esbab-ı mucizesi Andersen&#8216;in 205. yaş günü kutlaması. Kibritçi Kız, Prenses ve Bezelye gibi bir çok masalın yazarı olarak çocuk edebiyatı konusunda ilk akla gelen isimlerden Andersen&#8217;i okumak, hatırlamak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-caption alignright" style="width: 231px"><img class="   " style="margin-top: 2px; margin-bottom: 2px; margin-left: 3px; margin-right: 3px; border: 1px solid black;" title="Andersen'in Kağıttan kesilmiş Baca'sı" src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/en/a/a0/Sweep_01.jpg" alt="Andersen'in Kağıttan kesilmiş Baca'sı" width="221" height="381" /><p class="wp-caption-text">Andersen&#39;in Kağıttan kesilmiş Baca&#39;sı</p></div>
<p>Bugün arama motoru olarak Google&#8217;ı tercih edenler logonun yerini sevimli resimlerin aldığını görebilirler. <a title="Doodle galerisi" href="http://www.google.com.tr/logos/" target="_blank">Doodle</a> adı verilen bu logo ile kutlama kültürü Google&#8217;da eskiden beri var. Bu doodle&#8217;ın esbab-ı mucizesi <a title="Andersen hakkında vikipedi maddesi" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Hans_Christian_Andersen" target="_blank">Andersen</a>&#8216;in 205. yaş günü kutlaması. Kibritçi Kız, Prenses ve Bezelye gibi bir çok masalın yazarı olarak çocuk edebiyatı konusunda ilk akla gelen isimlerden Andersen&#8217;i okumak, hatırlamak için güzel bir neden. Kaldı ki, iki asır önce doğmuş bir yazarın eserleri artık kamusal bilgi alanının (public domain) bir parçası oldukları için bir çok dilde metinlere elektronik ve ücretsiz olarak erişmek mümkün. Bu diller arasında görebildiğim kadarıyla Türkçe de var, ancak ufak tefek sorunlarla.</p>
<p><span id="more-196"></span></p>
<p>Klasiklerin çevirileri yayıncılık için biraz sorunlu bir alan. Her şeyden önce, herkes klasikleri yayınlama hakkına sahip, ancak kamusal bilgi alanı, sözgelimi Creative Commons gibi alternatiflere kıyasla çok daha kuralsız bir alan olduğu için denetimsizliğin getirdiği sorunlar da oluyor.</p>
<p>Bugün, telif hakları korunan bir eserin çevirisi söz konusu olduğu zaman sadece ticari hakların devrinden bahsetmiyoruz. Sözgelimi Danimarka&#8217;da on sene önce yayınlanmış bir masal kitabının Türkçe çevirisi için, yayıncısı/yazarı/ajansı birilerinden izin almak zorundayız. Verilen izin, sadece o eserin çevirisini basma hakkını değil, doğru düzgün basma zorunluluğunu da kapsıyor. Eser bütünlüğü korunarak, titiz bir editoryal çalışma doğrultusunda yayına hazırlanıyor. Zaten örneğin kitapların pahalı olmasını (neye göre pahalı da önemli bir soru ama&#8230;) gerektiren şey sadece matbaa ve kağıt masrafları değil, bu süreçlerde görev alacak insanların emeklerinin karşılıklarını almaları. Bu nedenle dijital kitaplar hala pahalı olabilir, çünkü onların yayına hazırlanmasında devreden çıkartılan tek şey kağıt masrafı olacaktır.</p>
<p>Basılacak eser bir klasik olduğunda -bu çoğunlukla telif süresi dolmuş anlamına da gelir diye genelleyebiliriz, 70-80 yaşından önce klasikler arasında kabul gören eser sayısı çok değil- durum biraz değişiyor. Örneğin Andersen masallarının yasal hakları kamuya ait olduğu zaman, kamu adına o hakları koruyan bir mekanizma yok. Dolayısıyla Andersen basmak istediğinizde Kibritçi Kız masalının özgün metninden, o metne ne kadar sadık bir çeviri yayınlayacağınız tamamen sizin yayıncılık ahlakınıza kalıyor. O masalı temel alarak özgün ve yeni bir eser ortaya çıkarıp &#8220;Andersen&#8217;den yola çıktım..&#8221; demekte özgür olmak harika, ama bizatihi Andersen okunduğunu iddia ederken, ona ait olmayan cümlelerle dolu, ona ait olan cümlelerin epeyce eksik olduğu metinler de ortaya çıkıyor elbette.</p>
<p>Bu durumdan sakınmak için güvenilebilecek mekanizmalardan biri yayınevi seçimi. Türkiye&#8217;de uzmanlaşmış çocuk edebiyatı yayınevlerinin sayısının artması (Tudem, Günışığı, Can Çocuk, Mavi Bulut, Uçan Balık, Marsık gibi) bu açıdan harika. Hem yeni ve güncel eserleri hem de klasikleri özenle yayınlıyorlar.</p>
<p>Bunun yanında, sadece çocuk edebiyatı değil, tüm klasikler açısından <a title="İş Kültür Yayınları" href="http://www.iskulturyayinlari.com.tr/" target="_blank">İş Kültür Yayınları</a> ve <a title="Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık" href="http://www.ykykultur.com.tr/" target="_blank">Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık</a> gibi yayınevleri de işin maddi yönünü dikkate almadan, kültür hizmeti olarak bunu sürdüren kurumlar arasında&#8230; (Sadece dünya klasikleri açısından değil, bugün epi topu 300-500 satabilecek Türkçe klasikler için de aynısı yapılıyor.)</p>
<p>Hal böyle ama, mesleki birikimlerin, uzmanlıkların bir anda değersizleşebildiği popüler kültür algısı, maddi sorunlara paralel olarak klasikleri nasıl anlayabileceğimizi etkileyen unsurlar arasına katılıyor. Blogcu Anne adlı blogda Andersen masallarının İş Kültür Yayınlarından çıkan bir çevirisi karşısında &#8220;dehşete kapılan&#8221; bir anne ve yorumlarda ona eklenen bir hınç (resentiment) dolu ebeveyn oratoryosunu <a title="blogcu anne ve andersen" href="http://blogcuanne.com/2010/03/30/andersenin-neyi-var-allasen/" target="_blank">izleyebilirsiniz</a>. Tabii bunun için sinirlerinizin sağlam olması gerektiği konusunda şimdiden uyarayım.</p>
<p>Blog yazısında bir Muzaffer İzgü hikayesinin sonunu değiştirmek zorunda kaldıkları bir anektodu anlattıktan sonra şu cümlelerle bitiriyor yazısını anne hanım:</p>
<blockquote><p>Yine de, “kendinden geçmişçesine çırpınmak”, “parmaklarından kan fışkırmak”… Bence biraz arabeske kaçan anlatımlar bunlar. Çocuklara haber seyrettirmiyoruz derken Andersen Masalları’nda karşımıza çıkıyor böyle kalıplar. Çevirilerde mi bir eksiklik var acaba? Yoksa yanlış hiçbir şey yok, (daha büyük) çocukların hayatın gerçekleriyle yüzleşmesi lazım, ve benim de her masalın <em>“Onlar ermiş muradına”</em>şeklinde bitmeyeceğini -tıpkı gerçek hayat gibi- kabullenmem mi gerekli?</p></blockquote>
<p>Yorumlardaki o linç kalabalığından ürktüğüm için, olayı kendi blogumda tartışarak, bir nevi arkalarından konuşuyorum -gerçi trackback diye bir şey var, link verdim diye gelip görecekler ama- bunun yerine tanısam, konuşsak şöyle derdim herhalde: &#8220;Evet, kabullenin&#8230; Masallar pek de şirinlik olsun diye yazılmış şeyler değil&#8230; Tabii ki tercihiniz masal okumamak da olabilir, ama sırf siz öyle hatırlamıyorsunuz diye dünya klasiklerine yanlış gözüyle bakmayın.&#8221;</p>
