<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bilöker &#187; Defterden bloga taşınmışlar</title>
	<atom:link href="http://loker.radiobrecht.org/category/defterden-bloga-tasinmislar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://loker.radiobrecht.org</link>
	<description>Kısa lafın uzunu...</description>
	<lastBuildDate>Fri, 27 Jan 2012 22:32:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Zamanla başım(ız) dertte</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/zamanla-basimiz-dertte/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/zamanla-basimiz-dertte/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Nov 2011 00:01:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[server acim]]></category>
		<category><![CDATA[time based art]]></category>
		<category><![CDATA[uzayzaman]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[zaman temelli sanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=523</guid>
		<description><![CDATA[David Hall amca 70&#8242;lerin başında video üzerine denemeler yazar ve de yaparken, zaman temelli sanat (time-based media/arts) kavramını ortaya atmıştı. Tiyatro, sinema ve belgesel gibi şeylere bir arada kafa yorunca, bazı ortak dert ve tasaları tartıştıkça sanki bunların hepsini kapsayan bir isim varmış gibi hissedip, adını koyamadığım olmuştu. Hall tarafından ortaya atılan bu kavram aslında <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/11/zamanla-basimiz-dertte/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a title="David Hall" href="http://en.wikipedia.org/wiki/David_Hall_%28video_artist%29" target="_blank">David Hall</a> amca 70&#8242;lerin başında video üzerine denemeler yazar ve de yaparken, zaman temelli sanat (<em>time-based media/arts</em>) kavramını ortaya atmıştı.</p>
<p>Tiyatro, sinema ve belgesel gibi şeylere bir arada kafa yorunca, bazı ortak dert ve tasaları tartıştıkça sanki bunların hepsini kapsayan bir isim varmış gibi hissedip, adını koyamadığım olmuştu. Hall tarafından ortaya atılan bu kavram aslında şıppadanak bu disiplinlerin ortaklığını önemli ölçüde tarif ediyor. Duyduğumdan beri üzerine düşünmeyi sevdiğim bir kavram. Somutlaştırabildiğim çok şey olmasa da, yazmanın iyi bir düşünme yöntemi olduğunu bilmekten, biraz da böyle düşüneyim diye başladım bu yazıya&#8230;<span id="more-523"></span></p>
<p>Kavramla tanışmam Hall üzerinden değil, <a title="Montevideo Arts Institute" href="http://nimk.nl/" target="_blank">Montevideo Time Based Arts Institute </a>sayesinde olmuştu. Konuyla ilgisiz ama blogun alamet-i farikası tadındaki parantezlerimden birini açayım: Bu kurum, Amsterdam&#8217;da Hollanda&#8217;nın kültür mirasının bir bölümünü oluşturduğu düşünülen video sanatları arşivinin korunmasına yönelik projeler yapıyor. Hem bu çalışmalarını sürdürmek hem de yeni çalışmalara ev sahipliği yapmak için kraliyet dahil bir çok fondan yararlanıyor. Üzerine yüksek lisans <a title="Open Source Film Making" href="http://www.radiobrecht.org/files/open_source_filmmaking_loker.pdf" target="_blank">tezimi</a> yazdığım <a title="Elephants Dream" href="http://orange.blender.org" target="_blank">Elephants Dream</a> adlı dünyanın ilk özgür yazılım modeliyle üretilip, özgürce dağıtılan filmi de <a title="Blender Vakfı" href="http://www.blender.org/blenderorg/blender-foundation/" target="_blank">Blender Vakfı </a>ile ortaklaşa burada üretildi. Özgür yazılımlarla ilişkileri tesadüfi değil, kurumun araştırmacılarından <a title="Jaromil of Dyne" href="http://jaromil.dyne.org/" target="_blank">Jaromil </a><a title="Dyne:bolic" href="http://dyne.org/category/software/full-os/" target="_blank">dyne:bolic</a> işletim sistemi (FSF tarafından önerilecek kadar özgür ender Linux dağıtımlarından biri) projesinin ana geliştiricisi. Aynı zamanda Dyne ekibiyle birlikte NMiK&#8217;te özgür yazılım olarak sanatçıların işlerine yarayabilecek başka projeler de üretiyorlar. Mesela birçok ekranda oynayacak videoların eşzamanlama işlemleri için <a title="Sync Starter" href="http://syncstarter.org/" target="_blank">SyncStarter</a> gibi&#8230;</p>
<p>Neyse&#8230; Konuya dönelim. Zaman temelli sanat(lar) derken zaman doğru bir karşılık oluyor mu diye şüpheye düştüm. Saat, zaman, vakit, süre, mühlet, vade, devir, defa, kat, ecel, esna, çağ, asır gibi kavramları karşılayabilen bir kelime <em>time</em>. Zaman, diğer anlamları da yeterince hatırlatıyor gibi. Oysa aklıma ilk gelen karşılık <em>&#8220;süreç temelli&#8221;</em> olmuştu. Süreç bambaşka bir şey, ama kavram en çok bir zaman dilimi boyunca olan bir şeye işaret edince süreç daha doğru hissettirdi. Neyse zorlamaya gerek yok, basit olan doğrudur diyelim.</p>
<p>Kavramı en basit haliyle nasıl anladığımı da böylece tanımlamaya başlamış oldum. Zaman temelli sanat, sanatsal ürünün var oluşu belirli bir zaman dilimi içinde tamamlanan yaratıları tarif ediyor. Performans sanatlarının tümü (müzik de dahil) ve ifade aracı hareketli görüntü olan her şey. Aslında düşününce roman da bir tür olarak bunun parçası olmalı. Ne kadar sürede tamamlanacağı tasarlanamayan bir eser olsa da, <strong>bir an</strong> içinde okunup algılanması mümkün olmuyor.</p>
<p>Yaratılan bir eserin algılanması ve dolayısıyla alımlama eşiğinin oluşması için belirli bir zaman diliminin harcanması, tasarıma dahil olunca ortak sorunlar ve bunlara dair sorular ortaya çıkabiliyor. Örneğin duraksama da hareketin bir öğesi haline geliyor. Müzikteki suslar bunun en belirgin örneği. Kurgulanan görüntüleri düşününce, siyah ekran da bir sus olarak düşünülebilir mi acaba..? Sesin akışındaki sus bir yana, parçanın uzun süreler boyunca kesildiği müzik eserleri, hatta belirli bir süre sessizliğin müzikal bir tasarım olarak sunulduğu eserler var.</p>
<p style="text-align: center;">ψ</p>
<p>Burada konuyu biraz çatallamak zorunda hissediyorum kendimi, ki asıl yapıp yapabileceğim soru üretmek, dolayısıyla bağlamı daha iyi belirlemek gerekli&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">ψ</p>
<p>İnternet&#8217;in hayatımızda yarattığı çok değişiklik var. İnternet&#8217;le birlikte hayata dair deneyimlerimiz geri dönülemeyecek şekilde etkilendi. Bir aracın bu kadar değişiklik yaptığı başka keşif/icat var mıdır emin değilim.</p>
<p>Bu değişikliklerden önemli birinin de zaman algısı olduğunu düşünüyorum. Zamanın fizik ve matematikte yerinin dönüşümüne dair Vikipedi&#8217;deki <a title="uzayzaman" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Uzayzaman" target="_blank">Uzayzaman</a> maddesi güzel ipuçları sunuyor. Kuantum, karadelik gibi konulara hiç girmeden, basitçe zamanın üç boyutlu koordinat sistemine bir dördüncü boyut olarak eklenişini, bir şeyin var oluşunda onun ne zaman var olduğunu da hesaba katmak gibi özetlemek mümkün olur herhalde. <em>İnsanoğlu kuş misali</em> deyişi hareketin zamanla ilişkisini anlatmak için güzel bir örnek değil mi? Ya da Yiğit Özgür&#8217;ün karikatürlerinden <a title="dün yoğun bakım bugün yoğum bakın" href="http://galeri5.uludagsozluk.com/2/d%C3%BCn-yo%C4%9Fun-bak%C4%B1m-bug%C3%BCn-yo%C4%9Fum-bak%C4%B1n_17867.jpg" target="_blank">biri</a> mesela&#8230; (Aslında bunu okuduklarını umduğum beş fizikçi arkadaşım olmasa daha rahat atıp tutacağım da&#8230;)</p>
<p>Fizikçiler (ya da matematikçiler) bir şeyi tarif ettiklerinde, o şey zaten hep öyle olduğu için sadece anlamlandırabiliyoruz. Zaman hep böyle işliyordu, biz farkında olmuyorduk diye düşünmeye başlıyoruz. Zamanı hesaba katınca yok atom altı parçaları anlıyoruz, yok evrenin halleri falan derken yeni icatlar çıkıyor. Yoksa zaman hep akıyor&#8230; Akan bir şey olduğu için hızıyla ilgili dertlerimiz olabiliyor. Değerli olduğunu fark edebiliyoruz. Bir şey yaparken boşa harcadığımızı, bir başka şey yapaken de çok iyi kullandığımızı düşünüyoruz&#8230;</p>
<p>Shakespeare döneminde tiyatroya giden insanların için zaman, bugün bizler için olduğu kadar önemli ve değerli değildi zahir. Zira oyunlarını hak ettikleri tüm duraklar ve tempo ile sahnelemek üç dört saat sürebiliyor. Bugün bir tiyatro oyununu izlemek için bu kadar zamanını ayırmak çoğu insan için tereddütsüz kabul edebileceği bir öneri değil.</p>
<p>Sinema filmleri de (başlangıç döneminde maliyet ve teknoloji nedeniyle kısa kısa başlasa da) bugün tıpkılaşan örneklerine kıyasla epey uzun eserler olarak üretildiği dönemlerde sanat olarak rüştünü ispatladı. Şimdilerde dağıtımcıların standart uzunluklar talep etmesi, ticari gösterimlerde yer almayan filmlerin yapımcı bulamaması gibi seyirci-sanatçı ilişkisinin dışında gelişen etkenler daha çok etkileyebildiği için çıkarımda bulunmak zor hale gelse de, kısaldıkları bir gerçek.</p>
<p>İnternet&#8217;in deneyim ve algılarımıza etkisine dönersek; aynı anda birçok süreci kontrol edebilme yeteneği geliştirmeye başlayan insanlar olduk. Bunun sonucunda aynı anda birçok şeyi izleyebilme becerimiz de gelişti. Ya da bir şey izlerken aynı zamanda bir başka şeyi de okumak (cep telefonumuza gelen mesajları okumak gibi) normal gelmeye başladı. Bu olanaklar, yavaş yavaş karşı karşıya olduğumuz şeylerle ilgili beklentilerimizi de şekillendiriyor. Yazıların kısa olmasını istiyoruz.</p>
<p style="text-align: center;">ψ</p>
<p>Dijital kavramı da dönüştürüyor deneyimlerimizi. Kaset dinlerken şarkıların sırasına müdahale etme şansı o kadar ilkel ve dardı ki, çoğunlukla yapımcının tercihlerine sadık kalırdık. Kasedin her iki yüzünün ilk şarkıları ayrı anlamlar içerirdi. Bir şarkının bittiği noktada, diğer yüzde başlayan şarkılardan oluşan matrisler hatırlardık farkında olmadan. CD ile istediğimiz şarkıyı istediğimiz an dinleyebilmeye başladık. Gerçi teknoloji hâlâ zaman temelli mecralara özgü özellikler taşıyor, disk dönerken yaptığımız sıçramalar kısacık aralıklar bırakıyordu. Yine de an uzunluğundakı sıçramalar algımızı değiştirmeye yetmişti. Tamamen dijital, gayrî maddi mecralardaki müzik kayıtlarıyla o bile silindi. Bir mp3 dosyasından müzik dinlerken, şarkının herhangi bir anına sıçramak, dönen bir lazer diskin üzerindeki pozisyonu bulmaktan bile binlerce kere hızlı oldu&#8230;</p>
