Category Archives: Eleştiri

Bu konu başlığının rolü bir etiketle de karşılanabilirdi, tıpkı Defterden Bloga Taşınmışlar gibi, ama böyle gelişti. Bir proje, tiyatro oyunu, müze tasarımı ya da dizi… Konusu her şey olabilecek ama temel kurgusu o işin yapısal/içeriksel olarak eleştirisine dayalı yazılar bu konu başlığıyla derleniyor…

İki romana (geç kalmış) bir selam…

Aylardır düzenli bir işte çalışmaya dönmüş olmanın belki en keyifli yanını yaşıyor ve düzenli kitap da okuyabiliyorum. Aslında biraz daha öncesinden başlayan bir geri dönüş ama verimli haline rutin yolculuk düzeniyle kavuştu diyebilirim. Bu süre içinde okuduğum bir sürü leziz ve gereksiz kitabın arasından iki tanesi ayrıca ilgiyi hak ediyor. Her ikisinin de tanınan, duyulmuş kitaplar olmaları gerektiğine inanıyorum.

devamı için tıklayın

Galata Gezegeni

iStoryBox adını verdiği bir çeşit gezer-seminer/sergi ile dünyanın değişik şehirlerinde ve kurumlarında kendi geliştirdiği etkileşimli (interaktif) sinema tekniğiyle hazırladığı filmleri gösteren ve Korsakow adlı tekniği tanıtan Florian Thalhofer ile iki sene önce Bilkent’te tanıştık.

Andreas (Treske) bu tekniği tanıştığımız günden beri anlatır, denememiz için ısrar ederdi. Ben bugünkü kadar üretim odaklı olamadığım (~=linux dışında OS kullanmam inadıyla mutlu mutlu yaşadığım) ve Korsakow Shockwave tabanlı olduğundan (ve linux ile çalıştıramadığımızdan) pek ilgilenmemiştim.

devamını okumak için tıklayın

Terim çevirisinde imam yeli…

Radikal’in haberine göre, TDK çeşitli terimlere Türkçe karşılıklar önermiş. Bence değil TDK gibi, aklı başında, kitap okuyabilen herhangi bir insan için salakça denebilecek bir zihniyet yanlışlığının ürünleri var listede… Örneğin voleybol için “uçan top” önermiş pek sevgili TDK’mız. Koca kurumda, kimsenin aklına da “vaktiyle futbol yerine etimolojisini temel alarak ayaktopu önermiştik. Çok da tutmamıştı ama, daha iyidi.” minvalinde bir mantık yürütme olasılığı gelmemiş, örneğin “file topu” diyememişler. Hayır zaten aspiratör gibi, voleybol gibi 90 yaşında nineye de, 8 yaşında çocuğa da söylendiğinde aynı karşılığın anlaşılabildiği sözcüklerin Türkçe olmadığı hissiyatına kapılma yanlışlığını geçiyorum. Bari terim uydurulacağı zaman bunun bir karşılığı olsun değil mi? Örneğin dart yerine oklama denmiş… Canım kardeşim, dart o oka verilen özel isim zaten, sen o okun kültürünü, tarihçesini falan filan silip, şeklinden mülhem “ok” deyince okçuluk ile arasındaki ilişki nice olur?

Bir sözcüğün Türkçe olması, o dili kullanan insanların duyduğunda karşılık olarak zihinlerinde canlanan bir şey olup olmadığı değil midir? Türkçe konuşabilen insanlara dart deyince gözlerinin önünde belirli bir tip ok ve onunla oynanan bir oyun birlikte geliyorken, ne demeye “oklama” diye kim bilir ne kastediliyor diye kafamızı allak bullak edecek bir sözcüğü, bir de sanki üzerine çalışılmış da, bilimsel bir kaynağı varmış gibi kurum ağzından, basın toplantısında söyler ki insan?

Başka facialar da var… migren yerine “yarım baş ağrısı” demişler ki, o alanda çalışan her doktor ve o hastalıktan muzdarip her insan bence o terimi önerenin sırtında oklava kırmayı hak ediyor. Kapora yerine güvenmelik diye bir şey önermişler, hiç zahmet etmeselerdi, biz halk arasında “güvence” diyorduk zaten. O binadan kafayı çıkartıp iki dakika sokakta konuşulan dili dinleseler görürlerdi diye söylenesim geliyor. Anchorman yerine “ana haber sun” diye emir kipinde fiil mi, yarım kalmış isim mi belli değil öneriye hiç girmiyorum bak.

