Cep telefonlarıyla çekilen fotoğraflar, usta ressamların geçim derdinden yaptıkları ve bugün müzeleri dolduran portrelerin varisleri kabul edilebilir mi?

Dizilerden bahsetmeye çalışırken, özellikle de “kısmen bağımsız bir başka unsur da ister kültür endüstrisinden, ister genel hatlarıyla üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinden bakalım kısacası “paranın çoğu burada olunca, bir sürü yetenekli insan da burada toplanıyor” hali.derken bu bağlantıyı kurmama neden olan onlarca küçük fikir/bilgi/kanaat kırıntısı kafamın içinde uçuşurken biri azıcık odağa girer gibi yapıp tekrar uzaklaştı. Kuramadığım bağlantıyı ayrıca konu edeyim:

Continue reading »

 

OpenOffice.org’un portföyünde olduğu Sun firması Oracle tarafından satın alındıktan sonra, Mozilla Firefox ile birlikte gündelik masaüstü kullanımında özgür yazılım dünyasının en popüler araçlarından birinin akıbeti merak konusu olmuştu. Çok zaman geçmeden The Document Foundation adlı yeni bir özgür yazılım topluluğu kurularak, var olan OO.o kodlarını temel alan Libre Office ile yola özgür devam edileceği müjdesini verdi.

Bunlar Pardus dünyasını takip edenler için haber değil zaten… Topluluk kültürüyle var oluşunun 10. yılını kutladığı günlerde Libre Office paketini depoya almak bizim için haber ama… Pardus 2011 Libre Office ile geliyor, paket depoda yerini aldı. Testçiler için PiSi’nin yeni sürümüne elle yükseltme yapmak gerektiği için meraklı kullanıcılara henüz sabırlarını korumalarını önermek zorundayız… Fakat kararlı sürüm çıktığında Pardus’un hep olduğu gibi kaliteli, başarılı eklentileri, Türkçe desteği gibi ek özelliklerle birlikte en özgür ofisi sunacağını müjdelemek için acele etmeden duramadım.

hamiş: Meraklı olunacak bir şey yok, aslında sadece basit bir isim değişikliği yapıldı. Neler olacağı bundan sonra belli olacak, şu anda açılış ekranı ve Hakkında bölümü dışında değişik göreceğiniz hiç bir şey yok…

 

25 yıl önce bugün, gece yarısı olmak üzereyken Yeni Zelanda Auckland limanında bulunan Gökkuşağı Savaşçısı (Rainbow Warrior) patlayan iki bomba sonucu batmıştı. Aslında duymayan yoktur herhalde ama, kısaca hatırlatmak gerekir yine de, Gökkuşağı Savaşçısı Greenpeace adlı uluslararası çevre örgütünün sancak gemisi.

Metis yayınları tarafından yayınlanan Yeşilbarış’ın Öyküsü kitabından bir detay hatırlıyorum. Onu kerhen nakletmeden önce kabaca Greenpeace’in nasıl çalıştığından bahsetmek iyi olabilir.

Continue reading »

 

panoramik haydarpaşa garıElimde Reha Akçakaya çevirisiyle Camera Lucida var. Vapurda oyalanıyorum. Barthes’ın düşünme biçimi beni hep etkiledi. İfade etme halindeki o utangaç bilgelik de. Sanki yurtdışında yaşayan bir akrabanın, ziyareti sırasında yaşadığı ülkeyi anlatması gibi anlatıyor diye hissederim hep onu okurken. Kendi düşünce dünyasında bir ziyaretçi olduğunu vurgulayan dili yüzünden belki de…

Continue reading »

 

Basın fotoğrafçılığı deneyimim yok sayılmaz. Genel anlamda fotoğraf konusunda teknik bilgi ve becerim de makul denilebilir. Sözlerini, yazılarını, müziğini takip ettiğim, bir şekilde dünyada var olması beni heyecanlandıran bir çok “ünlü” insanla tanışmışlığım da var, hani heyecandan elim ayağıma da pek dolaşmaz normal şartlar altında. Fakat bazen şartlar öyle üstüste zorlar ki insanı, istenilen sonuca ulaşmak mümkün olmaz…
Continue reading »

 

Galata Fotoğrafhanesi ve Fotoğraf Vakfı tarafından hayata geçirilen Fotoğraf Akademisi’nin ilk ayağı olarak düzenlenen Belgesel Fotoğraf Okulu kapsamında çekilen fotoğraflar, Bursa Uludağ Üniversitesi’ndeki sergide sansürlenip, el konularak yok edilmeye çalışıldı.
Continue reading »

 

Sekiz ayrı yazar tarafından etrafta olup bitene dair yazı ve görsellerle şenlenen etrafta.com’da fotoğraf konusunda son bir iki günde iki ayrı not edilmesinde fayda olacak cinsten yazı düştü.