<p>Kısacası, dijital dünyadaki rastgele erişim (<em>random access</em>) olanağı da bize yeni deneyimleme şekilleri ve tercihleri öğretmeye başladı. Bir filmi izlemek yerine, &#8220;en komik sahnelerini&#8221; izlemek yetebilir hale geldi. Bir performans kaydının &#8220;gereksiz yerleriyle uğraşmayabilmeye&#8221; başladık. Zaman temelli sanatlardan alıntı yapmaya dayalı yeni bir editörlük, kırpmaya ve dizmeye dayalı yeni bir kurgu anlayışı çıktı karşımıza. Telif hakları sorunları olmasa bu alan çok daha hızlı gelişirdi büyük olasılıkla, ama o başka bir konu.</p>
<p>Zamanla başım(ız) dertte başlığı attım yazıya. Dert kısmı, bütün bu değişen algılar, yeni doğan, heyecan ve sabırsızlıkla peşine düşülen deneyimlerin dayattığı dönüşümde gizli. <a title="Server Acim" href="http://acim.name.tr/" target="_blank">Server Acim</a> nam güzel insanla tanışmak gibi bir şansım oldu. Tatlı sohbetlerimizden birinde ulaşım araçlarının hayatı doğal olmayan şekilde hızlandırdığı yorumunu yapmıştı. Ona göre, eskiden araçların belirli hızlarda seyretmesi, gündelik yaşamdaki diğer birçok işin hızına paralel-doğal bir denge içindeydi. Artık çok daha hızlı ulaşılabiliyor olması, birbirine bağlanan fiziksel mekanlardaki tempoyu da sıkıştırıyor, ama bu mekanlardaki süreçlerin hızlanmasını sağlayacak bir paralel gelişme yaşanmadığı durumlarda sorunlar ortaya çıkıyordu. Sırf Ankara&#8217;dan İstanbul&#8217;a bir saatte gidilebiliyor diye, gidip dönene kadar yapılması gereken işler de bir saatte yapılabilir hale gelmemişti&#8230;</p>
<p>Sonraki günlerde tesadüfen benzeri bir tespit yaptım ve böylesi bir dengenin televizyon yayınlarıyla ev üretimleri arasında olduğunu iddia etmekten fena halde keyif aldım. Behzat Ç. <a title="bilöker diziler" href="http://loker.radiobrecht.org/category/diziler/" target="_blank">başkalarıyla</a> birlikte İnternet üzerinden izlemeyi tercih ettiğim bir dizi. Sezon finalini biraz meraktan (sonradan ispiyon yememek için) biraz da tesadüfen televizyonda izlemeye karar vermiştik. Yayın başlayacağı sırada ve aç olarak eve girince, yemek hazırlığını reklam aralarında aşama aşama ilerletmek zorunda kalıp, bir kap yemek pişirmenin gerektirdiği; soğanlar pembeleşinceye kadar, suyunu çekinceye kadar, iki tıkırdayana kadar gibi muğlak mutfak zamanlamalarının reklam aralarına nasıl uyduğunu fark ederek şaşırmıştım. Tesadüfe inananlar çoğunlukta olacaktır, ama bu tür eşleşmelerin tesadüfen bile olsa evrimsel olarak başarı şanslarının yüksek olduğunu hesaba katmanın zararı yok.</p>
<p>Velhasıl, bir sürecin kendine has, olması gerektiği ölçüde zaman süresince tamamlanması gerektiğinde aceleye getirmenin alemi yok. Zaman temelli sanat üretenlerin, ürünün algılanabileceği zamanı hesaplarken bu baskı karşısında yaşayacağı dönüşüm kısa vadede olumsuz olacak gibi görünüyor. Belki orta-uzun vadede bunun kendi doğasının güzel sonuçları da olur, hatta belki demek fuzulî, olacaktır&#8230;</p>
<p>Öte yandan tek risk bu alanda üretim yapanlar için değil. Bu üretimlerin toplumda karşılığını bulması için kritik öneme sahip olan eleştirmenler, araştırmacılar vb. için de zaman harcamak ne kadar lüks hale gelirse toplamda kültür o kadar lüks hale geliyor. Bir müzik yazarının, uzun uzun müzik dinleyebilmesi, belki klipler, söyleşiler seyretmesi, yazılar okuması gerekli. Bunları paralel hale getirebileceği (yeni bir albümü dinlerken, bir yandan o albüme dair yapılan söyleşileri okuyabileceği) bir olanak değil, kullanılması gereken bir davranış modeli olarak kurgulandığında eleştirmenliğin, araştırmacılığın doğası hesaba yeterince alınıyor mu acaba? Her birine ayrı ayrı zaman ayırmanın gerektirdiği maliyetleri karşılayacak kültür sermayesini harcamazsak barbarlaşmaya başlayacağımızı unutmamalı&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">ψ</p>
<p style="text-align: left;">Bitirirken&#8230; Dijital olanın zamanla ilgili bir başka tuhaf sonucu daha var aslında. Yine İnternet ile somutlaşan ama bu yazının geliştiği yolun dışına düşen bir tespit. Bağlamında ona dair bir yazıyla bunu bir araya getirmek üzere son bir not olarak düşeyim:</p>
<p style="text-align: left;">Maddi nesneler zamanla kurdukları ilişkiyi yaşayan, taşıyan şeyler. Bir dergi, basıldığı anda fiziksel olarak eskimeye başlıyor. Dolayısıyla bir an tesadüfen insanın karşısına çıkan ve fiziksel olarak yirmi yaşını doldurmuş bir dergi, o yaşanmışlıkla birlikte deneyimleniyor. İçindeki her haber, yorum, kanaat ait oldukları zaman dilimini işaret eden bir var oluşun içinde sunulmuş oluyor. Dijital ve ağlı dünyanın sonsuzluğunda (matematiksel evrenin soyutluğunda) zaman sadece bir değişken, bir sayı olarak var oluyor. Okuyucu bir yazı ile karşılaştığında, yazıldığı dönemi göz önünde tutmak için özellikle tarih bilgisini değerlendirmezse, bütün yazılar zamansızlaşıyor&#8230; Teorik olarak her daim konuşulabilecek bir konuydu bu da olasılıkla&#8230; Ama artık gündelik yaşamın bir çelişkisi olarak hayatımızda&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/zamanla-basimiz-dertte/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oyuncak müzesine ikinci seferin şerefine&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/oyuncak-muzesine-ikinci-seferin-serefine/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/oyuncak-muzesine-ikinci-seferin-serefine/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 Nov 2011 23:27:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[express]]></category>
		<category><![CDATA[Rutin]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul oyuncak müzesi]]></category>
		<category><![CDATA[sunay akın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=442</guid>
		<description><![CDATA[Sunay Akın&#8217;ın İstanbul Oyuncak Müzesi projesini duyduğumdan beri merak etmiş, ancak geçen yıl gitme fırsatı bulmuştum. Express&#8217;in Şehir Hatları bölümüne yazdığım yazıyı, bugün ikinci kez gidince bloga koymadığımı hatırlayarak burada da paylaşmamın iyi olacağını düşündüm. Alttaki yazı Express 117. sayıdan naklen&#8230; Fotoğraflar bugünden&#8230; Yaş sınırı olmayan oyuncaklar Bir hafta içi öğleden sonrasında, ailecek İstanbul Oyuncak <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/11/oyuncak-muzesine-ikinci-seferin-serefine/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Sunay Akın&#8217;ın İstanbul Oyuncak Müzesi projesini duyduğumdan beri merak etmiş, ancak geçen yıl gitme fırsatı bulmuştum. Express&#8217;in Şehir Hatları bölümüne yazdığım yazıyı, bugün ikinci kez gidince bloga koymadığımı hatırlayarak burada da paylaşmamın iyi olacağını düşündüm. Alttaki yazı Express 117. sayıdan naklen&#8230; Fotoğraflar bugünden&#8230;</em></p>
<p><em><span id="more-442"></span></em><strong>Yaş sınırı olmayan oyuncaklar</strong></p>
<p>Bir hafta içi öğleden sonrasında, ailecek İstanbul Oyuncak Müzesi’nin yolunu tuttuk. Zaman tercihimiz biraz kalabalıktan kaçınarak gezebilmek içindi, ama öğrendik ki böyle bir şey çok mümkün değil. Toplu okul gezileri her an düzenlendiği için müze hep kıpır kıpır bir kalabalıkla dolu. Şamatacı bir çocuk güruhuyla birlikte olmak bazı anlarda yorucu olsa da, genellikle neşeli durumlar yaratıyor.</p>
<p>Mekân, Sunay Akın’ın ailesinden yadigâr, Göztepe tren yolunun dibindeki bir konak. Müze için özel olarak  tasarlanmış bir planı olmadığı için daracık alanlarda özel tasarımlarla sunum yapılıyor. Konak mimarisi temel alındığı için geniş galeriler yerine oda oda düzenlenmiş bir yapı var. En üst kattan başlamamız konusundaki öneriye uyuyor ve üç kat tırmanıyoruz.</p>
<p><img class="alignright" src="https://img-s.foursquare.com/pix/D21RPSG3RHIP3N4UD4Y3ZE5MG30UCSXMM12NJRTYZNRK3RNB.jpg" alt="" width="200" height="267" />İlk oda 20. yy başlarından ortalarına dek süregiden ve genellikle askerler ya da savaşla ilgili oyuncaklardan oluşuyor. Arka planda sürekli “Schindler’in Listesi”nden hatırladığımız bir parça çalarken, oyuncakların çocukları askerî bir mite inandırmakta kullanılışı, o çocukların Hitler’in askerlerine dönüştüklerinde yarattıkları dehşetle ilişkilendirilmiş. Sunay Akın’ın kaleme aldığı tahmin edilebilen notlar ve açıklamalarda militarizmin oyuncaklara hiç bulaşmaması dileği hissediliyor. Keşke fon müziği gibi iddialı bir işe girişirken tek bir parça seçilmese, hele hele o parça haber bültenlerinde fon müziği olarak iğdiş edilen bir parça olmasaydı da, bu naif istek karikatürize hale gelmeseydi diye düşünüyorum sessizce. Yine de soğuk, temas edilmeyen birer seyir nesnesi olmaktan çıkarılıp da, bir bağlam içinde sunulan oyuncaklar fikri başarılı görünüyor. Sonraki oda, uzay çağı efsanesinin doğuşuna götürüyor bizi. ‘60’lı yıllardan itibaren uzay araştırmaları ve hayalleri etrafında üretilen yerli-yabancı birçok oyuncağı aya çıkıldığı haberini veren gazete sayfalarıyla iç içe izliyoruz. Gece gökyüzünü seyredercesine tasarlanan tavan yine bir bağlam yaratmak için gösterilen çaba ve özeni düşündürüyor. Bu odanın asıl dikkat çekici yönüyse, oyuncakların farklı ülkelerde yapıldığını anlamanın zorlaşması.</p>
<p>Müze genelinde yerli oyuncak sektörünün –ahşap oyuncak üretimini saymazsak– ne kadar içler acısı durumda olduğu anafikir olarak işlenmiş sanılabilir. Oyuncak askerlerin memlekette üretilenlerini keşfetmek hiç zor olmuyor örneğin. Oysa uzay meselesinde hemen herkes birbirine benzer, yakın tasarımlar ve üretimler gerçekleştirebilmiş. Diğer odalardaki oyuncaklar gündelik yaşamı en ince ayrıntısına kadar sunabiliyor. Oyuncaklı hayat bilgisi Uzay ve asker oyuncaklarına yönelik dönem vurguları diğer oyuncaklarda yok. Öteki odalar konuya, oyuncakların yapıldığı malzemeye göre düzenlenmiş. Teneke oyuncaklar, ahşap oyuncaklar, bebek evleri, oyuncak ayılar ya da trenler gibi. Savaş ve uzay odalarında formel olmaktansa bağlamı güçlendirmek üzere yazılmış açıklamalar, bu odalarda kimi ıvır zıvır malûmat notlarına çevriliyor. Örneğin Özal sonrası dönemin ilk şaşaalı oyuncaklarından matchbox (kibrit kutusu) arabaların gerçekten de kibrit kutusuna sığacak boyda olmaları gerektiği için böyle isimlendirildiklerini öğreniyoruz. İngiltere’de bir dönem okula kibrit kutusuna sığamayacak büyüklükte oyuncak getirilmesine izin yokmuş. Matchbox arabalar da bir döküm oyuncak yapımcısının kızına okula götürebileceği oyuncaklar yapma fikrinden doğmuş. Başka bir ilginç malûmat da, ‘40’larda Almanya’da üretilen Türk bayraklı oyuncak askerlere dair. Hitler’in kahraman asker algısını desteklemeye paralel, Türkiye kamuoyunu tavlamak için ürettirdiği propaganda<br />
