Archive for the ·

Fotoğraf

· Category...

Yolun yarısına yeni varmış bir insanı öldürebilirsiniz… ama bir gökkuşağını batıramazsınız…

no comments

25 yıl önce bugün, gece yarısı olmak üzereyken Yeni Zelanda Auckland limanında bulunan Gökkuşağı Savaşçısı (Rainbow Warrior) patlayan iki bomba sonucu batmıştı. Aslında duymayan yoktur herhalde ama, kısaca hatırlatmak gerekir yine de, Gökkuşağı Savaşçısı Greenpeace adlı uluslararası çevre örgütünün sancak gemisi.

Metis yayınları tarafından yayınlanan Yeşilbarış’ın Öyküsü kitabından bir detay hatırlıyorum. Onu kerhen nakletmeden önce kabaca Greenpeace’in nasıl çalıştığından bahsetmek iyi olabilir.

More: Read the rest of this entry…

Yakınsama ile değişen fotoğraf

no comments

panoramik haydarpaşa garıElimde Reha Akçakaya çevirisiyle Camera Lucida var. Vapurda oyalanıyorum. Barthes’ın düşünme biçimi beni hep etkiledi. İfade etme halindeki o utangaç bilgelik de. Sanki yurtdışında yaşayan bir akrabanın, ziyareti sırasında yaşadığı ülkeyi anlatması gibi anlatıyor diye hissederim hep onu okurken. Kendi düşünce dünyasında bir ziyaretçi olduğunu vurgulayan dili yüzünden belki de…

More: Read the rest of this entry…

Ropörtajda fotoğraf çekmenin zorlukları

3 comments

Basın fotoğrafçılığı deneyimim yok sayılmaz. Genel anlamda fotoğraf konusunda teknik bilgi ve becerim de makul denilebilir. Sözlerini, yazılarını, müziğini takip ettiğim, bir şekilde dünyada var olması beni heyecanlandıran bir çok “ünlü” insanla tanışmışlığım da var, hani heyecandan elim ayağıma da pek dolaşmaz normal şartlar altında. Fakat bazen şartlar öyle üstüste zorlar ki insanı, istenilen sonuca ulaşmak mümkün olmaz…
More: Read the rest of this entry…

Yeni bir sergi sansürü

2 comments

Galata Fotoğrafhanesi ve Fotoğraf Vakfı tarafından hayata geçirilen Fotoğraf Akademisi’nin ilk ayağı olarak düzenlenen Belgesel Fotoğraf Okulu kapsamında çekilen fotoğraflar, Bursa Uludağ Üniversitesi’ndeki sergide sansürlenip, el konularak yok edilmeye çalışıldı.
More: Read the rest of this entry…

Etrafınıza iyi bakın…

no comments

Sekiz ayrı yazar tarafından etrafta olup bitene dair yazı ve görsellerle şenlenen etrafta.com’da fotoğraf konusunda son bir iki günde iki ayrı not edilmesinde fayda olacak cinsten yazı düştü.

GTA – Görsel Tarih Arşivi ve Güle Güle Helen Levitt yazıları erken dönem Türkiye Cumhuriyeti fotoğraf ve her tür görsel materyal arşivine dair meraklılar için, Helen Levitt yazısı da hem bu fotoğrafçıyı tanımayan ya da görmüş, yanından geçip gidivermiş insanlar için harika kaynaklar…

Size ayrılan sürenin sonuna geldik Fotoritim…

4 comments

Sevgili meren ve elif‘in düzenli olarak link göndererek, yeni sayılardan ve konulardan haberdar ederek duyurdukları bir fotoğraf dergisi vardır. Fotoritim. Ben de bu dergiyi, son aylarda böyle iki insandan duymanın da etkisiyle, sık sık bakıp, çeşitli yazıları okuyup, düzenli olarak takip etmeye gayret gösterdim.
More: Read the rest of this entry…

Orhan Cem Çetin*

no comments

* Yeni bir kategori açmanın anlamlı olacağını düşündüm. Çalışmalarından/düşüncelerinden etkilendiğim fotoğrafçılardan bahsedebileceğim yazıları toparlayabilme olanağı verecek bir kategori olarak: “Bir Fotoğrafçı:” kategorisi. İlk konuğu da Orhan Cem Çetin.