<p>Aslında yazı çok güzel, iyi örnekler verilmiş, anlamlı kaygılarla hareket eden biriyle dertleşiyorsunuz neticede, fakat yorumlarda iş gerçekten çığrından çıkıyor. &#8220;Çocuk benim değil mi, Andersen daha mı iyi bilecek?&#8221; diye bir tavır var. E kardeşim, okuma o zaman, kendi masalını kendin yaz, mecbur değilsin ki? Ama ne hakkın var beğenmediğin yerleri okumamayı bir ebeveynlik sorumluluğu diye topluma saçmaya? Neyse, başına gelenlerden habersiz Andersen&#8217;in, bize sunduğu masalların başladığı günün üzerinden 205 yıl geçti, iyi ki doğdun Andersen!</p>
<p>hamiş: Çocuk edebiyatı konusunda meraklı olanlara <a href="http://www.birdolapkitap.com/">http://www.birdolapkitap.com/</a> adresini hatırlatmadan geçemeyeceğim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2010/04/iyi-ki-dogdun-andersen-derken/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>11</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Cohen geçti ki İstanbul&#8217;dan&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/bir-cohen-gecti-ki-istanbuldan/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/bir-cohen-gecti-ki-istanbuldan/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 06 Aug 2009 11:50:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[express]]></category>
		<category><![CDATA[leonard cohen]]></category>
		<category><![CDATA[sigara yasağı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=124</guid>
		<description><![CDATA[Ne konserdi be! Son bir yıl içinde başka memleketlerden gelen yedi kişi/topluluk dinlemişim. Hepsi iyi konserlerdi. İkisi Rock&#8217;n Coke dahilinde olmasına ve öyle bir etkinlik için yaşlandığımı anlamama rağmen. New Model Army de yeni ve genç kadrosuyla karşıma çıkınca son üç konserde iyice Justin &#38; Friends tınılarına alışmış olarak epey dağılmıştım. Aslında galiba sükunet arıyormuşum [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ne konserdi be! Son bir yıl içinde başka memleketlerden gelen yedi kişi/topluluk dinlemişim. Hepsi iyi konserlerdi. İkisi Rock&#8217;n Coke dahilinde olmasına ve öyle bir etkinlik için yaşlandığımı anlamama rağmen. New Model Army de yeni ve genç kadrosuyla karşıma çıkınca son üç konserde iyice Justin &amp; Friends tınılarına alışmış olarak epey dağılmıştım. Aslında galiba sükunet arıyormuşum konserler boyunca (gerçi Ez3kiel de sükunetten uzaktı ama keman konçertosu dinler gibi huzurluydum bir yandan da) şimdi bakınca öyle göründü. Eh aranan şey sakinlik, sükunet, huzur, huşu falan olunca yahudi olmakla suçlanan bir zen rahibinin ayinine katılmak iyi bir fikirmiş.<br />
<span id="more-124"></span><br />
Yahudi olmakla suçlamak işin içindeki acaipliğe vurgu yapmak için çarpıtma elbet. Cohen daha çok siyonist olmakla, ya da siyonizme açık bir destek vermekle suçlanıyor. Eh o noktadaki politik tercihleri de eleştiri konusu olabilir elbette. Öte yandan, benim böylesi konularda iyiden iyiye sekterleşen damarım bundan beş yıl önce Rela Mazali ile tanışınca öylesine değişti ki, Cohen&#8217;in ya da sahnedeki diğer muhteşem müzisyenlerin kafalarında bu konuyla ilgili geçenleri eleştirmekle, İsrail&#8217;in topyekun bir tecrite maruz bırakılmasını savunmak arasında başka bir yer gördüm. Mazali, İsrail&#8217;de doğmuş bir savaş karşıtı eylemci. Jewish Peace News blogunda içinde bulunduğu grubun eylemleriyle ilgili haberleri görmek mümkün. Gazze kuşatma altındayken askeri üslere giden yolları işgal edip askerlerin cepheye gitmesini fiilen engelleyen, askere gitmeyi reddederek bu savaşı durdurmayı deneyen yüzlerce, binlerce İsrail&#8217;liden biriyle bir kaç saat geçirmek insanın kafasına epey yeni soru sokuyor. Ben bir kaç gün sonra Rela&#8217;nın da benim yaşadığım duyguları yaşayarak dünyaya, insanlığa ve mutlu olduğu her şeye yeniden ümitle bakabileceği bir kaç saat yaşamasını isterim. O anlamda, ekşisözlük&#8217;te işin içine ölmüş annemi karıştırarak bana gıyabımda hakaretler yağdıran arkadaşların Filistin konusunda pek doğru bir yol tutturmadıklarına inanıyorum. Cohen&#8217;in ilk yirmi dört saatte biletleri tükenen Tel Aviv konserinde toplanacak tüm paranın İsrail-Filistin savaşında zarar gören çocuklara sağlık hizmetleri veren, her iki tarafın savaşa doğrudan katılmış ailelerini bir araya getirerek barış inşa etmeyi deneyen bir Uluslararası Af Örgütü kampanyasına harcanacak olması belli ki ya bilinmiyor, ya da ikna etmeye yetmiyor. Benim açımdan sorun yok, ben ikna oldum.</p>
<p>Cohen&#8217;i hayatımdaki çok önemli müzisyenlerden biri olarak görmediğim otuz yılın ardından dün gece sahnede olan o muhteşem şeye tanık olmayı hiç unutmak istemediğim için bunları yazmak istiyorum galiba. Konseri anlatmaya çalışmak, yapamayacağım bir şeye girişmek gibi geliyor. Yine de, İspanya kırlarından New York sokaklarına, bir dünya turu yapmış gibi hissettiğim o saatler şimdiye dek yazdığım bir sürü konudan daha çok yazılmayı hakediyor diye düşünmekten kurtulamadığım için deniyorum.</p>
<p><img class="alignright size-full wp-image-130" title="cohen" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2009/08/cohen.jpg" alt="cohen" width="500" height="375" />Galiba dün gece beni en çok etkileyen şey, mütevazılık ve öykülere sinmiş hüzne rağmen, yaşamın devam ettiğini hissettiren neşe oldu. 75 yaşında bir insanın, üç saat boyunca şarkı söylediği sahneyi 14 yaşında bir kız gibi sekerek terk etmesindeki naiflik, şarkıların bir yerinde enstürman soloları ya da solo parçalar olmasa da, şarkının o enstürmanca söylendiği bölümlerinde,  müzisyeni şapkasını kalbinin üzerine koyup saygıyla dinleyen hali, seyirciyi selamlarken dizinin üzerine çökerek bu geceyi yaşamaktan duyduğu minneti dile getirişi, sahne düzenlemekle görevli ekibin, ses teknisyenlerinin tek tek isimleriyle sahneye çağrılıp hepsine teşekkür edilmesi kolay tanık olabileceğim şeyler değildi.</p>
<p>Açıkhava sahnesinin tepesinden yükselen ay, bir spot ışığının üzerinde kayan yıldız taklidi yapan o kuş, gecenin romantikliğine mistik havalar katmak için ellerinden geleni yaparken o insanlarla karşı karşıya olmak heyecan vericiydi elbette. Bir noktada, acaba Cohen&#8217;in yaşı, bir şarkısının sözlerinde &#8220;2. Dünya Savaşı yeni bitmişti&#8221; derken entellektüel bir gönderme yapmıyor, o günlerde yaşadıklarını anlatıyor olmasından mı; yoksa terzi olan babasının ona sunduğu dünya nedeniyle takım elbise dışında bir kıyafet giymeyi beceremediğini söylemesi ve şapka çıkarmanın bir nezaket kuralı olduğunu hatırlamasından mı daha çok belli oluyor diye düşündüm.</p>