oyuncaklarının varlığını da müzeden öğreniyoruz.<br />
<img class="alignright" src="https://img-s.foursquare.com/pix/HQDUYKEZBT5PBCOQLVAXNI2FXSCDV04QCCUACA3BNODQZBDG.jpg" alt="" width="200" height="267" /><br />
Bu kadar çok oyuncağı bir arada görmenin, karşılaştırmanın bir şaşırtıcı sonucu da, geçtiğimiz asır boyunca, çocukların gündelik yaşamı öğrenmeye yönelik ne kadar çok bilgiyi oyuncaklar üzerinden alabildiğini gözlemlemek. İçinde insan figürü ya da tava, kuş kafesi gibi ayrıntılı modellerle oynanabilen evlere hemen her türden esnaf eşlik ediyor. Bir tuhafiyeci ya da kitapçı dükkanını ya da kasabı oyuncağından tanımak mümkün. Geçen zamanla birlikte yaşanan değişimin sonucu olarak, artık bu bir dönem bilgisi olarak ayrıca önem kazanmış durumda. Çamaşır, bulaşık makineleri ya da klozet gibi örnekler, oyuncak yapımına konu olamayacak hiçbir şeyin olmadığını düşündürüyor.</p>
<p>Kız ve erkek çocuklar için düşünülen oyuncaklar ise başlı başına incelenebilecek (ve incelenmiş olan) bir konu elbette. Ev işlerine yönlendiren, hatta eğiten, alıştıran, sevdiren misyonlarla üretilen oyuncaklar, Ira Levin’in “The Stepford Wives” romanıyla karikatürize biçimde tasvir edilebilen ev kadını rolünün nasıl inşa edildiğini hatırlatabiliyor. Bu oyuncaklara rastgeldiğimiz ikinci katı o an gelen bir tur eşliğinde gezmeye başladığımız için en az oyuncaklar kadar çevremizi saran kalabalık da ilgimizi çekiyor. Çocukların müzeyle, oyuncaklarla ve birbirleriyle kurduğu ilişki başlı başına seyirlik. Akıllara zarar bir cep telefonu ve (aslında aynı cihazın uzantısı olarak) fotoğraf makinesi kullanımı var. Çocukların teknolojiyle ilişkisi üzerine ne duymuş olursam olayım, oyuncak müzesinde değil de, Tahtakale’deki döviz pazarı nda gibi hissetmemi sağlayacak bu telâş hâlini gözümde canlandırmam mümkün olmazdı.</p>
<p><strong>Topaç, Vita tenekesi, horoz şekeri </strong></p>
<p>Müzenin giriş katına döndüğümüzde yerli oyuncakların en güçlü ve özgün yanına ayrılmış bir bölüme geliyoruz. Ahşap oyuncaklarla ağzına kadar doldurulmuş bir dükkân, içinde el yapımı oyuncakların üretim sürecini gösteren bir mankenle birlikte sergileniyor. Vitrinde duran bir topacın yanında epeyce değişik şekilli bir oyuncağın da farklı bir topaç tasarımı olup olmadığını tartışmaya koyuluyoruz. Tam o sırada yanımızdaki bir kadın dönüp bize topacın bir oyuncak olduğunu öğreterek, nasıl oynandığını anlatmaya çalışıyor. Genç göründüğümüze sevinsek mi diye düşünsek de, biraz bozuluyoruz. Bozulmamızın nedeni, bilmiyor olduğumuzu düşünmesinden çok, bir anda maruz bıraktığı nostalji duygusu. Bu nostalji vurgusunun müze geneline sirayet ettiğine bir anda uyanıyoruz. Örneğin, müzenin bir köşesinde, yirmi yıldır göze çarpmayan markalar ve ambalajlarla dolu bir “bakkal” var. Oyuncak müzesinde bakkalın yeri olabilir elbette. Bir dönem oyuncakların en çok satıldığı yerlerin kırtasiye ve bakkal dükkânları olduğunu hatırlıyorum. Fakat bakkalın durumu, bu ilişkiyi göstermekten ziyade, “şimdinin çocuklarına Vita tenekesi göstermek” fikriyle sınırlı kalmış bir sergilemeye takılıyor. Toplu gezi biçiminde düzenlenen organizasyonlar sayesinde yoğun katılımları sağlanan çocuklar için anlaşılması zor bir unsur bu. Bir yağ tenekesi, 1900 yılında üretilmiş, el yapımı bir oyuncakla neredeyse aynı önemde sunulunca, çocuklar bu müzedeki deneyimden ilk kez görülen nesneler önemlidir gibi bir sonuç çıkarabilirler elbette. Müzenin belki de tasarımında ıskalanan tek bir nokta zincirleme olarak bu etkiyi pekiştirmeye yarıyor. Müzeyi tasarlayanlar, kendilerini merkeze koydukları bir algı noktası belirlemiş görünüyorlar. Bu sadece kavramsal çerçevede değil, fiziksel tasarımda da kendini gösteriyor. Artık alışveriş merkezlerinde bile merdivenlere çocuklar için ikinci ve alçak bir trabzan eklemek gibi çözümler akıl edilirken, müzedeki tüm yazılı açıklamalar yetişkinler için normal sayılabilecek yükseklik ve açılara yerleştirilmiş. Bu da müzenin çocuklar tarafından tamamen seyirlik bir deneyim olarak algılanmasını, işin bağlam ve bilgi kısımlarının es geçilmesini kolaylaştırıyor.</p>
<p>Bu ani tespit zincirine kendimizi kaptırdığımız ahşap oyuncak dükkânından, çoğunlukla plastik ve yerli oyuncakların sergilendiği son bölüme ulaşıyoruz. Fatoş oyuncaklarının yarım kalmış bir projesi olarak Adile Naşit bebeği parçalarını seyrediyoruz. Güzel olabilecek bir projeymiş aslında. Yine nostalji kısmına hizmet eden bir unsur olarak Horoz Şeker kalıbı gözümüze çarpıyor. Hatıra parası basmaya yarayan bir makineyle birlikte kendi zamanımıza geri döndüğümüzü anlıyoruz. Girişte bilet aldığımız masa, müzeciliğin güncel eğilimiyle “Gift Shop” görevini de üstlenmiş durumda. Şöyle bir karıştırıp müze kataloğu almaya karar veriyor ve dışarı çıkarak tütün keselerimize, sigara paketlerimize davranıyoruz. Tuvaletlerin de tasarım bütünlüğüne uygun ve çok eğlenceli olduğunu duymuştuk, unutmuşuz. Bir daha gelişimizde ona da bakalım diyerek uzaklaşıyoruz. Bir daha gelinir mi? Gelinir&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/oyuncak-muzesine-ikinci-seferin-serefine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teknolojinin yarattığı çirkin varisler</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/teknolojinin-yarattigi-cirkin-varisler/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/teknolojinin-yarattigi-cirkin-varisler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Sep 2011 21:38:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[convergence]]></category>
		<category><![CDATA[hackers and painters]]></category>
		<category><![CDATA[paul graham]]></category>
		<category><![CDATA[yakınsama]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=435</guid>
		<description><![CDATA[Cep telefonlarıyla çekilen fotoğraflar, usta ressamların geçim derdinden yaptıkları ve bugün müzeleri dolduran portrelerin varisleri kabul edilebilir mi? Dizilerden bahsetmeye çalışırken, özellikle de &#8220;kısmen bağımsız bir başka unsur da ister kültür endüstrisinden, ister genel hatlarıyla üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinden bakalım kısacası “paranın çoğu burada olunca, bir sürü yetenekli insan da burada toplanıyor” hali.&#8221; derken bu bağlantıyı <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/09/teknolojinin-yarattigi-cirkin-varisler/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Cep telefonlarıyla çekilen fotoğraflar, usta ressamların geçim derdinden yaptıkları ve bugün müzeleri dolduran portrelerin varisleri kabul edilebilir mi?</p>
<p>Dizilerden bahsetmeye çalışırken, özellikle de <em>&#8220;kısmen bağımsız bir başka unsur da ister kültür endüstrisinden, ister  genel hatlarıyla üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinden bakalım  kısacası “paranın çoğu burada olunca, bir sürü yetenekli insan da burada  toplanıyor” hali.</em>&#8221; <a href="http://loker.radiobrecht.org/2011/09/dizi-dedigin/" target="_blank">derken</a> bu bağlantıyı kurmama neden olan onlarca küçük fikir/bilgi/kanaat kırıntısı kafamın içinde uçuşurken biri azıcık odağa girer gibi yapıp tekrar uzaklaştı. Kuramadığım bağlantıyı ayrıca konu edeyim:</p>
<p><span id="more-435"></span><a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/25128189/" target="_blank">Waltic</a> konferansında Bülent Somay&#8217;la telif meselesi tartışırken yaptığı çıkışı çok beğenmiştim. Şimdi konuyu tamamen oraya saptırmayayım, ama maddi beklentilerden uzak bir kültürel üretim yapılamaz mı sorusuna &#8220;başka işlerde çalışmayı düşünmez misiniz?&#8221; diye sormanın hem ajitatif hem kibar bir yöntemini formüle etmişti. Ne bir buluş yapmış ne de böyle bir şey önermeye cesaret eden ilk kişi olmuştu elbette&#8230; Yazar ve yayıncı Cem Akaş, 2004 yılında <a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=104720" target="_blank">Korsan&#8217;a Güzelleme</a> diye benzer bir noktayı savunabiliyordu&#8230;</p>
<p>Yakın zamanda benzer şekilde, konuyu güzelce özetleyen bir başka denemeyi okudum: Paul Graham&#8217;ın <a href="http://www.paulgraham.com/hp.html" target="_blank">Hackers and Painters</a> denemesi. Yazılım dünyasında hacker olmanın aslında kendine tam bir yer bulamamak anlamına gelebildiğini birçok bakış açısından değerlendirip (kimi mühendis gibi davranmanı bekler, kimi işçi, kimi bilim insanı vb.) sonuçta hacker olmanın aslında bir ressam ya da yazar gibi tamamen içsel nedenlerle ve yaratıcılıkla harekete geçtiğini vurguluyor ve bunun hep canlı kalması gerektiğini savunuyordu.</p>
<p>Başka işlerde çalışarak özgün projeleri maddi beklentilerden bağımsız hale getirmek, başarılı olmalarını kolaylaştırabilir gerçekten. Satmak zorunda olmayan bir albümden daha özgürce yapılan bir müzik olabilir mi? Gişe kaygısı olmadan çekilen bir film, yönetmenin gerçekten iç dünyasını daha iyi yansıtmaz mı? Mümkün veya değil, o başka bir tartışma.</p>
<p>Bu yazıyı yazmaya iten, kulağıma küpe olan bölümse, bu tezi geliştirirken bir ayrıntı olarak değinip geçtiği, ama başlı başına bir denemeye, hatta tezlere konu olabilecek bir saptama. Tam da &#8220;nasıl bunca zaman aklıma gelmemiş&#8221; denecek türden. Diyor ki -mealen: <em>Fotoğrafın resim sanatına vurduğu asıl darbe, ressamların ideal günlük işini çalmış olmak. Tarihteki birçok büyük ressam portreler yaparak geçimlerini sağlardı</em>.</p>