Kendi sitesinde fotoğraf, fotoğrafçı ve izleyici arasındaki ilişkiye dair şu paragrafı kim olduğuna dair metnin sonuna eklemiş:

Fotoğraf esasen, ancak ona bakan birey tarafından, oldukça karmaşık ve çoğunlukla bilinçaltı süreçler sonucunda anlamlandırılan, kendisi kör ve anlamdan yoksun bir görsel imgedir. Fotoğrafa, izleyen değil de onu üreten kişi tarafından belli anlamların yüklenmesi, fotoğrafın bir taşıyıcı hale getirilmesi de bir o kadar karmaşık süreçler gerektirir ve net ifadeler oluşturmak oldukça güçtür. Sadece görsel tatminlerle ya da izleyicinin serbest çağrışımlarıyla yetinmek istemediğimde, iletmeye çalıştığım ifadenin tarih ve coğrafyadan bağımsız olarak netleşmesi, net kalması için fotoğrafın dışında başka malzemelere, başka yapı taşlarına, ek ifade olanaklarına ve özellikle de “söze” yani metinlere başvuruyorum. İfadenin net, anlaşılır ve incelikli olabilmesinin bir yolunun da lokal olmak, şimdi ve buradaki izleyici için üretmek olduğunu, bunun için de izleyiciye çok yakın durmak gerektiğini düşünüyorum.”

Benim böyle birini duymama ve sonrasında yaklaşımından etkilenmemi sağlayan şey,  muhtemelen ipuçları bu metinde de görülebilen  disiplinlerarası yaklaşıma verdiği önem. Fotoğraflarını çekerken de, sunarken de, başka kişilerle bir arada üretmeyi denerken de tek bir yönde kısıtlı kalmıyor olması, sonuçta ortaya çıkan herşeye yaratıcı bir yan katıyor. Daha da önemlisi, ürünlerin kimliğini, kitlesini, konularını dönüştürüyor diye düşünüyorum.

Memleketin en önemli sorunlarından biri olarak, bir çok kültür üreticisinin (eleştirmen, çevirmen, oyuncu, ressam her türlü kültür/sanat üreticisini düşünebiliriz) sadece kendi alanına dair düşünmeyi alışkanlık haline getirmesine takıldığım için ben bu durumu ayrıca önemsiyorum.

Haydi böyle bir kategori açıp da bahsedeyim, diye düşünmeme yol açan bu aralar fotoğraf üzerine okuyacak bir şeyler bulmak için göz attığım Fotoğrafya dergisindeki yazılarını taze okumuş olmam sanırım. Özellikle kendi tanımlarıyla külliyatını sergilediği serinin son yazısındaki yaklaşım, işte ben bu adamı bu yüzden seviyorum diye düşündürdü.

Yukarıdaki kare 1.3Megapx’lik kameralarla birlikte sunulan ilk cep telefonunu test etmesi istendiğinde Roma’da çektiği fotoğraflardan biri.

Fotoğrafya’daki yazıda Çetin bizimle, belki de fotoğraf çekmek için kullandığı aracın buna fiziksel yatkınlığının da sayesinde, Roma fotoğrafları için çok kısa bir menzil seçişinin öyküsünü paylaşıyor.

5cm’lik bir net alan yaratmak üzere telefona bir büyüteç yapıştırdıktan sonra bütün Roma gezisini detaylar üzerine nasıl kurduğunu ve aradan zaman geçtikten sonra fotoğraflara baktığında Roma’yı nasıl hatırladığını ve yorumladığını anlatırken, araç seçiminin başlı başına bir bakış açısını nasıl kurduğunu okumak güzel, ama önemli olan kısmı bu alanda ender örneklerden biriyle karşı karşıya olduğumu hatırlatması.

İş görüntülerle bir kayıt yaratmak olduğunda, yeni bir dilin hangi araçlarla yaratılacağını kestirmek kolay bir iş değil. Hele ki kavramsal derinlikten yoksun biçimde, körükörüne bakıyorsanız elinizdeki meseleye bu tip bakış açılarını görmeniz zor oluyor. Eğer uyaklı mısraları tekerleme gibi okumak hoşunuza gidince kendinizi bir şiir meraklısı olarak tanımlar, sonra da başka türlüsünü şiirden saymazsanız, Garip akımı karşınıza çıktığında koca Orhan Veli’ye “bu da şair mi canım?” demeniz işten bile olmaz. Yıllar önce bir arkadaşım, fotoğraf paylaşmak ve üzerine tartışmalar yürütmek için bir web sitesi açtıklarında “cep telefonu ile çekilen fotoğrafları göndermeyin” diye bir kural koymuşlardı.

Yukarıdaki kareyi görüp, bu fotoğrafın ait olduğu seriye ulaşmak, o serinin ardında yatan yaklaşımı tanımak, tartışmak gibi fırsatlar dururken, cep telefonu deyip geçmek mümkün mü?

