Nov 102010
 

Son zamanlarda takıldığım bir kaç albümü not etmek geldi içimden. Konser yazdım bir iki kere ama müzik yazabileceğimi sanmıyorum. (İçimdeki ukala -henüz- yaz diyor…)

Sadece çağrışım yapacak insanların bir göz atmalarını sağlamak ya da yıllar sonra dönüp de yazdıklarıma baktığımda bugünlerimi bu albümlerle geçirdiğimi hatırlamak güzel bir fikirmiş gibi göründüğü için…

Continue reading »

 

Aylardır düzenli bir işte çalışmaya dönmüş olmanın belki en keyifli yanını yaşıyor ve düzenli kitap da okuyabiliyorum. Aslında biraz daha öncesinden başlayan bir geri dönüş ama verimli haline rutin yolculuk düzeniyle kavuştu diyebilirim. Bu süre içinde okuduğum bir sürü leziz ve gereksiz kitabın arasından iki tanesi ayrıca ilgiyi hak ediyor. Her ikisinin de tanınan, duyulmuş kitaplar olmaları gerektiğine inanıyorum.

devamı için tıklayın

 

Kafayı uzun zaman önce dijital görüntünün sinemayı nasıl değiştirdiğini anlamaya çalışmakla bozunca, (sonradan tamir etmişliğim de yok zaten, sadece kafanın bozuk olmasının hayır getirmediğine ikna olmayı başardım) bu konuda değişik tartışmaları takip etmeye çalışıyorum. D.N. Rodowick pek muhterem bir insan mesela, güzel sorular soruyor. Dil nasıl değişiyor diye anlamaya çalışanlar arasında en bir eski kafalı sinemacı olarak dikkat çekiyor falan…

Bir yandan özgür yazılım, bilişim teknolojileri, İnternet gibi konularda da kafayı bozuk vaziyetteyim ve zamanla birlikte bu konuda kavramlar nasıl değişiyor diye anlamaya çalışıyorum. Aslında bu cümlenin daha anlaşılabilir bir karşılığı umuyorum ki önümüzdeki sayıda Express’teki Radyo Brecht’te tartışılıyor olacak… Çok kısaca: Bilişim dünyasındaki gelişmeler, yeni nesillerin bu alandaki kavramlarla tanışma sürecinde nasıl deneyimler getiriyor, bu deneyimler, öncekilere kıyasla neleri değiştirecek potansiyeller içeriyor bunu merak ediyorum, anlamaya çalışıyorum.

Bugün inanılmaz ilgisiz bir konudaki tartışmayı okurken verilen bir örnek nedeniyle bu iki konu arasında bir kısa devre yaşandı. Amerikan Kongre Kütüphanesi arşivinde yer alan Carmencita adlı bir film var (youtube’da izlenebiliyor). Edison’un ilk yapımlarından biri, C. Musser’a göre, İspanyol bir dansçı olan ablamız, Edison’un kamerasına oyun vermiş ilk kadın. Bu filmin Kongre Kütüphanesi tarafından yüklenmiş kopyasında dijital temizleme yapılmamış gibi görünüyor. Filmin yıpranmış olmasının sonucu olarak kimi görsel bozulmalar videoda yoğun biçimde görülüyor. Acaba hiç film kullanmamış, filmlerin üzerindeki kimyasal bozulmanın nasıl işleyebildiği, nasıl sonuçlar verdiği deneyimini hiç yaşamamış insanlar bu filmi gördüklerinde bu bozulmayı nasıl yorumluyorlar? Dijital müdahale ile kar yağıyormuşçasına bir efekt uygulandığını düşünen çıkar mı aralarından? Bir dil tercihi olarak bu unsurların filme “katıldığını” düşünen olur mu?