<p>Gerçekten de zenginlerin portrelerini yaparken kazandığı parayla kirasını ödeyip, karnını doyurup, boyasını alıp bir başına hayallerindeki resimleri yapmaya çalışan nice ressamın işleri bugün müzeleri süslüyor ve fotoğraf bu iş sahasını yok etmediyse bile öyle kabul etmemizi gerektirecek kadar daralttı.</p>
<p>Tabii burada hatırlamak gereken bir başka nokta da, fotoğrafın ortaya çıkışının tek başına ve bir anda portre geleneğini ressamlardan almadığı olmalı. Aslında teknolojideki dönüşümler, bu işin iş olma biçimindeki değişimler sonra da hiç durmadı. Fotoğrafın portreler için ticari kullanımı stüdyolarda başladı. Fakat bu stüdyolar yerlerini çok uzun olmayan bir süre sonra haber fotoğrafçıları, özellikle de savaşları belgeleyen fotoğrafçılar için sinema filmlerinin kullanılabildiği ve bugün tüm fotoğraf makinalarındaki temel ölçü ve konvansiyonları yaratan 35mm. fotoğraf makinalara bırakmaya başladı. Bu makinaların yayılmasıyla stüdyolar fotoğraf çekilen yerler olmaktan, fotoğrafların ham malzemelerinin satıldığı ve sonra işlendiği dükkanlara döndü. Dükkanlar da direnemiyor. Dijital teknoloji, hele ki telefonlarımızla bile fotoğraf çekebilmek o anlamı da ortadan kaldırmaya başladı.</p>
<p>Fotoğraf çeken telefonların, ressamların mirasyedisi olduğunu söylemek ileri gitmek olacaktır. Hele ki insanların telefonlarından İnternet&#8217;e yayılan fotoğraflar, tabloların estetiğiyle kıyaslandığında. ;-)</p>
<p>Şimdi, bu yazı burada bitiyor, ki bir de Benjamin&#8217;e dalmayayım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/teknolojinin-yarattigi-cirkin-varisler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Geç olsun, güç olmasın: Community Leadership Summit nedir?</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/gec-olsun-guc-olmasin-community-leadership-summit-nedir/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/gec-olsun-guc-olmasin-community-leadership-summit-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Sep 2011 07:20:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Yazılım]]></category>
		<category><![CDATA[Seminerler]]></category>
		<category><![CDATA[CLS]]></category>
		<category><![CDATA[community leadership summit]]></category>
		<category><![CDATA[linux]]></category>
		<category><![CDATA[portland]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://developer.pardus.org.tr/people/loker/blog/?p=119</guid>
		<description><![CDATA[Community Leadership Summit, 2009&#8242;da Ubuntu&#8217;da Community Manager olarak çalışan Jono Bacon tarafından başlatılan ve devamında Dave Nielson (CloudCamp), Van Riper (CLS-West organizatörü ve Google community manager), Sara Ford, Marsee Henon (community manager ve O’Reilly irtibatı) gibi isimlerin de katılımıyla sürdürülen bir na-konferans (unconference). Zamanından ötesinden gelen edit: Sözlük jargonundan apararak, yazı bittikten sonra en başına <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/09/gec-olsun-guc-olmasin-community-leadership-summit-nedir/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a title="Community Leadership Summit" href="http://www.communityleadershipsummit.com" target="_blank">Community Leadership Summit</a>, 2009&#8242;da Ubuntu&#8217;da <em>Community Manager</em> olarak çalışan Jono Bacon tarafından başlatılan ve devamında Dave Nielson (CloudCamp), Van Riper (CLS-West organizatörü ve Google community manager), Sara Ford, Marsee Henon (community manager ve O’Reilly irtibatı) gibi isimlerin de katılımıyla sürdürülen bir na-konferans (<em>unconference</em>).</p>
<p>Zamanından ötesinden gelen edit: Sözlük jargonundan apararak, yazı bittikten sonra en başına ekleyeyim şu notu: Çok uzadı, bu yazı sadece bu etkinliğin genel olarak ne olduğunu anlatıyor. Sonraki yazılarda günler halinde etkinlik izlenimlerine sıra gelecek&#8230;</p>
<p><span id="more-506"></span>Başlarken bir terminolojik ayrımda yarar var. Nihan Katipoğlu ile birlikte, Pardus&#8217;un daha kurumsal bir yapıya kavuşturulması döneminde giriştiğimiz camia koordinatörlüğü ile <em>community manager</em> olarak tanımlanan kavram arasında farklar var. Dolayısıyla hoppadanak bir çeviri yapamıyorum bu terim için. Şöyle ki, biz camia koordinatörleri olarak projenin, gönüllüleriyle ilişkilerini geliştirmek; katkıcıların, gönüllülerin ihtiyaçlarının proje tarafından karşılanmasını sağlamaya çalışmak gibi bir alanda görev yapmayı deniyoruz. Buna aslında iş ortakları da belirli alanlarıyla girebiliyor. Ubuntu ya da bu görevi tanımlayan başka projelerden tanıştığım insanların durumuysa farklı. Onlar gönüllülerin organizasyonunu yapan ekiplerin liderleri olarak çalışıyorlar. Oradaki manager sözcüğü, tam çevirisiyle müdür desek başımız ağrımaz bir alana denk geliyor. Topluluğun müdürü değiller elbette, topluluktan sorumlu olarak çalışanların müdürü olarak görev yapıyorlar. Belki, sonra iş başında gördüklerimden yola çıkarak sezgisel biçimde yakıştırdığım topluluk lideri tamlamasını kullanabilirim diye düşünüyorum.</p>
<p>Etkinlikte ilk öğrendiğim ve şaşırdığım noktalardan biri bu oldu. Yıllardır falanca projesinin sırf ofis paketi için şu kadar geliştiricisi var, bilmemkimler <em>kernel</em> için şu kadar geliştirici çalıştırıyor efsaneleriyle Pardus&#8217;u kıyaslarken hüzünlü bir asimetriyi görür dururduk, ama bu alanda bu kadar ciddi bir farkla karşılaşmayı beklemiyormuşum demek ki&#8230; Yani artık geliştirici kardeşlerimin imrenmelerine eklenip &#8220;bizim de etkinlik planlamaya ayrı, sosyal medyaya ayrı, basına ayrı atayabildiğimiz elemanlarımızın olduğu koca bir takımımız olsaydı&#8230; Nerdee, çamaşır bende, bulaşık bende&#8230;&#8221; diyebiliriz. Neyse&#8230;</p>
<p>Etkinliğin amacı temelde topluluk çalışmalarına dair kafa yoranları bir araya getirerek, bu alanın geleceğine dair ortak planlar yapmak, mevcut sorunlar üzerine ortak kafa yormak ve kişilerin kendilerini geliştirmelerine olanak sağlamak.</p>
<p><a href="http://oreilly.com/" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-126" title="cls_oscon_duyuru" src="http://developer.pardus.org.tr/people/loker/blog/wp-content/uploads/2011/09/cls_oscon_duyuru-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" />O&#8217;Reilly</a> tarafından düzenlenen epey büyük ve önemli bir başka etkinliğin, <a href="http://www.oscon.com/oscon2011" target="_blank">OSCON</a>&#8216;un hemen öncesinde, aynı mekan kullanılarak gerçekleştirilmesi de ilk günden beri gelenek olmuş. Bu yönteme mekan paylaşımı (co-location) deniyor ve etkinliklerin ekonomik anlamda kolaylaşması için önerilen yöntemlerden biri. O&#8217;Reilly beş değil de yedi gün için mekanla anlaşıyor, iki gün bu etkinliğin mekan sponsoru oluyor. Sıfırdan bir etkinlik mekanı kiralanmasına kıyasla çok daha az maliyeti olduğu için sponsor açısından olumlu bir talep. O etkinliğe katılmaya gelecek insanlar da aynı şekilde planlarını iki gün fazladan yaparken (hele benim gibi kıtalar arası uçunca) epeyce anlamlı hale geliyor.</p>
<p>Etkinliğin şekli de dikkate değer, verimli ama riskli bir yöntem ve başlı başına üzerine konuşmayı hak ediyor.</p>
<p><strong>Na-konferans</strong></p>
<p>Na-konferans olarak kullandığım terimin İngilizcesi <em>konferans olmayan</em> anlamına gelen <em>unconference</em> sözcüğü. Wikipedia bu kavram hakkında şöyle <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Unconference" target="_blank">diyor</a>: &#8220;<em>Na-konferans, katılımcılar tarafından yürütülen bir etkinliktir. Geleneksel konferansların bir ya da birkaç yönünden kaçınmayı ifade eder. Bu özellikler yaygın olarak sunumların sponsorlar tarafından yapılması, yüksek katılım ücretleri ve hiyerarşik örgütlenme biçimleridir.</em>&#8221;</p>
<p>Türkiye&#8217;de birkaç konferansa katılınca, neden konferans mantığına karşı çıkan insanlar olduğunu anlamak zor olmuyor. Özellikle sponsorlar tarafından sunum yapılması, genellikle belirli bir ürünün reklamından ibaret oluyor. Konferans ne kadar kavramsal çerçeveyi belirlese de, bir yol bulunup olay firmaya çekiştirilebiliyor. Dolayısıyla gerçekten insanlara temas etmek, ortak akıl yürütmek için konferans tek başına iyi bir yöntem olmayabiliyor.</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-127" title="cls_program_olusurken" src="http://developer.pardus.org.tr/people/loker/blog/wp-content/uploads/2011/09/cls_program_olusurken-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" />Bu yönteme benzeyen etkinlik modellerinden biri de boot camp terimi ödünç alınarak ya da ondan devşirilerek isimlendirilen etkinlikler. Boot camp İngilizce&#8217;de askeri eğitimi tarif ediyor. Tam bir çevirisi Acemi Eğitimi olur herhalde. WordPress&#8217;in <a href="http://central.wordcamp.org/" target="_blank">WordCamp</a> etkinliği bunlara bir örnek.</p>
<p>Bu etkinliklerde program önceden belirlenmiyor. İlk gün katılımcılar üzerine konuşmak istedikleri konuları birer kağıda yazarak sıra oluşturuyor, bir dakikalık süre içinde niye böyle bir oturum istediklerini açıklıyor ve program tahtasında boş bir oturum alanına yerleştiriyorlar.</p>
<p>Bir oturum öneren herkes konuşmasını tamamladıktan sonra bir moderatör (genellikle organizasyondan biri bu sıkıcı işi üstlenmiş oluyor) önerilen oturumların yerleşimlerine bakıyor. Tüm önerenler de o sırada sınav sonucu açıklanmasını bekleyen insanlar gibi tahta etrafında yarım çember halinde bekleşiyor. Bu sırada sığmayan oturumlara yer ayarlamak, birbirine benzeyen konulardaki oturumları önerenler kabul ederse birleştirmek, ilgi alanına göre takip edilebilecek oturumları paralel yerleştirmemeye özen göstermek gibi bazı düzenleme işlemleri yapılabiliyor. CLS 11 bu konuda epey rahat ve kendinden organize bir topluluk tarafından yürütüldüğü için bu seans çok yaşanmadı desem yeridir. Program tamam olunca -ilk oturumdan beş-on dakika önce bitirmeye çalışılıyor)- herkes temiz hava, nikotin, kafein ihtiyaçlarını karşılamaya dağılıyor ve kısa bir aranın ardından ilk oturum başlıyor.</p>
<p>CLS 11&#8242;de ikinci gün ancak akıl edebildiğimiz iki detay sonradan işimizi çok kolaylaştırdı. Önceki yıllardaki iki etkinlik boyunca akıl edilmedi mi, deneyim aktarmada bir sorun mu var diye de düşündüm, ben bundan sonra katıldığım her na-konfereansta buna dikkat ederim mesela&#8230; Detaylar şunlar:</p>