<p>Besteleri albüm olarak kaydedilirken yapılan düzenlemeyle çalan ya da konserin bir farklılık getirmesi gerektiğine inanan iki farklı müzisyen ruh hali var sanırım. Manu Chao, bütün şarkılarını bir konserde coşabilecek şekilde düzenleyerek canlı söylemeyi tercih etmişti mesela (o, o da çok acaip bir konserdi) Cohen&#8217;se albümlerinde dinlediğimiz şarkıları söylerken nasıl göründüğünü bizle paylaşmanın ötesine çok gitmemeyi tercih ediyordu. Elbette o kayıtlarda çalan müzisyenlerin yerini alanlar, parçalara kendilerinden bir şeyler katıyorlar ama ana form hiç değişmiyor. Sanırım ben seyirci olarak bu ruh hallerinden birini tercih etmiyorum. Yani, &#8220;albümü biliyoruz, başka numaralar isteriz&#8221; de demiyorum, &#8220;ben o şarkıyı dinlemeye geldim, sakın ha başka türlü çalma&#8221; da&#8230; Galiba müziklerini, düşüncelerini, kaygılarını, umutlarını paylaşan insanlar olarak müzisyenler bu konuda neyi tercih ediyorlarsa o. Mutlu olup olmayacağım ayrı bir konu, ama beklentim olmuyor bu konuda. Bu iki örnek de galiba kendilerini en iyi anlatan yolu tercih etmişler. Manu Chao coşarak, değiştirerek, yeniden var ederek, Barcelona sokaklarından Chiapas ormanlarına ulaşan bir ruhun temsiliydi; Cohen de her akşam aynı barda aynı kadının ardından kadehi dolduran, hüznü ne hale gelmiş olduğunda değil, kadının geri dönmemiş olmasında bulan ve giyebileceği bir ceketi olduğu için saygınlığını koruduğuna sevinen bir amcayı temsil ediyordu. O amca bütün şıklığıyla karşımızdaydı işte. Devrimin sahiplerine, halkın sevdiği şarkının bir hırsız tarafından bestelendiğini söylerken, bundan kendine pay çıkartmayan, kendini o hırsız da, o devrimin sahiplerinden biri de görmeyen bir zerafet ve alçakgönüllülükle. &#8220;Tüm kusurlar bir şeylere yarar / Onları yapan adam, değil ama&#8221; diyen Brecht&#8217;in, devrimin ancak mevcut ahlakın sınavından çakmış olan serserilerce yapılabileceğini hisseden bilgeliğini paylaşırcasına kendi ahlak notunun açıklanmasını tedirgin bir çocuk gibi bekler bir alçakgönüllülük.</p>
<p>Sahnenin tamamına hakim bu hava, herkesin bunu algılayış şekliyle renkleniyordu elbette. Summertime, Waiting for the Miracle ve Everybody Knows gibi şarkıları birlikte yaptıkları Sharon Robinson&#8217;un, Charley ve Hattie Webb kardeşlerle birlikte duruşları, &#8220;arkada salınan teyze&#8221; modelinden hiç hazzetmemiş bir grup olmamıza rağmen hepimizi ayakta alkışlattı. Yerinde duramayan haliyle Dino Soldo, çalan müziğin hala yeni de bir müzik olduğunu hatırlatıyordu. Rafael Gayol bu konsere davul solosu yerleştirirken, durumu bir anda metal konserine bağlamamayı becermesiyle bile kalbimizi fethetti. Bob Metzger&#8217;in kah gitarla dolaşırken, kah çelik gitarı kucağına alıp son on iki yıldır TSM korosu önünde kanun çalar gibi takılırken yaptığı şey, bunun beşte birini yapmamışken kendini önemseyen insanları utandırmıştır herhalde. Klavyesi olan herşeyi peşpeşe enfes biçimde çalan Neil Larsen ve Who By Fire&#8217;daki kontrabas performansı bile tek parçalık bir dinleti olarak yetebilecek Roscoe Beck çok güzel bir altyapı yarattılar. Yine de bütün bu ekipten, hatta Cohen&#8217;in kendisinden bile çok, bir ihtimal Javier Mas&#8217;a hasta oldum. Lut, gitar ve yapısı bunlara benzeyen iki üç farklı enstürmanı usul usul değiştirip, çalan bu amcanın bütün yaşam öyküsünü dinlemek, ona ahbaplık etmek istedim. Gerçekten de konser Cohen şarkılarını çalan güzel insanlar konseriydi. Bunun için önşart tahminen o kadar etkilendiğim mütevazılık işte. Cohen bir parçayı Sharon Robinson söylerken, tüm parça boyunca elinde şapkasıyla, bir demet çiçeği tutar gibi tuttuğu mikrofonla yanında, gölgede durup, ilgi ve hayranlıkla izleyince, &#8220;bu adam müziği seviyor, hem dinlemeyi hem de şarkı söylemeyi seviyor&#8221; diye düşünmemek elde değil.</p>
<p>Dün gece İsa dinine selam gönderen bir elhamdulillah çınlarken siyonizme hizmet eden bir zen rahibi gördüm. Lombak karikatüründen çok Zeki Müren plağına benziyordu. Aslında hiç bir şeye benzemiyordu ama tanıdık buldum ve hatta özlediğimi fark ettim belki de. Bu yüzden dün gece çok mutlu oldum. Çok yaşa Cohen ve tayfası, Tel Aviv&#8217;de de çalın Partizan&#8217;ı ve Take This Waltz&#8217;ı ve dans etsin bütün Tel Aviv o gece.</p>
<p><strong>Sinir halleri ya da memleket halleri&#8230;</strong></p>
<p>Konserin insanı sinir eden yanları da vardı elbette. Daha çok müziğin başlamasından önce ve bitmesinden sonra fark edilen memleket halleri. En öne kırmızı sandalyeler dizerek, gelen insanı oğlunun sünnet düğününe çağırdığı türkücü izler/ağırlar gibi davranan organizasyon&#8230; Ki galiba İKSV + BKM yöneticileri ve onların medyatik konukları ve bir sayın milletvekilimiz oluyordu o sandalyede oturanlar. 75 yaşında bir adam, üç saat boyunca şarkılar söyleyip sonra da şapkasını çıkartıp diz çökerek selam verince 4000 kişi neredeyse koşup elini öpecek bir coşkuyla ayağa fırladığında oturarak alkışlamaya devam ettiler.</p>
<p>Vallahi, yarım yamalak gördüğüm kadarıyla bir tanesi Yılmaz Erdoğan idi, kalanını seçemedim. Yılmaz Erdoğan da kalkmışsa günahını almak istemiyorum. Benim derdim soyut olarak, gıyabında o ayağa kalkmayan hayvanoğluhayvanlarla! Ömründe bir insana saygı duymak nedir bilmeyen, kendilerini bir bok sanan, sonradan görme aristokrat bozuntuları, kıçımın lordluk meraklıları, hepsinin ağzına sıçayım! O adam, karşında diz çöktüğünde ayağa kalkmamak, şeref, onur, kalp taşımıyor olmak demek. Açık seçik söylüyorum, hepsi şerefsizdir. Hakaret mi, hakaret! Buyursunlar, hakkımda işlem başlatsınlar. &#8220;Ben Leonard Cohen karşımda diz çöküp teşekkür ettiğinde en önde, hayatta becerebildiğim tek şey ağa dizisinde falan oynamış olmak olduğu halde VIP konuk olarak oturmaktaydım, dedem yaşındaki adam diz çökmüş, umrumda olmadı,  K.L. (30) bu tavrımı bahane ederek bana hakaret etti&#8221; diyecek yüzü olan varsa, tazminat da öder, hapse de girerim. En azından o denyoların kim olduğu ortaya çıkmış olur.</p>
<p>Elbette şaşırtıcı değil bu kibir ve cibilliyetsizlik&#8230; Sonuçta bu tavrı gösteren insanların yürüttükleri organizasyon nasıl işliyor ki?</p>
<p>Üç beş koltuk daha sığdırma uğruna ikinci sınıf bir şirketin şehirlerarası otobüsü darlığında koridor konmuş, bir sorun çıksa kıyamete dönecek bir tiyatrodasınız. Hava aşırı sıcak. Toplamda iki tane olan büfe (ki 3000-4000 kişinin 4&#8242;lü sıraya girmesi demek bu pratikte) o kadar uzakta ve de yol o kadar dolu ki, su almak için hareket etmeniz imkansız. Ama o sular satılacak diye içeriye su sokulması yasak. Bu da başlı başına hayvanlık! Onu geçtim, madem tekel yaptınız, orada bir tek firma su satacak, iyi, güzel&#8230; Konser bitti, kalabalık dağıldı, yürüyebilir hale geldik, yürüyoruz, büfe kapanmış. Su alamıyoruz. Madem bir tek siz satıyorsunuz, herkes gidene kadar açık tutun? O da yok&#8230;</p>