GTA – Görsel Tarih Arşivi ve Güle Güle Helen Levitt yazıları erken dönem Türkiye Cumhuriyeti fotoğraf ve her tür görsel materyal arşivine dair meraklılar için, Helen Levitt yazısı da hem bu fotoğrafçıyı tanımayan ya da görmüş, yanından geçip gidivermiş insanlar için harika kaynaklar…

 

Sevgili meren ve elif‘in düzenli olarak link göndererek, yeni sayılardan ve konulardan haberdar ederek duyurdukları bir fotoğraf dergisi vardır. Fotoritim. Ben de bu dergiyi, son aylarda böyle iki insandan duymanın da etkisiyle, sık sık bakıp, çeşitli yazıları okuyup, düzenli olarak takip etmeye gayret gösterdim.
Continue reading »

Mar 032009
 

* Yeni bir kategori açmanın anlamlı olacağını düşündüm. Çalışmalarından/düşüncelerinden etkilendiğim fotoğrafçılardan bahsedebileceğim yazıları toparlayabilme olanağı verecek bir kategori olarak: “Bir Fotoğrafçı:” kategorisi. İlk konuğu da Orhan Cem Çetin.

Kendi sitesinde fotoğraf, fotoğrafçı ve izleyici arasındaki ilişkiye dair şu paragrafı kim olduğuna dair metnin sonuna eklemiş:

Fotoğraf esasen, ancak ona bakan birey tarafından, oldukça karmaşık ve çoğunlukla bilinçaltı süreçler sonucunda anlamlandırılan, kendisi kör ve anlamdan yoksun bir görsel imgedir. Fotoğrafa, izleyen değil de onu üreten kişi tarafından belli anlamların yüklenmesi, fotoğrafın bir taşıyıcı hale getirilmesi de bir o kadar karmaşık süreçler gerektirir ve net ifadeler oluşturmak oldukça güçtür. Sadece görsel tatminlerle ya da izleyicinin serbest çağrışımlarıyla yetinmek istemediğimde, iletmeye çalıştığım ifadenin tarih ve coğrafyadan bağımsız olarak netleşmesi, net kalması için fotoğrafın dışında başka malzemelere, başka yapı taşlarına, ek ifade olanaklarına ve özellikle de “söze” yani metinlere başvuruyorum. İfadenin net, anlaşılır ve incelikli olabilmesinin bir yolunun da lokal olmak, şimdi ve buradaki izleyici için üretmek olduğunu, bunun için de izleyiciye çok yakın durmak gerektiğini düşünüyorum.”

Benim böyle birini duymama ve sonrasında yaklaşımından etkilenmemi sağlayan şey,  muhtemelen ipuçları bu metinde de görülebilen  disiplinlerarası yaklaşıma verdiği önem. Fotoğraflarını çekerken de, sunarken de, başka kişilerle bir arada üretmeyi denerken de tek bir yönde kısıtlı kalmıyor olması, sonuçta ortaya çıkan herşeye yaratıcı bir yan katıyor. Daha da önemlisi, ürünlerin kimliğini, kitlesini, konularını dönüştürüyor diye düşünüyorum.

Memleketin en önemli sorunlarından biri olarak, bir çok kültür üreticisinin (eleştirmen, çevirmen, oyuncu, ressam her türlü kültür/sanat üreticisini düşünebiliriz) sadece kendi alanına dair düşünmeyi alışkanlık haline getirmesine takıldığım için ben bu durumu ayrıca önemsiyorum.