<p>Program tamamlanır tamamlanmaz düzgün bir telefonla fotoğrafını çekip etkinliğin <em>hashtag</em>&#8216;i ile yayınlamak, böylece herkesin telefonundan da takip edebilmesini sağlamak&#8230;</p>
<p>Bir gönüllünün, oturum notlarının tutulduğu araçta oturumların hazırlığını yapması.<img class="size-medium wp-image-128 alignright" title="cls_program_bakarken" src="http://developer.pardus.org.tr/people/loker/blog/wp-content/uploads/2011/09/cls_program_bakarken-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></p>
<p>Bu ikinci detayı biraz açmam lazım tabii. CLS 11 boyunca düzenlenen tüm etkinliklere dair notlar wikia&#8217;da bu iş için açılan <a href="http://communityleadershipsummit.wikia.com/wiki/Main_Page" target="_blank">bir sayfada</a> toplandı. Her oturum başladığında oturumu öneren, katılımcılardan dizüstü bilgisayar ile gelen bir gönüllü soruyor, kabul eden biri wikia&#8217;da oturum başlığıyla sayfa oluşturuyor şeklinde bir süreç. Fakat notları düzenli olarak tutanlar dışında, sonradan katılımcılar kendi verdikleri örnekleri, linkleri eklemek isteyebiliyorlar ve ismi bulamayınca başka isimle sayfa açabiliyor ya da başka karışıklıklar yaşanabiliyor&#8230; Bunların önlenmesi için programın sayfaya linkleştirilerek girilmesi yetiyor. Wiki yapısı, olmayan bir sayfanın linkini doğrudan onu yaratmaya yönlendirdiği için herkes programda katıldığı oturuma tıklayınca ortak bir alana ulaşmış oluyor.</p>
<p>Oturumun ne şekilde olacağı tamamen o oturumu gerçekleştirenlere kalan bir konu. Yine de bu konuda epeyce tavsiye ve deneyim biriktirmek de mümkün oldu, wiki&#8217;de detayları var. Benim kendi açımdan önemsediğim püf noktalardan biri, kullanılan dile yabancı ya da çekingen olanların konuşmaya katılmalarını kolaylaştırmak için kimi taktiklerin kullanılması önerisi. Mesela, söz alarak konuşmak ya da giriş ve çıkış sırasında birer tur herkesin tek tek söz almasını bir moderatörün sağlaması&#8230; Bu tür yöntemler genellikle hararetli ve üretken konuşmaların önünü kesebiliyor, ama ikinci yöntem (oturum başı ve sonunda birer tur) zaten konuşabilen insanların o turları pas geçmesi, ama lafa giremeyenlerin de iki kelam etmesi açısından faydalı oluyor.</p>
<p>Özellikle Amerikan kültüründe topluluk çalışmasından anlaşılan şey çoğunlukla etkinlik düzenlemek, zira işi paylaşırken zaten belirli ortaklıklar işliyor. Herkes anladığı işe karışıyor, birbirinin alanına saygı duyuyor falan derken ihtiyaç duyulan şey genellikle sosyalleşmeye dönüyor. Haliyle bu na-konferansı kapsayan günlerin de oturum dışı zamanları ağırlıkla bu yaklaşımla örülmüştü. Şehirde ayarlanan bir barda, sponsor ayarlanabildiği zamanlarda hesabı onlara yıkarak, hep birlikte içmeye giderek akşamı doldurmak. Sonra da kongre vadisi ismini hatırlatan bölgedeki otellere dağılmak&#8230;</p>
<p>Yazı iyice kontrolden çıkmadan, gün gün oturumlar ve insanlar hakkındaki izlenimlerimi aktarmak üzere ve soru, yorum ve katkılara her daim açık olduğumu hatırlatarak bunu bitireyim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/gec-olsun-guc-olmasin-community-leadership-summit-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Portland macerası &#8211; bölüm 2</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-2/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Jul 2011 23:24:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[portland]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=418</guid>
		<description><![CDATA[İlk günün şaşkınlığını takiben birbirinden ilginç insanların olduğu Community Leadership Summit 11&#8242;e katıldım. Bu konuyla ilgili notları ayrıca özgür yazılım ve copyleft maslahatgüzarlığında bulabilirsiniz. Burada ufak tefek notlarla Amerika deneyimi yazmaya devam edeyim diye düşündüm. Tekman, Portland&#8217;la ilgili tavsiyeler veriken parkı gösterip &#8220;tanışmasalar da nazikçe selamlaşan insanları göreceğin yer de burası&#8221; demişti. Bu aslında en <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-2/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İlk günün şaşkınlığını takiben birbirinden ilginç insanların olduğu Community Leadership Summit 11&#8242;e katıldım. Bu konuyla ilgili notları ayrıca özgür yazılım ve copyleft maslahatgüzarlığında bulabilirsiniz. Burada ufak tefek notlarla Amerika deneyimi yazmaya devam edeyim diye düşündüm.</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/domuzcuk.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-421" title="domuzcuk" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/domuzcuk-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Tekman, Portland&#8217;la ilgili tavsiyeler veriken parkı gösterip &#8220;tanışmasalar da nazikçe selamlaşan insanları göreceğin yer de burası&#8221; demişti. Bu aslında en ufak bir ortaklık söz konusu olabilen her yer için geçerli. Hepsinden önce, bir şeyler satın almaya çalışırken önden bir nezaket selamlaşması şart. Sadece günaydın falan demek değil, ufak bir hal hatır sorma, elektriğe bağlı olarak azıcık havadan sudan konuşma falan epey kabul gören bir davranış şekli. Öyle ki, uluslararası organizasyonların yapılanmalarına ilişkin sorunları tartışırken, ikinci dil olarak İngilizce konuşanların yaşadığı sorunları sıralayıp, olası çözüm önerilerini listelemeye çalışmayı önerdiğimde kimi noktaların utangaç insanlar için de geçerli olabileceği epey geç gündeme geldi. Biriyle konuşurken çekindiği için aklındakini söylemekten kaçınmak çok sık rastlanan bir şey değil gibi görünüyor. Öyle algılanıyor demek daha doğru belki de&#8230;<span id="more-418"></span></p>
<p>Arkadaş çevremdeki insanların bir bölümünün eşek yüküyle para ödeyerek akıllı telefon almasını garipsiyorum. Kullananlara lafım yok, dibine kadar yararlananlar kuşkusuz var. Ama benim telefonuma iphone kılıfı geçirsem aradaki farkı iki ay sonra anlayacak olmasına aldırmadan o parayı ödeyen kaç tane arkadaşım olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Bu neredeyse tamamen servisle ilgili bir durum. Turkcell son dönemde iyi ataklar yapıyor, ama tek başına bir servis sağlayıcının yapabileceği şeylerin sınırı olduğunu unutmamak gerekli. Burada ise özellikle Google (ki hayatımızı yönetmeye başlamasından endişe duyan insanların sayısı da az değil) servislerine çevrimiçi ulaşmak için akıllı telefonlar bir nimet. Ben koca tabletimle hareket etmek zorunda kalmama rağmen ziyadesiyle mutluyum, bir iphone ya da android telefonun ne kadar rahat olabileceğini ancak tahmin ediyorum.</p>
<p>Yiyecek bir şeyler mi arıyorsunuz? Google haritasını açıp &#8220;beni bul&#8221; diyorsunuz. Beleş bir kablosuz internet bağlantısı bile yeterli bunun için, 20-30 m. sapmayla şak diye işaretliyor. Sonra &#8220;civarda tıkınacak ne var&#8221; tuşuna basıyorsunuz, hoop diye işaretleniyorlar bir bir. Hepsi hakkında yorumlar vb. bulmak bir yana, zaten hepsinin menüleri, açılış/kapanış saatleriyle ilgili bilgi alabileceğiniz birer web sitesi var. İşte tam da servis sağlayıcının sınırının bittiği yer burası. Mekanlar İnternet üzerinden ulaşılabilir olmayı o kadar önemsemişler ki, bu konuda her şeyi deniyorlar. Bakkalın bile Facebook sayfası var. Böyle olunca yol-iz bulmak ziyadesiyle kolaylaşıyor. Google transit denen akıllara zarar proje de cabası. Bu proje de civardaki toplu ulaşım servislerini saat ve dakika inceliğinde tarif ediyor. Şehrin öte yanındaki bir müzeye mi gideceksiniz, hangi tramvay geçiyor, saat kaçta yakın durakta olması bekleniyor hepsi öğrenilebiliyor. Bugün gördüğüm en dehşetengiz detay ise &#8220;maç var, şu şu saatler arası trafiğe dikkat edin&#8221; uyarısı da çıkmasıydı.</p>
<p>Neyse, önceki mesajda itinayla uzak durduğum &#8220;burada bir düzen var&#8230;&#8221; efsanesine bu kadar katkıda bulunmak yeter herhalde.</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0452.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-423" title="IMG_0452" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0452-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Tekman&#8217;ın tek önerisi insanlarla tanışmamama rağmen nerelerde selamlaşabileceğim değildi elbette. İki ayrı lokanta önerdi, özellikle kahvaltıda nefis olacağını iddia etti. Ben de pazar sabahı toplantıdan önce karnımı doyurmak üzere şehrin öte tarafındaki Mother&#8217;s Bistro&#8217;nun yolunu tuttum. Hesaba katmadığım şey popülariteydi. Hele pazar günü tüm mekanlar açık olmadığı için açık ve kalburüstü olan her yerde inanılmaz sıra var. Bayağı hip bir gece kulübüne girmek ister gibi bir şeridin yanında sıraya girmiş Cingılbört aileleri! Orası biraz civcivliydi, dolayısıyla daha da saçma olduğuna inandığım bir durumu belgeleyerek şeker koması sırasını sizler için belgeledim.</p>
<p>Daha da geç kalmamak için konferans merkezine epey yakın bir kafe bulup orada atıştırıverdim. Amerika ile ilgili efsanelerden biri de meren&#8217;in &#8220;kahvaltı istemeyi başardığında ingilizce konuşabiliyorsun demektir&#8221; başlıklı olanıydı. Tanıştığım nice insandan dille ilgili övgüler aldıysam da, kahvaltı etmenin benim açımdan kolaylığı bu açıdan daha önemli bir ölçü idi. Gerçekten de basit bir kahvaltı seçeneği yok. Neticede iki üç çeşidi olan, simit çakması bir hamur parçasıyla yanında ne tür sıcak bir şey yeneceği meselesi etrafında dönüyor tüm olay. Ama o yanında yenecek olan şey karışık.</p>