<p>Ama gece boyunca beni en çok sinirlendiren şey herhalde sigara yasağı anonsu alkışlayan denyolar oldu. Tamam sigara içmiyoruz da, bant kaydı alkışlayacak kadar mı ya? Bu kadar mı sevinecek bir şeyiniz yok, hayatta bir şey başaramadınız? Sigara yasağının karakteri, işleyişi, faşizanlığını falan geçtim yahu. Yayalara yeşil yanınca seviniyor musunuz siz mesela? Bu nasıl bir budalalık halidir, banttan yapılan bir kural duyurusu alkışlanır mı? Alkışlayın, bravo. PVC doğramalar sizi kanser yapmaya devam etsin, bizim evin mutfağından büyük motoru olan jipler küresel ısınmanın yanında egzos dumanına boğsun bizi, genleriyle oynanan sebzelerle vücudumuza böcek ilacı falan sokalım ama yaşasın dumansız hava sahası. Kasabını alkışlayan koyunlar, siz çok yaşayın&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/bir-cohen-gecti-ki-istanbuldan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ropörtajda fotoğraf çekmenin zorlukları</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/roportajda-fotograf-cekmenin-zorluklari/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/roportajda-fotograf-cekmenin-zorluklari/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 May 2009 09:56:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[express]]></category>
		<category><![CDATA[gezici festival]]></category>
		<category><![CDATA[hikayemi dinler misin]]></category>
		<category><![CDATA[kars]]></category>
		<category><![CDATA[leyla halid]]></category>
		<category><![CDATA[portre]]></category>
		<category><![CDATA[ropörtaj]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=115</guid>
		<description><![CDATA[Aslında, ropörtaj nasıl olmalıdır diye boşuna düşünüyormuşum. Portre çekmeyi bilirim ben. Çok sevdiğim portrelerim var. Ropörtajda yakalanması gereken anın, portre olduğunu düşünmeyip, işin içinde haber nosyonu olduğu için eylem günlerini hatırlayarak, doğru anı yakalamak üzere avlanır gibi yaşadım o süreci. Oysa ki, ellerin detayları, anlattıkları, oturuştaki ufacık bir değişme anlatabilirdi bana doğru anın geliyor olduğunu. Ropörtaj, başından sonuna dek portre çekimidir. Haber gibi bakınca böyle oluyor demek ki… Keşke bunu daha önce deneyimleseydim de… neyse, keşkeler anlamsız, bir daha ki an da keşke olacak. Fotoğraf bir günün içindeki keşkeyi kaydetmek zaten… En azından bana aşağıdaki kaldı…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" title="Leyla Halid" src="http://th01.deviantart.com/fs43/300W/f/2009/137/0/b/Leyla_Halit_by_loker.jpg" alt="" width="300" height="446" />Basın fotoğrafçılığı deneyimim yok sayılmaz. Genel anlamda fotoğraf konusunda teknik bilgi ve becerim de makul denilebilir. Sözlerini, yazılarını, müziğini takip ettiğim, bir şekilde dünyada var olması beni heyecanlandıran bir çok &#8220;ünlü&#8221; insanla tanışmışlığım da var, hani heyecandan elim ayağıma da pek dolaşmaz normal şartlar altında. Fakat bazen şartlar öyle üstüste zorlar ki insanı, istenilen sonuca ulaşmak mümkün olmaz&#8230;<br />
<span id="more-115"></span><br />
Önce <a href="http://www.emrahozesen.com">Emrah Özesen</a> sonra da <a href="http://www.hasanserdar.com/">Serdar Çelik</a>&#8216;ten fotoğraf öğrenmeye başladığımda hepimizin aktivist bir yanı olduğundan eylemlerde, gösterilerde fotoğraf çekmek olağan bir durumdu. Bu olağan durumu takiben çektiğim fotoğraflardan bazıları gazetelerde, dergilerde yayınlandı. Greenpeace için çektiğim bir fotoğraf <a href="http://www.tarihvakfi.org.tr/">Tarih Vakfı</a>&#8216;nın düzenlediği bir <a href="http://www.tarihvakfi.org.tr/ihs/">sergiye</a> davet edildi. Bütün bunlar hayatın akışı içinde kendi kendine gelişen olaylar olduğu için bir fotoğrafçı olarak davrandığımı düşünebileceğim şeyler sayılmazdı denilebilir. Sonrasında, yüksek lisansım boyunca araştırma görevlisi olarak çalıştığım <a href="http://comd.bilkent.edu.tr">Bilkent İletişim ve Tasarım</a> bölümünde bir çok etkinliğin fotoğrafçılığını, yine bir anlamda kendiliğinden yaptım. Okulun örgütleyicileri arasında bulunduğu DocuTravel projesi kapsamında Gezici Film Festivali için Kars&#8217;a gittiğimde festival etkinliklerinin fotoğraflarını çektim. Şimdi düşününce eğlenceli gelen bir anı:</p>
<p><a href="http://www.imdb.com/title/tt0084934/">Yol</a> filminin <a href="http://www.imdb.com/name/nm1997156/">yapımcısının</a> ve <a href="http://www.imdb.com/name/nm0905639/">editörünün</a> katılımıyla gerçekleştirilen özel gösterimin ardından, <a href="http://www.imdb.com/name/nm0015081/">Tarık Akan</a>&#8216;ın da katıldığı bir panel düzenlenmişti. Panel sırasında, elimde fotoğraf makinası salonun içinde çeşitli kareler çekmeye çalıştım, ancak sahne bir parça yüksek geldiğinden, sonradan kullanılabileceğini tahmin ettiğim fotoğraflar için uygun bir açı yoktu. Aklımdan geçen düşünce, sadece kendim için çektiğim fotoğraflar için ayağa kalkıp, seyirci ve konuşmacılar arasında dolaşıp fotoğraf çekmenin yanlış olacağıydı. Gazetecilik kamusal bir görevdir, orada kamu adına tanıklık yapar, belgelersiniz. Bir gazetecinin, izleyicileri makul bir süre rahatsız etme pahasına çekim yapması anlaşılabilir. O anda salonda olamayan bir çok insanın, o salonda olan bitene tanıklık etmesinin aracılığını yapma görevi, bu ayrıcalığı sağlayabilir. Peki, kişisel sergi ve galerilerde yer almanın ötesinde bir anlam taşımayacak (ki bunlar da hayli şüpheli aslında) fotoğraflar için, o salona gelip konuşmayı dinleyenlerin sizin sırtınızı izlemesini istemek? Pek hoş bir fikir olmadığı için bunu yapmamaya karar verdim. <a href="http://std.comd.bilkent.edu.tr/photo_archive/FromEvents/DocuTravel/Yol_Panel/DSC_0278.JPG">Şu örnekteki</a> açının yanı sıra, ışığı kullanım biçimimden de o ayrıcalığa sahip olmadığımı fark etmemin ne kadar doğru bir karar olduğu ortaya çıkacaktır. (Meraklısı bu fotoğrafların kalanına <a href="http://std.comd.bilkent.edu.tr/photo_archive/FromEvents/DocuTravel/Yol_Panel/index.html">buradan</a> ulaşabilir.)</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde ise, çok farklı bir deneyim yaşadım. <a href="http://www.expressroll.com">eXpress dergisinin</a> Haziran sayısında okuyabileceğimiz tatlı güzel bir söyleşinin çekimlerini yapmak üzere Ayşe Çavdar&#8217;la birlikte <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Leyla_Halid">Leyla Halid</a>&#8216;le buluşmaya gittik.</p>
<p><img class="alignleft" style="margin-left: 4px; margin-right: 4px;" src="http://fc04.deviantart.com/fs45/i/2009/137/a/5/Leyla_Halit_2_by_loker.jpg" alt="Leyla Halid" width="600" height="428" /> Filistin öyküsünü takip edenler ve hatta bu tarihe yakın şekilde odaklanmasalar bile bir şekilde dünya siyaset ve tarihine bakmayı sevenler için Leyla Halid epey tanınan bir isim. 20&#8242;li yaşlarında dört ayrı uçak kaçırma eylemine katılan, elinde kaleşnikofla pozlar veren, belki de kadın gerillaların en ünlüsü Halid, Filistin&#8217;de yaşananların dünya kamuoyunda tartışılmaya başlanmasını sağlayan isimlerden biri kabul ediliyor.</p>