 

Sansür sözcüğü uzun zamandır 5651 sayılı kanuna dayalı olarak kimi internet sitelerine erişimin engellenmesini kapsayan uygulamanın adı oldu. Bu kanuna ve planlanan uygulamaya göre, kanunda yer alan katalog suçların işlendiği tespit edilen internet sitelerine mahkeme kararıyla erişim engelleniyor. Oysa pratikte durum her geçen gün daha da vahim hale geliyor. Uygulamanın teknik sorunlarını hızlıca hatırlayalım: devamını oku

 

Radikal’in haberine göre, TDK çeşitli terimlere Türkçe karşılıklar önermiş. Bence değil TDK gibi, aklı başında, kitap okuyabilen herhangi bir insan için salakça denebilecek bir zihniyet yanlışlığının ürünleri var listede… Örneğin voleybol için “uçan top” önermiş pek sevgili TDK’mız. Koca kurumda, kimsenin aklına da “vaktiyle futbol yerine etimolojisini temel alarak ayaktopu önermiştik. Çok da tutmamıştı ama, daha iyidi.” minvalinde bir mantık yürütme olasılığı gelmemiş, örneğin “file topu” diyememişler. Hayır zaten aspiratör gibi, voleybol gibi 90 yaşında nineye de, 8 yaşında çocuğa da söylendiğinde aynı karşılığın anlaşılabildiği sözcüklerin Türkçe olmadığı hissiyatına kapılma yanlışlığını geçiyorum. Bari terim uydurulacağı zaman bunun bir karşılığı olsun değil mi? Örneğin dart yerine oklama denmiş… Canım kardeşim, dart o oka verilen özel isim zaten, sen o okun kültürünü, tarihçesini falan filan silip, şeklinden mülhem “ok” deyince okçuluk ile arasındaki ilişki nice olur?

Bir sözcüğün Türkçe olması, o dili kullanan insanların duyduğunda karşılık olarak zihinlerinde canlanan bir şey olup olmadığı değil midir? Türkçe konuşabilen insanlara dart deyince gözlerinin önünde belirli bir tip ok ve onunla oynanan bir oyun birlikte geliyorken, ne demeye “oklama” diye kim bilir ne kastediliyor diye kafamızı allak bullak edecek bir sözcüğü, bir de sanki üzerine çalışılmış da, bilimsel bir kaynağı varmış gibi kurum ağzından, basın toplantısında söyler ki insan?

Başka facialar da var… migren yerine “yarım baş ağrısı” demişler ki, o alanda çalışan her doktor ve o hastalıktan muzdarip her insan bence o terimi önerenin sırtında oklava kırmayı hak ediyor. Kapora yerine güvenmelik diye bir şey önermişler, hiç zahmet etmeselerdi, biz halk arasında “güvence” diyorduk zaten. O binadan kafayı çıkartıp iki dakika sokakta konuşulan dili dinleseler görürlerdi diye söylenesim geliyor. Anchorman yerine “ana haber sun” diye emir kipinde fiil mi, yarım kalmış isim mi belli değil öneriye hiç girmiyorum bak.

Sonra halk nezdinde oturgaçlı götürgeç diye dalga geçiliyor memlekette dil üzerine çalışan tek kamusal kurumla… Sonuna kadar da hak ediyorlar ne yazık ki… Olmamış, otur, sıfır!

 

25 yıl önce bugün, gece yarısı olmak üzereyken Yeni Zelanda Auckland limanında bulunan Gökkuşağı Savaşçısı (Rainbow Warrior) patlayan iki bomba sonucu batmıştı. Aslında duymayan yoktur herhalde ama, kısaca hatırlatmak gerekir yine de, Gökkuşağı Savaşçısı Greenpeace adlı uluslararası çevre örgütünün sancak gemisi.

Metis yayınları tarafından yayınlanan Yeşilbarış’ın Öyküsü kitabından bir detay hatırlıyorum. Onu kerhen nakletmeden önce kabaca Greenpeace’in nasıl çalıştığından bahsetmek iyi olabilir.