<p>Bir kere, olası seçeneklerin tamamı konusunda rızanız alınıyor. Sadece peynirli simit (<em>bagel</em>) mi yiyeceksiniz, yumurta, sosis, pastırma (<em>bacon</em>) istemediğinizi net bir şekilde öğrenmesi gereken bir garsonla karşı karşıyasınız. Meren ilk günlerde sorulan soruların hepsine evet cevabı vererek geçiştirmeyi denemiş. Fakat bu ekmeğinizi hangi tür istersiniz sorusuna kadar işlemiş haliyle&#8230; Ben daha şanslıydım. Büyük olasılıkla Meren&#8217;in ilk deneyimini aksanı filmlerden falan öğrenilebilecek bir yer olmayan New Orleans olmasıyla da ilgili. Ben simitimi başarıyla aldım, tökezlediğim tek şey kahveyi kağıt bardakta istemeye çalışırken tüm kahvaltıyı paket almak oldu. Arkamdan &#8220;madem açıp burada yiyecektin, niye paketlettirdin gerizekalı&#8221; demişlerdir. Kibarlık o kadar asal bir durum ki, bunu asla yüzünüze söylemiyorlar. Herkesin içinden geldiği gibi davranma hakkı saklı. Konferans salonunda saçma sapan bir yerde yere uzanıp kitap okumak serbest mesela. Kendine güven duymayı besleyen şeyler bunlar. Her zaman iyi sonuçlar doğurmasa da, genel olarak da olumlu bulduğum yönleri arasında&#8230;</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0397.jpg"><img class="size-thumbnail wp-image-422 alignright" title="IMG_0397" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0397-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Tüm bunların yanında mekanlar genellikle rahat, keyifli yerler. Girdiklerim arasında en salaş olanı bile (bu İnternet sitesi yok demek galiba) gazete bulunabilir, temiz vb. bir mekan sunuyor. Bir de her dükkanın kapısında umumi tuvalet değiliz yazısı yazılı ki, hadi bunu bir barda, pizzacıda anlıyorum. Türkiye&#8217;de yaygın olan bakışla mcdonalds olmak istemiyorlar. Fakat bugün bu yazıyı bir araba satıcısının camında gördüm ki, harbi merak ediyorum sıfır subaru mağazasına girip tuvaletin yolunu tutan mı oldu da yazdılar acaba&#8230; Gelenekler ilginç vesselam. Mekana özenmek demişken, şu harika manzara da bu sabahki kahvaltımı da yaptığım ve yukarda bahsettiğim ilk macerayı yaşadığım J Cafe&#8217;nin sokağa bakan camında&#8230;</p>
<p>hamiş: Bu kadarını yazıp yollamasam iyice sallayacağım için böyle özensiz, lafı fazlasıyla uzatıp az şey anlatarak, aslında link olması gereken hiçbir şeyi link yapmayarak yolluyorum. Sonradan tutmayacağımdan emin olduğum bir söz vereyim, en azından linkleri bir gün düzeltirim. ;)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Portland macerası &#8211; bölüm 1</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-1/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-1/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 23 Jul 2011 04:19:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[kitapçı]]></category>
		<category><![CDATA[laughing horse books]]></category>
		<category><![CDATA[oscon]]></category>
		<category><![CDATA[portland]]></category>
		<category><![CDATA[powells]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=410</guid>
		<description><![CDATA[Hayatımda ilk kez ABD&#8217;ye gelmenin sonuçlarından biri de, ilk kez kıtalararası uçmak oldu. Hayatımın en uzun günüydü. Perşembe sabahı bir kalktım, iki kere cuma yaşadım, daha da bitmedi. Neyse ki toplu taşıma araçlarında uyumakla ilgili üstün bir yeteneğim var. Öyle Erzurum&#8217;a uçar gibi manzara seyredilecek bir durum da olmadığından koridorda ayak uzatılabilecek bir pozisyonu başarıyla <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-1/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hayatımda ilk kez ABD&#8217;ye gelmenin sonuçlarından biri de, ilk kez kıtalararası uçmak oldu. Hayatımın en uzun günüydü. Perşembe sabahı bir kalktım, iki kere cuma yaşadım, daha da bitmedi. Neyse ki toplu taşıma araçlarında uyumakla ilgili üstün bir yeteneğim var. Öyle Erzurum&#8217;a uçar gibi manzara seyredilecek bir durum da olmadığından koridorda ayak uzatılabilecek bir pozisyonu başarıyla alıp, bir iki kere dolanmayı saymazsak uyuklaya uyuklaya cumalardan birini yedim. Yoksa <em>giderken iyi de, dönünce jet-lag oluyorsun </em>yollu deneyimlerin aldatmaca olduğunu acı biçimde öğrenirdim gibime geliyor. Gerçi sağlaması dönüşe, galiba uçak uykusu da kurtarmayacak, öyle derler.<span id="more-410"></span></p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0363.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-411" title="IMG_0363" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0363-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Velhasıl biri ziyadesiyle uyduruk görünen iki etkinliğe katılmak üzere haftalar önce yer ayırttığım Jupiter Hotel web sitesinde göründüğü kadar arkadaş canlısı çıktı. İstanbul&#8217;da unuttuğum fiş adaptörünü bile bulup getirdiler. Yandaki gibi manzarası olan bir odaya çabucak yerleştim. Oda ufak ve gürültülü ama konferans tipi otellerdense, böyle kendine has bir yerde kalmayı kesinlikle daha çok seviyorum.</p>
<p>Daha sonra ayrıca değineceğim bir yerel gazetede Portland&#8217;ın ünlü müzisyenlerinden birinin ölüm yıldönümüyle ilgili yayınlanan uzun bir yazıda, son konserini resimde görülen çardakta verdiğine değiniliyor. Burası otelin içine sokulmuş bağımsız bir bar. Programları da anlaşılan ilgi çekiyor. Ruhsuz ama profesyonel bir otelden daha iyi değil mi?</p>
<p>Çardağın altına toplanan insanlar çok ses çıkarır da uyku uyutmazlarsa endişesiyle her yatağın üzerine kulak tıkacı da bırakmışlar. Biraz tırt ama aslında çok sevimli bir çözüm bence. Neyse ki benim uyku yeteneklerim uçaklarla sınırlı değil&#8230;</p>
<p>Portland&#8217;ın benim kaldığım ve haşır neşir olacağım bölümü (<em>convention center</em>) ile <em>downtown</em> (bizde tam anlamıyla bir tanecik var, ona da özel isim vermişiz: tarihi yarımada&#8230; bu <em>downtown</em> gavur memleketlerinde şehrin epeyce yıllar önce var olduğu alanın, bugün genellikle merkez mahallelerden birine dönüştüğünde çağrıldığı isim) arasında bir nehir, üzerinde de biri çelik ve epey endüstri devrimi zamanlarını düşündüren köprüler var. Bizdeki Galata Köprüsü gibi ortadan katlanıp açılıyor ve şehre ismini veren limanlara can verebiliyorlar anladığım kadarıyla. Kaldığım otelden dümdüz gidince karşıma çıkan köprünün mekanizması 1924 yılında yapılmış. Köprü kuleleri bakımlı biçimde varlıklarını sürdürüyorlar. Fotoğrafı vardı ama genel bir Portland albümü yapar, notları tamamlayınca ona link veririm&#8230;</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/28386_402114711249_202876091249_4159314_2960496_n.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-412" title="laughing horse books" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/28386_402114711249_202876091249_4159314_2960496_n-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Google Maps ve sokak görünümü özelliği sayesinde uğramayı planladığım yerlere giden yolları epey öğrenmiştim. Bir tanıdığım böyle şehirleri gezerek Google turizmi yapan birinden bahsetmişti. Bir amaç doğrultusunda kullanınca çok daha iyi anladım. O manyaklık da mümkün ve cazip bir hadise.</p>
<p>Mesela otelin üst sokağındaki film ve kitap odaklı muhalif kolektif, <a title="laughing horse books" href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=4&amp;ved=0CEIQFjAD&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2FLaughingHorsePDX&amp;ei=zEAqTq6PNoL6sAPnvuXiCg&amp;usg=AFQjCNFMAys830EiutH8At7vMF6lOkZB8g" target="_blank">Laughing Horse Books</a> ile böyle tanıştım. Gelmeden önce tanışabildiğim için de, kendilerine özgür yazılımcı oldukları için Pardus, sinemacı oldukları için son dönem İngilizce altyazılı/seslendirmeli DVD&#8217;si çıkmış filmlerden bazılarını alıp götürebildim.</p>
<p>İlk gün hevesiyle çok vakit geçiremesem de Daniel (David de olabilir) ve John ile tanıştım. John&#8217;un ev arkadaşı yüksek lisansıyla ilgili bir şeylerden dolayı Ağustos&#8217;ta İstanbul&#8217;a geliyormuş. Ne kadar kalacak anlayamadım. Tanıştığımda öğrenirim. Hafta boyunca görüşmek üzere sözleştik ve ayrıldık.<a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0371.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-413" title="portland sahafı" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0371-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a></p>
<p>Bu tür kitapçılar Portland için çok şaşırtıcı değil gibi görünüyor, zira IKEA büyüklüğünde diye tarif ettiğim Powells&#8217;ı ararken biri hatrı sayılır, diğerinde herhangi bir sayıma girsen yıl devirmeden kurtaramazsın büyüklüklerde iki ayrı müzik dükkanı tavaf ettim. Birinde yaşadığım ilginç bir karşılaşmayı direk fotoğrafla anlatmak, fotoğrafın bu cümleler okunmadan görünmemesi için <a title="portland'da ilginç tesadüf" href="http://twitpic.com/5ubouv" target="_blank">twitpic linki</a>. Fakat bir başka sahafımsı kitapçı da solda görünüyor.</p>
<p>Kitapçılardan yapacağım alışverişi gemiyle kargolamayı planlıyorum. Bu plan plaklar için hayırlı sonuçlar doğurmayabilir diye radarımı kitapçı dükkanlarıyla sınırlı tutma niyetindeyim. Bakalım. Yoksa efsane plaklar var. Life dergisinin seslendirilmiş Amerika Tarihi var, 8 plak $40. Weill şarkıları söyleyen Lotte ve bir kaç yorumcu daha $10 civarlarında plaklarla el sallarken, Woody Allen&#8217;ın bir ayaküstü gösterisi ve Monty Python&#8217;un özgün film müzikleri ya da Marx kardeşlerin radyo oyunları gibi şeyleri bırakmak kolay değil. Genel anlamda müzik olayına girmiyorum bile&#8230;</p>
<p>Gavur memleketine gidenlerin düzenlilik, tertiplilik anlatmalarından çok sıkıldığım için bunu yapmayacağım (ama öyle böyle düzenli değiller, o ayrı) diye kendime söz verdim. Dolayısıyla memleket halini buradaki kültür ürünlerine baka baka yad etmek de laciverti olacak diye girmeyeyim diyorum. Otelin altında bir bağımsız radyo kanalı ve karşısında bir sanat tiyatrosu var. Gülen At tayfası ya da bu arkadaşlarla bir şeyler konuşma şansım olursa, hiç değilse dayanaklı atmak babında girişebilirim. O muhtemel yazı bir Şehir Hatları yazısı olarak Express&#8217;e gider&#8230; Portland macerasının nedeni OSCON ve Community Leadership Summit olunca, konu dışı kalma ihtimalinde buraya dönmekle birlikte, genel olarak maceranın sonraki bölümleri bilöker&#8217;in maslahatgüzarlığında yayınlanır diye tahmin ediyorum&#8230; Sağ üst köşeden takip edilebilir. RSS okuyanlar için bir formülüm olsa başıma sürebilirdim. Yapardım bunu. Şimdi tavuk gibi 9&#8242;da yatmamak için dışarı çıkayım. Belki bu bölüm de daha bitmemiştir&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yitik bir yazının tıpkıbasımı: mencoder profil desteği ve Onur Küçük&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/yitik-bir-yazinin-tipkibasimi-mencoder-profil-destegi-ve-onur-kucuk/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/yitik-bir-yazinin-tipkibasimi-mencoder-profil-destegi-ve-onur-kucuk/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 Jul 2011 16:27:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Nasıl Yapılır?]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Yazılım]]></category>