<p>Filistin Kurtuluş Örgütü, Yaser Arafat liderliğinde İsrail&#8217;e karşı Filistin&#8217;in kurtuluşu için savaşan örgüt, nihayetinde Oslo&#8217;da bir araya gelen taraflardan biri olarak Filistin&#8217;i temsil ederek barış anlaşması imzaladı. Aslında bir çatı/şemsiye örgüt. İçinde önemli bir temsil gücüne sahip El-Fetih (ki Arafat aslen El-Fetih lideridir) yanında bir çok başka örgütün arasında Filistin Halk Kurtuluş Cephesi&#8217;ni barındırır. Halid&#8217;in eylemleri de, FHKC adına düzenlenmiş eylemlerdi. Halen bu örgütlerin birer siyasi parti gibi davrandığı Filistin Ulusal Yönetiminin resmi üyelerinden biri de Halid.</p>
<p>Benim yaşlarımdaki gerilla kimliğini, en azından şeklen bırakarak, siyaset ile çözüm aramayı sürdürüyor. Bununla birlikte içindeki kararlı, güçlü gerilla sözlerinde, bakışlarında son derece net. Gerçi benim fotoğraflarım size bu güçlü ifadeleri, kararlı bakışları ve yıllarını bir işgale karşı özgürlüğe, ama körü körüne bir ulusal özgürlük anlayışından da öte, gerçek bir halk özgürlüğüne adamış marksist bir gerillayı yansıtamıyor. Yazıyı yazma nedenim de, daha çok bu. Zira Ayşe Çavdar ile yaptığı ropörtajda Türkiye, ortadoğu, Filistin&#8217;in günümüzdeki durumu ve bir çok başka konuda görüşlerini aktaran Halid&#8217;i eXpress Haziran sayısında okuyabileceksiniz.</p>
<p>Mazeret sayılmaz elbette, ancak fotoğraflardan tatmin olmama nedenlerimin başında buluştuğumuz yer ve süre geliyor. Kendisini davet ederek burada bir sempozyumda konuşmasını sağlayan ve bize ropörtaj ayarlayan dernek, randevumuzu bizim onayımız olmadan &#8220;büyük bir gazeteye&#8221; verdiği için, bizi ertesi gün sabah konferanstan önceye şutladı. Akabinde, iki saat sürecek ve Halid&#8217;in öğretmenlik deneyimlerine, arap edebiyatına uzanacak, son derece kapsamlı ve iyi hazırlanılmış bir ropörtaj yerini otuz dakikada güncel konuları yetiştirmeye çalışan bir duruma bıraktı.</p>
<p>Fotoğrafçının görevi, portreyi yakalamak, konuşmanın tonunu, konuşan kişinin karakterini ve duygularını gösterecek ayrıntıları ortaya çıkaracak planlar kurgulamaktır. Bunun için ortam sorunluysa, sorunlara müdahale eder değil mi? Elbette&#8230; Ancak sınırlı vakti olan ve sınırsız sorumuzu yanıtlamasını istediğimiz bir insanla, hele ki, karşısında heyecandan ne yapacağımızı şaşırdığımız bir abide ile karşılaşınca içimden nobran bir gazeteci fışkırtarak &#8220;burada ışık iyi değil&#8221; demesini sağlayamadım. Arkadan çiğ sabah ışığının lobiyi doldurduğu, bulunduğumuz bölgeyi ise tungsten ampüllerin aydınlattığı bir kanepeye oturan Halid&#8217;i, başka bir yere götürmeyi denemek isteyemedim. Önemli olan anlatacaklarıydı, sözlerine ayıracağımız vakti, benim için uygun olan ışığa ayırayım diyemedim.</p>
<p>Flaş kullanmak aklıma geldi, bu kez de düşündüm ki, benim için önemli olabilecek bir an, anlattığı bir hikayenin, söylediği bir cümlenin çok heyecanlı bir anı olacak ve o da bu heyecanı ifadelerine, beden diline taşıyacak, ben hoop basacağım deklanşöre, kadıncağızın suratında bir anda anlamsızca patlayan yüzlerce watt&#8217;lık aydınlık. Aklıma daha önceden okuduğum &#8220;ben sinema oyuncusu ya da dansçı falan değilim, neden bu kadar çok kamera getirdiniz ki?&#8221; cümlesiyle, gülerek başladığı bir konuşması geliyor. Pıt, kapatıyorum flaşı. Baskıda sorun çıkarmayacağını umabileceğim kadar yüksek ISO değerlerini ayarlayıp, pozlamayı olabildiğine zorluyorum. Hafif kayıplar olsa da okunaklı fotoğraflar çıkacak, biliyorum. Az çok çıkıyor da, ama başka bir sorun var, adını koyamadığım, tarif edemediğim.</p>
<p>İki gün sonra, fotoğrafları ekrana dizmiş, aralarında hangisinin o günü en iyi anlatan fotoğraf olduğuna bakarken anlıyorum derdimi. O sabah, bütün teknik sınırları, sorunları düşünürken, Leyla bizden sonra gideceği konferansın planını bozmayacak şekilde süreyi ayarlamaya çalışırken birbirimizle konuşmamız pek de mümkün olmamış. Işıkla falan ilgisi yok bunun. Doğru fotoğrafı çekmek için o anı sevmek, o anın bir parçası olduğunu her şeyiyle hissetmek gerekiyor.</p>
<p>Aslında ropörtaj nasıl olmalıdır diye boşuna düşünmüşüm. Portre çekerdim ben, severdim çekmeyi, hani sevdiğim portrelerim de var derim utanmadan. Ropörtajda yakalanması gereken anın, portre olduğunu anlamayıp, işin içinde habercilik var diye eylemlerdeki günlerimi hatırlayarak, doğru anı yakalamak üzere avlanır gibi yaşadım o süreci.</p>
<p>Oysa ki, ellerin detayları, anlattıkları, oturuştaki ufacık bir değişme anlatabilirdi bana doğru anın geliyor olduğunu. Ropörtaj, başından sonuna dek portre çekimi. Haber gibi bakınca böyle oluyor demek ki&#8230; Keşke bunu daha önce deneyimleseydim de&#8230; neyse, keşkeler anlamsız, bir daha ki an da keşke olacak. Fotoğraf bir günün içindeki keşkeyi kaydetmek zaten&#8230; Ama, en azından bana aşağıdaki kaldı&#8230;</p>
<p><img class="alignnone" title="Leyla ve ben" src="http://fc02.deviantart.com/fs44/i/2009/137/0/7/Leyla_ve_ben_by_loker.jpg" alt="" width="600" height="400" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/roportajda-fotograf-cekmenin-zorluklari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kendini iyice kaybeden insanlar*</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/kendini-iyice-kaybeden-insanlar/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/kendini-iyice-kaybeden-insanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 09 May 2009 12:14:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[belgesel]]></category>
		<category><![CDATA[can dündar]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa]]></category>
		<category><![CDATA[orhan kural]]></category>
		<category><![CDATA[sansür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=106</guid>
		<description><![CDATA[İşte bu tahammülsüz zihniyet, zihninde yarattığı dünyada yer alanlara ters her şeyi yok etmek istiyor. Yok edemiyorsa halının altına süpürmek, cezalandırmak, acı çektirmek ve böylece karşısında kendisini tamamlamak, haklı görmek, yüceltmek istiyor... Bu zihniyet işte gidip Youtube'u, Dailymotion'u, Geocities'i kapatıyor. Bu zihniyet işte Darwin yılı nedeniyle kapakta dosya duyurmak isteyen bilim insanlarının başına türlü çoraplar örüp "suya sabuna dokunmayan bilim" icat ediveriyor... Bu zihniyet işte üniversitede açılan belgesel fotoğraflar arasında belgelenen konuları beğenmeyip sergi kapatıyor...