Sonra halk nezdinde oturgaçlı götürgeç diye dalga geçiliyor memlekette dil üzerine çalışan tek kamusal kurumla… Sonuna kadar da hak ediyorlar ne yazık ki… Olmamış, otur, sıfır!

İnternet çağında gönüllülük hâllerine dair deneme: Doğa İçin Çal vaka incelemesi

Doğa İçin Çal logosuSosyal medya iyi güzel, ama bir anlamda söz uçar, yazı kalır ikilemini yaşatıyor sanki… Sanki akmak üzerine kurulmuş, kayıp giden o içerik mantığı sözün karşılığı ve zaman içinde kaybolup gidiyor gibi… Blog da ne kadar yazmak olur tartışılır, ama daha oturmuş bir yapısı olduğu için dinlendirilmiş, derlenip toplanmış fikirleri kaydetmek adına blog yazısına çevirmek anlamlı görünüyor. Bu yazıyı da kategorize ettiğim defterden taşınanlar, kimi zaman yanımda gezdirdiğim bir deftere aldığım notları dijital olarak saklamama, kimi zaman başka bir dijital mecrada olup bitenin özetle saklanmasına yarayabiliyor böylece…

İki hafta olmuştur, Düygü’nün friendfeed‘de paylaştığı bir video sayesinde Doğa İçin Çal projesi ve Ağaçlar.net‘le tanışmış oldum. Sıcağı sıcağına yazdıklarımdan bir alıntıyla gireyim konuya:

Continue reading İnternet çağında gönüllülük hâllerine dair deneme: Doğa İçin Çal vaka incelemesi

İstanbul işi uyarlama…

‘Trainspotting’ Semaver’de bu başlığı görünce şüphe duymaksızın anladım: Irvine Welsh’in romanı İstanbul’un eli yüzü düzgün, kafası çalışan tiyatro gruplarından Semaver Kumpanyası’nda sahnelencekti…

“içine de etmezler, gider rahat rahat izleriz” diye de düşündüm açık açık söyleyeyim… ama haberin tamamını okuyunca istanbul işi bir çorbanın detayları da ortaya çıktığı için korkmaya başladım…  Belli olmaz belki de harika bir iş çıkar, ama… Hani insan kodları, simgeleri böyle net bir alt-kültür üzerine kurgulanmış, çok da iyi bilinen bir öykünün sahneye taşınması sırasında böyle deneysellikler planlandığını duyunca korkuyor… Hele ki, İstanbul’un sen-ben-bizim oğlan mantığı eklenince daha da ürkütücü bir tablo oluşturuyor.  Zira haberin detaylarında görebileceğiniz gibi sahnede Semaver Kumpanya’ya “Çıplak Ayaklar Kumpanyası” dansları, Baba Zula müzikleri ile eşlik ederlerken Nehir Çinkaya da o an yarattığı resimleriyle oyuna katılacak.  Tabii yorum meselesi, dans da bir anlatı aracı olarak eklenir buraya, resmin yaratım performansı da… ama bunlarla oluşturulacak hangi dil böyle bir kültürle makul bir ilişki kurabilir, işte onu merakla bekliyorum… inşallah korktuğum gibi “Elimizin altında dansçı da vardı, ressam da… biz de oyunu böyle yaptık” mantığı değildir…

Çıplak Ayaklar Kumpanyasını ve dansçılarını pek severim, yaratıcı ve başarılı bir ekiptir… Güzel iş çıkartacaklardır.  Baba Zula benim gözümde artık iyice Beyoğlu horozu olmuş sahneye dansözle çıkan imaj meraklısı, eklektik saçma sapan bir topluluk ve fakat işin doğrusu böyle bir anlatının müzikleri için doğru isim olabileceklerini de düşünüyorum…  Tek sorun şu ki, bu çalışmaya çok ilginç başka katkılar yapabilecek onlarca müzisyen / topluluk varken bu grubun seçilmiş olması müzikalite mi, isim derdi mi sorusunu akla getiriyor…

Yine hiç sevmiyor olmama rağmen birebir anlatılan konuyu da dert ederek müzik yapan sokak toplulukları var, ev-stüdyolarda çalışan ve internet üzerinden yayın yapan müzisyenler var ve gerek Semaver gerek Çıplak Ayaklar ekiplerindeki genç arkadaşlar bu müzisyenlerin bir çoğunu şahsen tanıyor. Bu da önceki kaygılarımı arttırıyor.  Ressamı ise hiç tanımıyorum, zaten niye canlı resim yapacak onu da anlamış değilim… Neyse Mart ayında görürüz…