		<category><![CDATA[linux]]></category>
		<category><![CDATA[mencoder]]></category>
		<category><![CDATA[mplayer]]></category>
		<category><![CDATA[video dönüştürme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://developer.pardus.org.tr/people/loker/blog/?p=117</guid>
		<description><![CDATA[04 Şubat 2008, 22:54&#8242;te yayınlanmış bir yazı imiş bu, bugün twitter&#8217;da sohbeti dönünce arşivciliğiyle ünlü arkadaşlardan biri (yazsam kızar diye tırstım gizem katıyorum) gönderiverdi: Pardus&#8217;un yıllanmış, demlenmiş ustalarından Onur Küçük&#8217;le şahsen tanıştıysanız bilirsiniz&#8230; Onur sessiz bir insandır. Özellikle pardus-kullanıcıları listesinde harcadığı uzun zamanlar nedeniyle, bu aracı kullanmayı yeğleyenlerin aklına yerleştiğine emin olduğum imzasını motto edinmiş, <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/07/yitik-bir-yazinin-tipkibasimi-mencoder-profil-destegi-ve-onur-kucuk/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>04 Şubat 2008, 22:54&#8242;te yayınlanmış bir yazı imiş bu, bugün twitter&#8217;da sohbeti dönünce arşivciliğiyle ünlü arkadaşlardan biri (yazsam kızar diye tırstım gizem katıyorum) gönderiverdi:</p>
<p>Pardus&#8217;un yıllanmış, demlenmiş ustalarından Onur Küçük&#8217;le şahsen tanıştıysanız bilirsiniz&#8230; Onur sessiz bir insandır. Özellikle pardus-kullanıcıları listesinde harcadığı uzun zamanlar nedeniyle, bu aracı kullanmayı yeğleyenlerin aklına yerleştiğine emin olduğum imzasını motto edinmiş, feyz almaya odaklanmıştır&#8230; &#8220;Bilgi konuşur, bilge dinler&#8230;&#8221; Konuşmakta acele etmez sevgili Küçük&#8230; ve bazen beni çileden çıkarırcasına susar! Söylemesinin çok anlamlı olduğu konularda da susar! Bunun taze bir örneğini, özgürlükiçin projesi kapsamında değerlendirilebileceğini düşündüğüm bir öneriyi tartışırken yaşadık&#8230; Özetleyerek (atarak) alıntılıyorum:<br />
<span id="more-505"></span><br />
Löker: Malum, hepimizde var, hafif deliyiz&#8230; ya da nerd diyelim gavurcadan ödünç terimle&#8230; bir işi üç kere yapacaksak, beş kerelik emeği harcayıp da bash/python betiği yazmak, konsol açıverip de işleri otomatikleştirivermek yapmazsak duramadığımız bir eylem&#8230; diyorum ki, psp&#8217;ye video kodlamak, ipod&#8217;a arşiv bindirirken &#8216;yahu nasıl olsa sokakta dinleyeceğim, yerden kazanayım&#8217; diye ogg/flac&#8217;larımızı 128/variable tekrar kodlamak gibi işler için hepimizin kullandığı farklı çözümler var&#8230; Gelin bu güçleri bir yerlerde birleştirelim, birbirimizin çözümlerini, püf noktalarını öğrenelim, paylaşalım&#8230;</p>
<p>Onur: Bu arada merge isteğine yazmıştım, gördün mü, mencoder&#8217;ın profil desteğini epey geliştirmiş durumdayız&#8230;</p>
<p>Löker: Gözümden kaçmış abi, anlatsana şu işin aslını&#8230;</p>
<p>Onur: Türker (Sezer) mencoder&#8217;da öntanımlı yazıtipi belirlenmediği için altyazıların otomatikman gömülmediğini fark ederek çözüm aramaya başlayınca, bir süredir var olan ama çok kullanışlı olmayan profil desteği de gözüme çarptı. Biraz elden geçirip, günümüzdeki ihtiyaçlara uyarlamaya girişince ortaya şimdiki sonuç çıktı.</p>
<p>mencoder -profile psp -o falanca.mp4 dediğinde video dosyası psp&#8217;nin ihtiyaç duyduğu standartlara göre hazırlanıyor. Bu normalde, akılda tutması zor bir seri sayıdan kullanıcıyı kurtaran bir şey. Üstelik mplayer/ffmpeg gibi uygulama/kütüphanelerin sürümleri değişince bu konudaki parametrelerde değişikliker yaşanabiliyor. Kullanıcıya bir profil kullanmayı öğretmek daha doğru ve çağdaş bir çözüm.</p>
<p>Löker: Eh abi, harika bir fikirmiş gerçekten, peki bu gelişmeye kaç profil dahil etmiş olduk biz bugün?</p>
<p>Onur: 29 çeşit video için hazır tanımlarımız var, mencoder -profile help komutuyla tam listeye ulaşılabilir. Burada sözü geçen yüksek kalite vb. ifadelerin karşılıkları da /etc/mencoder.conf dosyasında tutuluyor. Kullanıcılar hata takip sisteminden bu konuda iyileştirme önerisi girerek &#8220;falanca video tipini profil olarak eklemek faydalı&#8221; dediklerinde pakete ek yapmaya çalışıyorum. Önerilerin mevcut profillerden biraz daha farklı olması, örneğin &#8220;mevcut bir profilden sadece basit bir parametre farklı&#8221; olmaması, teknik olarak doğru olmasını tercih ediyorum, bu sürecin tamamında da listeyi çok kalabalıklaştırmadan işlevsel tutmaya çalışacağım.</p>
<p>Löker: E peki, çok kişisel bir isteğimiz var, sistem genelinde bir yapılandırma önermek istemiyoruz. Nasıl ekleriz kendi bilgisayarımızda bu alana yeni bir profil?</p>
<p>Onur: Ev dizinindeki .mplayer dizini içinde mencoder.conf dosyası oluşturmak uygun bir çözüm yaratabilir. Örnek dosya olarak /etc/mplayer.conf alınabilir. Buradaki dizim kurallarına göre bakmak gerekli&#8230;</p>
<p>Löker: Ah Onur ya, şunları daha sık anlatsan, bu bilgileri daha çok paylaşsak ya&#8230;</p>
<p>Onur: :)</p>
<p>hamiş: özgürlükiçin.com adresinde bu tip konularda püf noktaları sadece tarif eden değil, uygulayan çözümleri de paylaşalım önerime olumlu bazı tepkiler geldi, önümüzdeki günlerde bu konuda bazı adımlar atabiliriz&#8230; Pardus dediğimiz bir tek 2007, 2008 değil ya&#8230;</p>
<p>- yeni yayına not: Özgürlükİçin&#8217;de belgelerin güncellenmesiyle hatta wikize edilmesiyle ilgili planlar konuşuluyor. Zeki Bildirici gönüllüler arasında &#8220;belgelendirici&#8221; türü bir görev tanımı yapmayı öneriyor. Dört koldan çeşitli ipuçlarını, nasıl belgelerini güncelleyip sınıflandırarak bir topluluk belge arşivi yapsak güzel olmaz mı? Konuşalım bence bunları&#8230; <a href="http://lists.pardus.org.tr/mailman/listinfo/pardus-camia" target="_blank">camia listemiz</a> de var&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/yitik-bir-yazinin-tipkibasimi-mencoder-profil-destegi-ve-onur-kucuk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>OsCon 2011 ve Community Leadership Summit</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/oscon-2011-ve-community-leadership-summit/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/oscon-2011-ve-community-leadership-summit/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Jul 2011 12:25:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Yazılım]]></category>
		<category><![CDATA[Seminerler]]></category>
		<category><![CDATA[CLS]]></category>
		<category><![CDATA[community leadership summit]]></category>
		<category><![CDATA[linux]]></category>
		<category><![CDATA[oscon]]></category>
		<category><![CDATA[portland]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://developer.pardus.org.tr/people/loker/blog/?p=115</guid>
		<description><![CDATA[Temmuz ayının son haftası boyunca (bürokratik bir engelle son anda karşılaşmazsam [bkz. meren faktörünün yakın çevreye etkileri]) Portland&#8217;da iki ayrı etkinliğe katılacağım. İlki 23-24 Temmuz tarihlerinde, Ubuntu&#8217;nun topluluk yöneticisi Jono Bacon&#8217;ın düzenlediği Topluluk Liderliği Zirvesi. Programının mevcut halinden de anlaşılacağı üzere çok organize bir etkinlik değil. Daha çok bu alanda bir şeyler paylaşmak isteyenlerin buluştuğu bir <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/07/oscon-2011-ve-community-leadership-summit/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" title="oscon" src="http://www.swellpath.com/wp-content/uploads/oscon_2011_-_o_reilly_conferences_july_25_-_29_2011_portland_or.png" alt="" width="220" height="110" /><br />
Temmuz ayının son haftası boyunca (bürokratik bir engelle son anda karşılaşmazsam [bkz. meren faktörünün yakın çevreye etkileri]) Portland&#8217;da iki ayrı etkinliğe katılacağım. İlki 23-24 Temmuz tarihlerinde, Ubuntu&#8217;nun topluluk yöneticisi Jono Bacon&#8217;ın düzenlediği Topluluk Liderliği Zirvesi. <a title="Topluluk Liderliği Zirvesi" href="http://www.communityleadershipsummit.com/schedule/" target="_blank">Programının</a> mevcut halinden de anlaşılacağı üzere çok organize bir etkinlik değil. Daha çok bu alanda bir şeyler paylaşmak isteyenlerin buluştuğu bir zirve gerçekten de&#8230; Hazır OsCon düzenlenecekken, fırsattan istifade önceki günlerde bu konuya biraz kafa yormak isteyenler ilk gün programı birlikte oluşturarak toplanacağız diye düşünülmüş.<span id="more-504"></span></p>
<p>Bu yaklaşım hem iyi hem kötü olmaya çok müsait. Neyle karşılaşacağımı merak ediyorum ben de.</p>
<p>Fakat CLS nasıl geçerse geçsin, hemen ardından gelen (25-29 Temmuz) OSCON muazzam görünen bir programa sahip.</p>
<p>Yine topluluklar açısından deneyimlerin paylaşılacağı birçok oturuma ek olarak eğitim alanında özgür yazılımların nasıl kullanıldığı deneyimleri de ilgimi çeken başlıklar arasında.</p>
<p>Beş gün boyunca devam edecek olan <a title="oscon program" href="http://www.oscon.com/oscon2011/public/schedule/grid/oscon" target="_blank">programa</a> bakarak şimdiden seçmeler yapmaya çalışıyorum. İlk gözüme çarpan oturumlar:</p>
<ul>
<li>Wade Minter ve Andrew Berkowitz&#8217;in <a href="http://www.oscon.com/oscon2011/public/schedule/detail/18548" target="_blank"><em>Build a Better Team with Improv</em></a> sunuşu,</li>
<li>Evan &#8216;Rabble&#8217; Henshaw-Plath&#8217;ın <a href="http://www.oscon.com/oscon2011/public/schedule/detail/18924" target="_blank"><em>Building a Hacker Culture: Uruguay&#8217;s Laptops and Broadband for All</em> </a>sunuşu,</li>
<li>Johnny Diggz&#8217;in <em><a href="http://www.oscon.com/oscon2011/public/schedule/detail/17953" target="_blank">Open Source Tools, Social Media and Crisis Response</a> </em>sunuşu,</li>
<li>Steve Hargadon&#8217;un <em><a href="http://www.oscon.com/oscon2011/public/schedule/detail/18684" target="_blank">The State of Open Source in Education</a> </em>sunuşu,</li>