Bu zihniyet yayılıyor. Dur dememiz lazım. Gülüp geçmememiz, etrafından dolanmamamız, hackercılık oynayabilince, kurtulduğumuzu zannetmememiz lazım. Bu zihniyet, biz onu devirene kadar orada duracak. Onlar Youtube'u kapattıklarında Atatürk'e hakaret eden videolar artık yok sanarken yanılıyorlar... Biz de "alıcılarımızın ayarlarıyla oynayarak" Youtube'a girebildiğimizde artık yasaklar yok sanmayalım! Yanılmayalım. Kendimizi kaybetmeyelim, mücadele sakinken güzeldir... Sakin ve kararlı adımlarla...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Can Dündar&#8217;ın Mustafa filmi Atatürkçü cenahta beğenilmemiş, epey renkli tepkiler ve eleştirilerle karşılanmıştı. Bir sürü farklı insanla bu konuda tartıştığım için bir çok tepkiyi hatırlıyorum. Ne var ki, bugün bir haber sayesinde daha önce kaçırdığım bazı başka haberleri de öğrenmiş oldum. Önce taze taze  öğrenemediğime sonra da bir kez kaçırmışken onlarsız yaşamak varken, sonradan öğrendiğime üzüldüm.</p>
<p><span id="more-106"></span></p>
<p>Malum, küresel finans düzeninin getirdiği fırsat boşlukları, siyaset gerekleri falan derken memlekette sermaye sahipliği, yeni sahiplerin kimliği ve yapısı üzerinden bir kavgadır sürüyor. Kavgada en pespaye alanlardan bir tanesi de elitist ve küstah eski orta sınıfın çıkardığı, elindekileri vermeye yanaşmayan şımarık komşu çocuğu zırıltıları&#8230; Atatürkçülüğü bir cemaat inşa etmek için kullanan, doğruluğundan, kaynakçasından haberdar olmadığı alıntıların altındaki M. Kemal imzası karşısında hazırola geçiveren ve bu lafları ölümüne savunan, bir anlamda mevcut iktidar savaşında yaşadığı şiddetli şoka karşı travma sonrası bozukluk emareleri gösteren kesim, bu zırıltıların sahipleri içinde en rahatsızlık vereni. Hem şımarık, hem küstah hem de pasaklı&#8230;</p>
<p>İşte bu komşu çocuğu temsilini hatırlatan bir durum: Mustafa filminin Atatürk&#8217;e hakaret ettiği iddiasıyla savcılığa başvurular olmuş. Birbirinden renkli ve eğlenceli başvurular arasında ifade benzerlikleri olduğu da konu edilmiş, ama ben her birinin kendi öz yaratıcılığıyla başvuruda bulunduğuna eminim. </p>
<p>Hürriyet, 2008&#8242;in son haftasına girilirken üç ayrı şikayet üzerine Dündar&#8217;ın ifade verdiğini<a href="http://www.hurriyet.com.tr/gundem/10610462.asp?mnID=10610462" target="_blank">yazıyor.</a> </p>
<p>Suç duyurularından biri, asabiyetiyle ve bunun sonucunda ona buna sataşırken neden olduğu kavgalarla ünlü Orhan Kural&#8217;dan. Atatürk&#8217;ün filmde fosur fosur sigara içerek gençliğe kötü örnek olacak şekilde sunulduğunu iddia ederek, Dündar hakkında suç duyurusunda bulunmuş. &#8220;Sigara firmaları, bu sahneler karşılığında filme sponsorluk sağlamıştır&#8221; iddiasını ortaya atmaktan da kaçınmamış.</p>
<p>&#8220;Fosur fosur sigara içen Atatürk gençliğe kötü örnek olmaktadır.&#8221; cümlesini başlı başına suç unsuru olarak görerek, gelmişken Kural&#8217;ı içeri almamaları şaşırtmadı ama üzdü desem yalan olmaz. Bu tavrın bu konuda yapılabilecek en fantastik çıkış olduğunu düşünmekse kuşkusuz benim yaratıcılıksızlığımmış!</p>
<p>En müthiş başvuru herhalde İstanbul avukatlarından Gülnihal Soydan&#8217;ın &#8220;babanın oğlu mu, Mustafa diye hitap ediyorsun&#8221; duyguları eşliğinde verildiği tahmin edilen dilekçesi.</p>
<p>Hürriyet&#8217;teki habere göre, Soydan suç duyurusunda &#8220;Hepimizin babasına &#8216;Mustafa&#8217; demek cüretiyle ismini kısaltmak, kabul edilemez bir saygısızlıktır&#8221; ifadesine yer vermiş ve fakat duramayarak devam etmiş: &#8220;Filmi Warner Bross dağıtıyor. Dünya çapında bir firma nasıl oluyor da Dündar&#8217;a destek çıkıp dağıtımı yapıyor? Bu, uluslararası yabancı destekli bir programın parçası olduğunun ispatıdır.&#8221;</p>
<p>Hani bir fıkra vardır ya, cehennemde her millet kendi kazanında yanarken, başlarında bekleyen zebaniler çıkmaya çalışanları içeri itermiş. Bir Türklerin kazanı başıboş dururmuş, çünkü Türkler çıkmaya çalışan olursa kendileri yanlarına çekermiş.</p>
<p>Son iddia da herhalde bu fıkranın anlatılmasına yol açan tavırlardan doğuyor. Dünya çapında bir firma, Atatürk&#8217;e hakaret etmek istenmiyorsa niye dağıtır yoksa değil mi?</p>
<p>Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bütün suç duyurularını bir arada değerlendirince, basın savcısı Nadi Türkaslan&#8217;a Dündar&#8217;ın ifadesini istemek düşüyor. Aralık ayındaki tablo bu&#8230;</p>
<p>Bugün 10.42&#8242;de NTV&#8217;nin geçtiği <a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/24964954/" target="_blank" >habere</a> göre savcılık Atatürk&#8217;e hakaret suçunun oluşmadığına karar vermiş. Ne var ki, (tahminen davacıların yılmaz çabalarıyla) bilirkişi raporlarına varan incelemeler söz konusu olmuş ve &#8220;tarih uzmanı bilirkişilerin yaptığı incelemede, belgeselde Atatürk&#8217;ün hayatına ilişkin 28 büyük hatanın belirlendiği&#8221; duyurulmuş. Savcılığın incelemesine tarihsel gerçeklerin konu edilmesi nereden ve nasıl icap etti diye merak etmemek elde değil.</p>
<p>Orhan Kural, Atatürk&#8217;ün sigara içen bir insan olmadığını iddia etmiş olabilir mi örneğin? Kendini bu kadar kaybetmiş olabilir mi?</p>
<p>Hürriyet&#8217;te soruşturmaya neden teşkil eden suç duyurularında tarihsel gerçeklerin saptırılarak hakaret kastı gözetildiği gibi bir iddia yer almıyor. Bu kadar ciddi bir iddia atlanmış ve &#8220;fosur fosur sigara içerken gösterilmek&#8221; &#8220;ön adıyla, komşu gibi hitap etmek&#8221; gibi suçlar haberleştirilmekle yetinilmiş olunabilir mi?</p>
<p>Tamam, söz konusu gazete Hürriyet olunca insan bir kaç kere düşünüyor, ama hayır, hiç bir magazin güdüsü iddiaları böyle cımbızlamayı mümkün kılmayacaktır.</p>
<p>Bu durumda &#8220;uzman bilirkişilerce&#8221; değerlendirilmesine gerek görülen ve 28 adet saptanan &#8220;büyük hata&#8221;lar nereden çıktı? Hakaret suçu araştırılırken, ifadelere, anlatıma vb. bakılması gerekmez mi? Neden filmde yer alan olguların tarihsel gerçeklere uygunluğu bir savcılığın araştırmasına konu ediliyor?</p>
<p>Filmi tamamen rahatsızlıkları nedeniyle beğenmemiş, beğenmemekle yetinemeyecek karakterde oldukları için suç duyurusunda bulunmuş, sonra aslında ortada bir suç olmadığı için suç yaratmak zorunda kalmış, &#8220;film zaten tarihi gerçekleri de çarpıtmaktadır&#8221; iddiasını, özgün ve yaratıcı iddialarının ardına EKlemiş insanlar mı var? diye düşünüyor insan&#8230;</p>