Haydi böyle bir kategori açıp da bahsedeyim, diye düşünmeme yol açan bu aralar fotoğraf üzerine okuyacak bir şeyler bulmak için göz attığım Fotoğrafya dergisindeki yazılarını taze okumuş olmam sanırım. Özellikle kendi tanımlarıyla külliyatını sergilediği serinin son yazısındaki yaklaşım, işte ben bu adamı bu yüzden seviyorum diye düşündürdü.

Yukarıdaki kare 1.3Megapx’lik kameralarla birlikte sunulan ilk cep telefonunu test etmesi istendiğinde Roma’da çektiği fotoğraflardan biri.

Fotoğrafya’daki yazıda Çetin bizimle, belki de fotoğraf çekmek için kullandığı aracın buna fiziksel yatkınlığının da sayesinde, Roma fotoğrafları için çok kısa bir menzil seçişinin öyküsünü paylaşıyor.

5cm’lik bir net alan yaratmak üzere telefona bir büyüteç yapıştırdıktan sonra bütün Roma gezisini detaylar üzerine nasıl kurduğunu ve aradan zaman geçtikten sonra fotoğraflara baktığında Roma’yı nasıl hatırladığını ve yorumladığını anlatırken, araç seçiminin başlı başına bir bakış açısını nasıl kurduğunu okumak güzel, ama önemli olan kısmı bu alanda ender örneklerden biriyle karşı karşıya olduğumu hatırlatması.

İş görüntülerle bir kayıt yaratmak olduğunda, yeni bir dilin hangi araçlarla yaratılacağını kestirmek kolay bir iş değil. Hele ki kavramsal derinlikten yoksun biçimde, körükörüne bakıyorsanız elinizdeki meseleye bu tip bakış açılarını görmeniz zor oluyor. Eğer uyaklı mısraları tekerleme gibi okumak hoşunuza gidince kendinizi bir şiir meraklısı olarak tanımlar, sonra da başka türlüsünü şiirden saymazsanız, Garip akımı karşınıza çıktığında koca Orhan Veli’ye “bu da şair mi canım?” demeniz işten bile olmaz. Yıllar önce bir arkadaşım, fotoğraf paylaşmak ve üzerine tartışmalar yürütmek için bir web sitesi açtıklarında “cep telefonu ile çekilen fotoğrafları göndermeyin” diye bir kural koymuşlardı.

Yukarıdaki kareyi görüp, bu fotoğrafın ait olduğu seriye ulaşmak, o serinin ardında yatan yaklaşımı tanımak, tartışmak gibi fırsatlar dururken, cep telefonu deyip geçmek mümkün mü?

Kural koymak, kolaylıkla yaratıcılığa sınır koymaya dönüşebiliyor. Öte yandan elbette her kural yıkma eylemi yaratıcı bir eylem olmayı başaramıyor. Peki hem kendini genel geçer anlamda kabul gören bir sanatçı olarak yetiştirmiş olmak, hem de kuralları pek ciddiye almamak mümkün mü diye bakınca, özellikle Türkiye’de gerçekten az örnekle karşılaştığım için Orhan Cem Çetin’in yerini önemsiyorum. Bu önemi arttıran unsurlardan biri, işi bu alanda üretmek, düşünmek olacak bir çok insanın da hayatına yaptığı etkiler. Zira kendisi şu an Bilgi Üniversitesi Fotoğraf ve Video bölümünde yeni insanların ufuklarını açmak için mesai yapıyor.

Yetinmeyip bir çok başka insanla birlikte belgesel fotoğrafçı yetiştirmek üzere kurulan bir okulda görev alıyor. Bu okul, aslında 2011 yılında açılması hedeflenen Fotoğraf Akademisinin kuruluş süreci olarak değerlendiriliyor, ki bu da önümüzdeki yıllarda alanın daha da genişleyeceğinin bir göstergesi. Ne diyeyim, yolları açık olsun!

 

Bugün Betül’le bir blog yazısı üzerine konuşurken, daha önce hiç fark etmediğimizi anlayıp şaşırdığımız bir şey fark ettik. Fark ettiğimiz şey bir soru ve yanıtını yazarak aramak en doğrusu, ancak bunu yapmayı denerken, kendimi, fotoğrafla nasıl tanıştığımı hatırlamaya çalışırken buldum. Önce o sırada yazdıklarımı paylaşıp, takip eden bir başka yazıda o konuya dönmeye karar verdim.
devamı