<li>Sonya Barry&#8217;nin <em><a href="http://www.oscon.com/oscon2011/public/schedule/detail/19116" target="_blank">Lessons from the Java.net Migration: Managing an Open Source Community through Major Change</a> </em>sunuşu,</li>
<li>Amber Graner <a href="http://www.oscon.com/oscon2011/public/schedule/detail/19115" target="_blank"><em>Volunteers Aren&#8217;t Always Contributors; Contributors Don&#8217;t Always Volunteer</em></a> sunuşu&#8230;</li>
</ul>
<p>Bu sunuşlara pek çoğunu eklemek istiyorum elbette&#8230; Bir yandan da, eğer Türkiye&#8217;deki Pardus camiasından, özgür yazılım camiasından insanların merak ettiği, neler konuşulduğunu aktaracak biri olsa dediği bir oturum varsa diye programımı kesinleştirmeden sormuş olayım diye düşündüm&#8230;</p>
<p>Eğer programa bakıp &#8220;şu sunuşu takip edip hakkında bir şeyler yazarsan iyi olur&#8230;&#8221; dediğiniz bir oturum varsa, çekinmeden yazın. Eğer başka bir oturumla/toplantıyla çakışmazsa ve takip ederken aktarabileceğim kadar bile olsa anladığım bir konuysa elimden geleni yaparım. Buraya yorum da yazabilirsiniz, e-posta da atabilirsiniz&#8230;</p>
<p>Çok daha iddialı bir başka fikir de, &#8220;önümüzdeki yıl ____ etkinliğine _____ &#8216;ı davet etmeyi düşünüyorduk, oralarda geziniyor bak konuşması var, ensele lobi yap&#8221; dediğiniz kimseler varsa, o konuda da elimden geleni yaparım. Zaten 100&#8242;lerce Pardus DVD&#8217;sini herkese ulaştırıp burada yaptıklarımızdan olabildiğince insanı haberdar etmeye uğraşacağım.</p>
<p>Bu vaatlerimi ne kadar tutabileceğim konferansın gidişatına bağlı elbette, ama denemeye değer diye düşünerek sorayım istedim :)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/oscon-2011-ve-community-leadership-summit/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çizgi roman yayınlamak kolay iş değil&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/05/cizgi-roman-yayinlamak-kolay-is-degil/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/05/cizgi-roman-yayinlamak-kolay-is-degil/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 May 2011 16:17:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[1001 roman]]></category>
		<category><![CDATA[çizgi roman]]></category>
		<category><![CDATA[dampyr]]></category>
		<category><![CDATA[julia]]></category>
		<category><![CDATA[maceraperest çizgiler]]></category>
		<category><![CDATA[oğlak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=374</guid>
		<description><![CDATA[Favori çizgi romanlarımın dönmüş olması, bu aralar en çok duyduğum haliyle, eski baharların olmamasını benim için önemsizleştiriyor. Günler uzadı, işten çıktıktan sonra sahil kenarında yürüyüş yaparken ortalık aydınlık olabiliyor. Bir de neredeyse yıllar sonra tekrar Julia ve Dampyr okuyabiliyor olmaktan güzeli olamaz&#8230; Daha güzeli olamaz, ama daha kötüsü olabiliyormuş. Sağolsunlar hem 1001 Roman hem de <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/05/cizgi-roman-yayinlamak-kolay-is-degil/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Favori çizgi romanlarımın dönmüş olması, bu aralar en çok duyduğum haliyle, eski baharların olmamasını benim için önemsizleştiriyor. Günler uzadı, işten çıktıktan sonra sahil kenarında yürüyüş yaparken ortalık aydınlık olabiliyor. Bir de neredeyse yıllar sonra tekrar <a title="Julia 1001 Roman" href="http://www.1001roman.com/index.php?dispatch=news.view&amp;news_id=5#5" target="_blank">Julia</a> ve <a title="Oğlak Yayınları Dampyr 18. cilt" href="http://www.oglakyayinlari.com/tanim.asp?sid=IT6RTRVWDS3SDSS8DCDL" target="_blank">Dampyr</a> okuyabiliyor olmaktan güzeli olamaz&#8230;</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/05/julia.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-376" title="julia" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/05/julia.jpg" alt="" width="180" height="251" /></a><span id="more-374"></span>Daha güzeli olamaz, ama daha kötüsü olabiliyormuş. Sağolsunlar hem 1001 Roman hem de Oğlak/Maceraperest işi yarı yolda bırakmadılar. Uzun aradan sonra (ve söylendiğine göre maliyeti ancak karşılayacak kadar satmasına rağmen) bu iki güzel çizgi romanın devamını getirdiler.</p>
<p>Çizgi roman alışverişi yaptığım sahafın sahibi NTV yayınlarının çizgi roman dünyasına girişinin çok büyük olduğunu ama hızlıca düştüğünü anlatmıştı. Güçlü reklam olanaklarını kullanarak ilk çıkardıkları kitapları on binlerce satmışlar. Ki bu rakam çizgi olmayan romanlar için de imrenilesi bir ölçek. Ne yazık ki ilk heyecan çabuk sönmüş ve serinin devam kitapları o kadar çok satmamış.</p>
<p>Kitapçıların bir bir kapandığı, neredeyse tüm kültür alışverişinin bu alanı sature eden zincir mağazaların kontrolüne girdiği bir dönemde alt kültüre yönelik bir çalışmanın çok satması için çok özel araçlar gerekli gibi görünüyor. Sosyal medya araçlarını kullanmak, satış kanallarını çeşitlendirmek ve çoğaltmak herhalde.</p>
<p>O alanların dinamizmi de, sürekli ve güncel olmayı gerektiriyor. Eğer yılda bir kitap çıkarırsanız, İnternet aleminde hoş bir seda olarak anılmanız bile çok mümkün değil. Bu da başka bir yarış. Neyse, bunlar başka sorunlar. Çizgi roman yayıncılarına kolaylıklar dileyip burada kesmek daha doğru.</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/05/dampyr.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-375" title="Dampyr" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/05/dampyr-212x300.jpg" alt="" width="212" height="300" /></a>Dampyr ve Julia&#8217;nın yeni sayılarını kutlarken, sevincimin yarım kalmasına yol açan bir noktayı da tartışmaya açmak zorunda hissediyorum kendimi. Yukardaki tüm vaziyetin farkında olarak, işin zorluğuna hak vererek de olsa&#8230;</p>
<p>Her iki kitapta da, çizgi roman gibi alıcısı tanımı gereği fanatik bir kitleye sunulması ayrıca problemli olacak tercihlerle örülmüş çeviriler var.</p>
<p>Dampyr&#8217;de başkalarını vampire çevirebilme gücüne sahip kadim yaratıklar elli küsur sayıdır Gecenin Efendileri diye adlandırılırken bu terimden bir anda vazgeçilmiş. İtalyancam yok, ama Bonelli Yayınlarının <a href="http://www-en.sergiobonellieditore.it/dampyr/servizi/harlan.html" target="_blank">İngilizce sayfasında</a> da Gecenin Efendileri (<a name="up"></a><span style="font-family: Tahoma; font-size: x-small;"><a href="http://www-en.sergiobonellieditore.it/dampyr/servizi/ivampiri.html">Masters of the Night</a></span>) diye yer alıyor bu yaratıklar.</p>
<p>Julia&#8217;nın çevirisinde ise Whoopi Goldberg&#8217;den ilham alınarak tasarlanmış olan kıpır kıpır yardımcı karakteri ve kriminoloğumuz arasındaki ilişki yeni bir hâl almış. Sizli, bizli konuşur hale gelmişler. Yine İtalyancasızlıktan muzdarip İngilizce ile kıyaslayınca bir yere varamıyorum, zira aslında bir üslûp meselesi bu, İngilizce&#8217;de sen ya da siz aynı sözcükle ifade edilirken, mesele cümlelerde çözülüyor. Gerçi Julia&#8217;nın karakterine isimle ama çoğul hitap etmek yakışıyor. Hani doğruysa da, yanlışsa da güzel bir üslup denebilir. Fakat bu kadar sayıdan sonra aniden bu değişikliği yapmak doğru mu? John Malkovich&#8217;in hatlarıyla çizilegelen komiserin rütbesinin aynı macera içinde birkaç farklı şekilde ifade edilmesi de editör ayıbı olmuş, ama nazarlık diyelim.</p>
<p>Her iki yayının da bir başka göze çarpan eksiği, bunca zamandan sonra doyurucu bir önsözün yokluğu. Özellikle Julia&#8217;yı başka bir yayından devralsa da kaldığı yerden sürdüren 1001 Roman için bu çok iyi olabilirdi. Her iki kitap da yeni çeviriler ve tercihlerle yola çıkmalarının maceralarından bahsedebilirlerdi&#8230;</p>
<p>Son kertede&#8230; Olsun, Mayıs güzel geldi, çizgili geldi, o da yeter&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/05/cizgi-roman-yayinlamak-kolay-is-degil/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>O gün orada olmak&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/03/o-gun-orada-olmak/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/03/o-gun-orada-olmak/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Mar 2011 19:17:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Rutin]]></category>
		<category><![CDATA[1 Mart]]></category>
		<category><![CDATA[eylem]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=369</guid>
		<description><![CDATA[Hani insan zaman zaman başına gelen bir şeyi, &#8220;bir gün çocuklarıma anlatabileceğim bir hikaye bu&#8230;&#8221; diye hisseder ya&#8230; (Gerçi bu genelde filmlerde olur herhalde ama&#8230;) Bundan sekiz yıl önce, neredeyse yirmi gün boyunca, gece gündüz demeden Ankara sokaklarında yürüttüğümüz kampanyanın sonucunda yüzbinlerce insanın bir araya geldiği dev mitingle Türkiye&#8217;nin Irak&#8217;ın işgal edilmesine taraf olmasına engel <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/03/o-gun-orada-olmak/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hani insan zaman zaman başına gelen bir şeyi, &#8220;bir gün çocuklarıma anlatabileceğim bir hikaye bu&#8230;&#8221; diye hisseder ya&#8230; (Gerçi bu genelde filmlerde olur herhalde ama&#8230;) Bundan sekiz yıl önce, neredeyse yirmi gün boyunca, gece gündüz demeden Ankara sokaklarında yürüttüğümüz kampanyanın sonucunda yüzbinlerce insanın bir araya geldiği dev mitingle Türkiye&#8217;nin Irak&#8217;ın işgal edilmesine taraf olmasına engel olmuştuk. Ben de bugünü öyle hatırlıyorum&#8230; 1 Mart 2003 muhteşem bir gündü&#8230;</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/03/bekleme.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-370" title="Tezkerenin red kararı çıkmak üzereyken" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/03/bekleme-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/03/dsc00014.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-371" title="Mitingden bir an" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/03/dsc00014-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/03/o-gun-orada-olmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