<p>Yoksa, savcının işi gücü eksik mi, oturup &#8220;filmi bir de tarihi yönden inceleyeyim&#8221; diye düşünsün&#8230; Kaldı ki, tarihi gerçeklere tam bir uygunluk sağlanıp sağlanmadığı suç oluşturmakla ilgili değildir. Önemli olan tarihi bir gerçeği kasıtlı olarak başka türlü göstererek, olmayan sonuçlar yaratıp yaratmadığıdır.</p>
<p>Filmi yerin dibine sokan, Dündar&#8217;a küfreden nice insanla karşılaştım geçtiğimiz aylarda. Ne yazık ki, yüzde onu bile filmi izlememişti. Film hakkında yapılan haberler onları, sadece varlığından haberdar oldukları bir film hakkında konuşacak kadar sinirlendirmeye yetmişti. Ne kadar ironik değil mi?</p>
<p>Madam Tussaud&#8217;s müzesinde Atatürk&#8217;ün balmumu heykeli yapıldığında yeri göğü inletip, heykelin Atatürk&#8217;e bir hakaret olduğu, Atamızın bu kadar kısa boylu olamayacağını iddia ederek, Tussaud&#8217;s yönetimini canından bezdiren ve &#8220;tarihi gerçeklere aykırı da olsa&#8221; uzun boylu bir Atatürk heykelini oraya yerleştiren de aynı zihniyetti&#8230; Meraklıları gazeteleri karıştırabilir&#8230;</p>
<p>İşte bu tahammülsüz zihniyet, zihninde yarattığı dünyada yer alanlara ters her şeyi yok etmek istiyor. Yok edemiyorsa halının altına süpürmek, cezalandırmak, acı çektirmek ve böylece karşısında kendisini tamamlamak, haklı görmek, yüceltmek istiyor&#8230; Bu zihniyet işte gidip Youtube&#8217;u, Dailymotion&#8217;u, Geocities&#8217;i kapatıyor. Bu zihniyet işte Darwin yılı nedeniyle kapakta dosya duyurmak isteyen bilim insanlarının başına türlü çoraplar örüp &#8220;suya sabuna dokunmayan bilim&#8221; icat ediveriyor&#8230; Bu zihniyet işte üniversitede açılan belgesel fotoğraflar arasında belgelenen konuları beğenmeyip sergi kapatıyor&#8230;</p>
<p>Bu zihniyet yayılıyor. Dur dememiz lazım. Gülüp geçmememiz, etrafından dolanmamamız, hackercılık oynayabilince, kurtulduğumuzu zannetmememiz lazım. Bu zihniyet, biz onu devirene kadar orada duracak. Onlar Youtube&#8217;u kapattıklarında Atatürk&#8217;e hakaret eden videolar artık yok sanarken yanılıyorlar&#8230; Biz de &#8220;alıcılarımızın ayarlarıyla oynayarak&#8221; Youtube&#8217;a girebildiğimizde artık yasaklar yok sanmayalım! Yanılmayalım. Kendimizi kaybetmeyelim, mücadele sakinken güzeldir&#8230; Sakin ve kararlı adımlarla&#8230;</p>
<p>* Başlık,<a href="http://www.uykusuzdergi.com/blog/firat-budaci" target="_blank">Fırat Budacı</a>&#8216;nın <a href="http://www.uykusuzdergi.com" target="_blank">Uykusuz</a> dergisinde aynı isimle hazırladığı köşeden ilham alınmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/kendini-iyice-kaybeden-insanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Greenaway İstanbul&#8217;da, sinema mezarda&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/04/greenaway-istanbulda-sinema-mezarda/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/04/greenaway-istanbulda-sinema-mezarda/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Apr 2009 15:31:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul film festivali]]></category>
		<category><![CDATA[machinima]]></category>
		<category><![CDATA[peter greenaway]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=99</guid>
		<description><![CDATA[28. Uluslararası İstanbul Film Festivali&#8216;nin Sinema Dersi oturumlarından birini ünlü İngiliz yönetmen Peter Greenaway verdi. Sabancı Üniversitesi&#8216;nin katkılarıyla gerçekleşen Sinema Öldü Yaşasın Ekran sunumu, önkayıt aşamasındaki yoğun ilgi nedeniyle iki güne çıkarılmıştı. Greenaway, kendini ressam ve sinemacı olarak (bu sıralamayla) tanımlayan, ancak hem sinema hem de bir çok başka alan üzerine yaptığı yerleştirme çalışmaları, VJ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.iksv.org/film/index.asp">28. Uluslararası İstanbul Film Festivali</a>&#8216;nin Sinema Dersi oturumlarından birini ünlü İngiliz yönetmen <a href="http://www.petergreenaway.info/">Peter Greenaway</a> verdi. <a href="http://www.sabanciuniv.edu">Sabancı Üniversitesi</a>&#8216;nin katkılarıyla gerçekleşen <a href="http://vacd.sabanciuniv.edu/eng/content/cinemaisdead/">Sinema Öldü Yaşasın Ekran</a> sunumu, önkayıt aşamasındaki yoğun ilgi nedeniyle iki güne çıkarılmıştı.</p>
<p>Greenaway, kendini ressam ve sinemacı olarak (bu sıralamayla) tanımlayan, ancak hem sinema hem de bir çok başka alan üzerine yaptığı yerleştirme çalışmaları, VJ performansları ve başka etkinliklerle aslında kabına sığamayan cinsten bir sanatçı olduğunu her fırsatta ortaya koyuyor.<br />
<span id="more-99"></span><br />
Elbette sinema üzerinden bakıldığında onu ilk tarif eden işler <a href="http://www.imdb.com/title/tt0097108/">Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı</a> ya da <a href="http://www.imdb.com/title/tt0114134/">Pillowbook</a> (başucu defteri, günlük, nedir bu filmin Türkçesi acaba?) gibi filmleri olacaktır. Ne var ki, ben kendisini en çok <a href="http://www.imdb.com/title/tt0085562/">4 Besteci</a> gibi bir filmi ya da belki en önemlisi <a href="http://petergreenaway.org.uk/essay3.htm">Sinema Militanlarına Ders</a> başlığıyla 2003&#8242;te yayınladığı denemesiyle tanıyor ve seviyorum.</p>
<p>Bu denemenin devamı niteliğinde sayılabilecek bir konuşmayı, cumartesi günü Sabancı Üniversitesi&#8217;nin Karaköy&#8217;deki binasında canlı olarak dinlemiş olmak bu açıdan beni çok mutlu etti. Aslında özgün plana uyularak ilk günkü konuşma Karaköy&#8217;de, ek olarak planlanmış konuşma Gebze&#8217;deki kampüste yapılsa daha mutlu olurdum, çünkü korktuğum başıma geldi ve herkes &#8220;önceki konuşma daha kapsamlı ve heyecan vericiydi, bu ona göre daha özet oldu&#8221; yorumları mırıldandı. Daha da kötüsü, ilk konuşma tamamen yeni medya odaklı bir çerçeve ile sınırlandırılırken (anlaşılan İstanbul için planladığı konuşmanın tamamı) ikinci gün daha sinema ve resim ağırlıklı bir özet çerçeveye indirgenmiş konuşmaya denk gelmiş olmam herhalde.</p>
<p>Bu açıdan bakınca, en öne kurulmuş, elinde tuttuğu (kankasından yola çıkarak atıyorum Leica) fotoğraf makinasının odak ışığıyla Greenaway&#8217;e miyop ameliyatı yapmayı deniyor gibi görünen Eczacıbaşı planlanan sürenin yarısında &#8220;this is last question&#8221; cümlesini bir &#8220;van minüt&#8221; tavrıyla fışkırttığında içimde kabaran duyguları tarif etmeme herhalde gerek yok. Öte yandan intikamım sevgili Greenaway tarafından kabaca film festivali denen kavramın lüzumsuzluğu, eski usül sinemaya harcanan paranın müsriflik olduğu ve zaman kaybından başka sonuç yaratmayacağı şeklindeki provokatif konuşmasıyla alındı. Dinleyenlere, sunum yaptığı dizüstü bilgisayarı gösterip &#8220;işte sinemanın yeni arayüzü, artık bakmanız gereken yer burası&#8230; siz birer canlısınız, iki saat boyunca neredeyse hiç kıpırdamadan karanlıkta oturup bir ışığa bakmak zaten biraz tuhaf değil mi?&#8221; gibi kışkırtmaları da eksik etmedi.</p>