Continue reading »

 

Doğa İçin Çal logosuSosyal medya iyi güzel, ama bir anlamda söz uçar, yazı kalır ikilemini yaşatıyor sanki… Sanki akmak üzerine kurulmuş, kayıp giden o içerik mantığı sözün karşılığı ve zaman içinde kaybolup gidiyor gibi… Blog da ne kadar yazmak olur tartışılır, ama daha oturmuş bir yapısı olduğu için dinlendirilmiş, derlenip toplanmış fikirleri kaydetmek adına blog yazısına çevirmek anlamlı görünüyor. Bu yazıyı da kategorize ettiğim defterden taşınanlar, kimi zaman yanımda gezdirdiğim bir deftere aldığım notları dijital olarak saklamama, kimi zaman başka bir dijital mecrada olup bitenin özetle saklanmasına yarayabiliyor böylece…

İki hafta olmuştur, Düygü’nün friendfeed‘de paylaştığı bir video sayesinde Doğa İçin Çal projesi ve Ağaçlar.net‘le tanışmış oldum. Sıcağı sıcağına yazdıklarımdan bir alıntıyla gireyim konuya:

Continue reading »

 
Linus Andersson'un el yapımı radyosunu dinleyen torunları

Linus Andersson'un el yapımı radyosunu dinleyen kızı ve onun kuzenleri (CC)

Bu akşam posta kutusu yayınınızı dinledim. bu neşriyatınız beni çok ilgilendirdi. Aslında kısa dalga istasyonlarının daimi bir dinleyicisi değilim. Güzel bir müzik ararken, tesadüfen yayınınızla karşılaştım. Yayın kalitesinin olağanüstü olduğunu öğrenmek, eminim sizi çok ilgilendirecektir. Bu derece iyi bir dinleme için, radyo eksperlerinin “RIO” tabir ettiklerini zannediyorum. Uzak memleketlerdeki kimselerin İngilizce diliyle yayın yapmaları, İngiltere’de bizler için gayet hoş bir değişiklik olmaktadır ve eminim ki, bu yayın müstakbel dünya sulhunun temellerini atmak bakımından kıymetli bir vasıtadır.

Verifikasyon kartlarınızdan bahsediyorsunuz. hatıra olarak bunlardan bir tane göndermenizi rica eder, istasyonunuzu dinlerken, büyük bir zevkle geçirdiğim çeyrek saat için teşekkürlerimi sunarım.

R. Hart

Not: Alıcımın gösterdiğine nazaran, istasyonunuzu yaklaşık 31,9 üzerinden dinledim. Ancak doğruluğundan emin değilim.

Continue reading »

 

Andersen'in Kağıttan kesilmiş Baca'sı

Bugün arama motoru olarak Google’ı tercih edenler logonun yerini sevimli resimlerin aldığını görebilirler. Doodle adı verilen bu logo ile kutlama kültürü Google’da eskiden beri var. Bu doodle’ın esbab-ı mucizesi Andersen‘in 205. yaş günü kutlaması. Kibritçi Kız, Prenses ve Bezelye gibi bir çok masalın yazarı olarak çocuk edebiyatı konusunda ilk akla gelen isimlerden Andersen’i okumak, hatırlamak için güzel bir neden. Kaldı ki, iki asır önce doğmuş bir yazarın eserleri artık kamusal bilgi alanının (public domain) bir parçası oldukları için bir çok dilde metinlere elektronik ve ücretsiz olarak erişmek mümkün. Bu diller arasında görebildiğim kadarıyla Türkçe de var, ancak ufak tefek sorunlarla.

Continue reading »

 

Ne konserdi be! Son bir yıl içinde başka memleketlerden gelen yedi kişi/topluluk dinlemişim. Hepsi iyi konserlerdi. İkisi Rock’n Coke dahilinde olmasına ve öyle bir etkinlik için yaşlandığımı anlamama rağmen. New Model Army de yeni ve genç kadrosuyla karşıma çıkınca son üç konserde iyice Justin & Friends tınılarına alışmış olarak epey dağılmıştım. Aslında galiba sükunet arıyormuşum konserler boyunca (gerçi Ez3kiel de sükunetten uzaktı ama keman konçertosu dinler gibi huzurluydum bir yandan da) şimdi bakınca öyle göründü. Eh aranan şey sakinlik, sükunet, huzur, huşu falan olunca yahudi olmakla suçlanan bir zen rahibinin ayinine katılmak iyi bir fikirmiş.
Continue reading »