<p>Elbette Greenaway&#8217;in tavrı sinemanın endüstriyel anlamda geldiği noktayı tartışmaya açmak için biraz yüksek perdeden girmek. Söylediklerindeki sarkastik tonu düşünmek gerekli. Sinemanın bugünkü mimariyle tamamen işlevsiz olduğunu düşündüğü bir dönem olsa da (benim beğendiğim denemesini takiben multimedya tabanlı işlere girişip Tulse Luper Suitcases projesini yürüttüğü mutlu dönem) klasik sinema ürünleri vermeye devam etmesinden bu rahatlıkla anlaşılabilir. Haliyle önerileri de daha çok provokasyon amaçlı, harfiyen ciddiye alınması beklenerek söylenen sözler değil.</p>
<p>Yine de alınabilecek çok ders var bu provokatif sözlerde. Kısa bir özet deneyeyim:</p>
<p>1983 yılında televizyon uzaktan kumandası tanıtıldığında yanında zaplama eylemini de getirdi ve o an sinema öldü diye başlıyor deneme. 2003&#8242;te gelinen noktada en önemli dönüm noktası belki hala uzaktan kumandaydı gerçekten. Ya bugün? Youtube başta olmak üzere İnternet üzerinden hareketli görüntünün paylaşımında yaşanan teknolojik dönüşüm ve bunun kültürel etkileri artık bazı soruları baştan sormayı gerektirir hale geldi. İki önemli başlık ekranın yeri/ölçeği ve montaj kavramının sonuçlanacağı mecra.</p>
<p>Master günlerimin ve tezimin sevgili patronu <a href="http://www.bilkent.edu.tr/~treske/">Andreas Treske</a>, bir konferansta, elde taşınan mobil cihazlar ve Youtube gibi siteler üzerinden aktarılmakta olan videoların çekim kadrajlarını dönüştürmeye başladığına dair bir sunum yapmıştı (metnin bağlantısını bulamadım). Söylediklerini kabaca şöyle özetlesem kızmayacaktır diye tahmin ediyorum:</p>
<p>Dev sinema ekranlarından bir web sayfasındaki tasarım nesnesine ya da avuç içine sığan elektronik cihazların ekranlarına sığmak üzere küçültülen hareketli görüntüler dolaşıma girdi. Bu dolaşım, işin ticari/ekonomik boyutunda yer alan (tam da Greenaway&#8217;in endüstriyel yapısına çomak sokma zorunluluğu hissettiği) yapımcılar açısından bakıldığında başarı kriterlerini değiştiriyor. Şöyle ki, o ekranlarda en çok yer alan videoların içinde görüntülenen markaların değeri daha çok yükseliyor. Ürün yerleştirme diye bilinen ve anlatılarda aksesuar olarak görünen markaların reklam satışlarını yürüten planlama yöntemi açısından yeni bir pazar doğuyor. Peki bu küçücük ekranlarda yer alan görüntüler, yer aldıkları mecraya göre nasıl sınıflandırılabilir? Hangi parametrelerden bahsedebiliriz?</p>
<p>Örnek olarak dizi filmleri ele alabiliriz. Oldukça büyük bir ekonomik alan kuran dizi endüstrisinin başlıca mecralarından biri mobil aygıtlar (iTunes&#8217;da satılan dizilerin popülerliğine bakmak bu konuda güzel veriler sağlamakta) ve 5 yıl önce çekilen diziler ve bugün çekilmekte olan diziler arasındaki görsel rejim farklılıklarının başında kadrajların hep daha çok yaklaşması göze çarpıyor. Genel planlar, uzun boşluklar ve sinema sanatında bambaşka etkiler yaratan bir çok görsel anlatım, avuç içinde görünmez, algılanamaz hale geliyor ve işin ticari kısmında önde koşan yapımcılar tarafından hızlıca dışarda bırakılmaya başlanıyor. Bir anlamda doğal seçilim denilebilir herhalde.</p>
<p>İkinci önemli değişken de montaj meselesi. Sahne üzerindeki performanslardan (Cem Yılmaz mesela?) filmlere, dizilerden haber bültenlerine bir bütünlük içinde planlanan bir çok anlatı türü hedef kitlesiyle buluşurken parçalanıyor. Youtube gibi servislerde var olan fiziksel sınır (şu anda 200mb. büyüklüğünde bir dosya gönderebiliyorsunuz, bu da tercih edilen çözünürlükte dosya gönderilirken bir filmi tek parça halinde yüklenemiyor olmak anlamına geliyor) çoğunlukla içerik yükleyenlerin pratik engellerinden bile geniş (TTNet&#8217;in asimetrik bağlantıları nedeniyle 200 mb. bir dosya göndermek bile bir çok insan için göze alınması gereken sabır dolu dakikalar demek) bir alan sunsa da, bir anlatıyı bölmeyi gerektiriyor.</p>
<p>Haliyle, örneğin Greenaway&#8217;in sinemasını tarif ederken  söylediği (yaklaşık) &#8220;benim için çerçeve herşeydir, seyirciye sunmak istediğim her şeyi, en ince detaya kadar hesaplarım. Müzik, kurgu, kadraj, tempo, ışık&#8230; Çerçevenin dışında gelişen bir olayla karşılaşmazsınız. Çerçeve sizin için yarattığım dünyadır&#8221; sözlerindeki kurgu vurgusu bir anda yerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Zaten Greenaway&#8217;in uzaktan kumandanın icadında yaptığı temel vurgu buradan doğuyordu. Montaj, artık izleyicinin elindeki bir etkileşim aracı sayesinde yeniden gerçekleniyor, &#8220;bildiğimiz sinema&#8221; ölüyordu.</p>
<p>Konuşmada vurgu yaptığı bir başka noktayı da buraya eklemek gerekir. Bilgisayar oyunları için yazılan üç boyutlu ortamların içinde hareket etmemizi sağlayan programlar çıktığında, bunlar kullanılarak nasıl sinematik anlatım olanakları doğabileceğini sorgulayan <a href="http://www.machinima.com/">Machinima</a> akımı çıkmıştı. Sanal gerçeklikle ilgili gelişmelerin vardığı nokta <a href="http://www.secondlife.com/">Secondlife</a> adlı bir sistemle son noktaya vardı. Oyuncuların avatarları yaratılarak, sanal bir film seti oluşturmak basit bilgisayarlarla bile mümkün hale geldi. Greenaway bu gelişmeyi &#8220;<em>sinema izlemeye devam etmek istiyorsanız, eve gider gitmez bu adrese girin: w w w secondlife nokta com</em>&#8221; cümlesini bir kaç kere tekrar ederek, sözlük anlamıyla altını çizdi.</p>
<p>Memlekette sinemanın bir anlatı türü, bir estetik mesele olarak günümüz teknolojileriyle ilişkisini tartışabilecek kaç kişi var diye düşündüğümde genellikle ümitsizliğe kapılıyorum. Yine de bu konuşmada toplanan kalabalık örneğin, gayet moral vericiydi. Bakalım blogosfer ya da sinema yazıları dünyasının başka alanlarında bu konuşma ya da genel olarak bu kavramlarla ilgili ne yorumlara denk geleceğiz&#8230; Duyan bilen yorum yazsa ya? </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/04/greenaway-istanbulda-sinema-mezarda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