Kural koymak, kolaylıkla yaratıcılığa sınır koymaya dönüşebiliyor. Öte yandan elbette her kural yıkma eylemi yaratıcı bir eylem olmayı başaramıyor. Peki hem kendini genel geçer anlamda kabul gören bir sanatçı olarak yetiştirmiş olmak, hem de kuralları pek ciddiye almamak mümkün mü diye bakınca, özellikle Türkiye’de gerçekten az örnekle karşılaştığım için Orhan Cem Çetin’in yerini önemsiyorum. Bu önemi arttıran unsurlardan biri, işi bu alanda üretmek, düşünmek olacak bir çok insanın da hayatına yaptığı etkiler. Zira kendisi şu an Bilgi Üniversitesi Fotoğraf ve Video bölümünde yeni insanların ufuklarını açmak için mesai yapıyor.

Yetinmeyip bir çok başka insanla birlikte belgesel fotoğrafçı yetiştirmek üzere kurulan bir okulda görev alıyor. Bu okul, aslında 2011 yılında açılması hedeflenen Fotoğraf Akademisinin kuruluş süreci olarak değerlendiriliyor, ki bu da önümüzdeki yıllarda alanın daha da genişleyeceğinin bir göstergesi. Ne diyeyim, yolları açık olsun!

“Gündelik yaşamı kaydeden bir aygıt” olarak fotoğraf makinesi

1 comment

Bugün Betül’le bir blog yazısı üzerine konuşurken, daha önce hiç fark etmediğimizi anlayıp şaşırdığımız bir şey fark ettik. Fark ettiğimiz şey bir soru ve yanıtını yazarak aramak en doğrusu, ancak bunu yapmayı denerken, kendimi, fotoğrafla nasıl tanıştığımı hatırlamaya çalışırken buldum. Önce o sırada yazdıklarımı paylaşıp, takip eden bir başka yazıda o konuya dönmeye karar verdim.

İlkokul yılları ve fotoğraf

Aklımda fotoğrafa dair en eski anı, ilkokul sıralarında anneme, anneler gününde hediye etmek için çektirdiğim bir vesikalık fotoğraf. Anne silüeti şeklinde bir çerçevenin içinden sümüklerim yeni temizlenmiş olarak sırıtıyorum.

Düşündükçe öyle tuhaf bir şey yaşamışım ki aslında, ne demek anne silüeti şeklinde çerçeve? Nasıl bir kitsch üründür o? İnternet’te aradım ama bulamadım. Elbette kendim akıl etmedim. Bu dahiyane hediye, tahminen müdüre verdiği hatrı sayılır avanta sayesinde sınıf sınıf gezip bunlardan bütün okula satmayı başarmış mahalle fotoğrafçımızın fikriydi. Öyle bir sürü psikolojisi var ki, akla almamak gelmiyor. Akşam gidip -gizlice- babadan para alınıyor, ertesi gün fotoğrafçı amcaya toka edilen para karşılığı “anne şeklinde çerçeve” eve götürülüyor.

Sonrasında kendi çektiğim ilk fotoğraflar tatil yerlerinde, kah ailem, kah arkadaşlarımla birlikte “tatil pozu” denilebilecek şeylere tekabül ediyor. Babamın çok küçük olduğum yaşlarda kullandığı bir diskli [1] makineyi saymazsak, 110 format filmli meşhur fotoğraf makineleri [2] peydah olduğunda fotoğraf çekmekle tanıştım sayılır. Bu makineleri görünce hala yazlık yerler aklıma gelir. Pavlov Koyu falan mesela…

Ortaokul ve lise yılları boyunca fotoğraf

Anı fotoğrafı denen olguyu üretebilmeye başlamanın altın çağları bu yaşlar olsa gerek. Zaten hemen akabinde onları paylaşma biçimleri keşfedilir. Öğrenciler yaz tatili boyunca yaptıklarını okul açıldığında birbirlerine fotoğraflar eşliğinde anlatabilir örneğin. Ersin Karabulut bir-iki hafta önceki öyküsünde bu konuya dair çok güzel ayrıntılar vermişti, köye gitmek ve/ya deniz kıyısına gitmek bizim kuşak orta sınıfın en baskın iki seçeneği oldu herhalde.

Gözlemim o ki, yaş büyüdükçe mecburen bir araya gelmiş kişiler arasında, yine mecburen yaşanmış ayrılıkların görsel bir dökümü olmaya dönüşmüş bu paylaşım usulca bitiyor. Onun yerini, planlı olarak yapılan etkinliklere tanıklık (hatta kimi zaman delalet) eden görüntülerin, seçilmiş kişilere özel sunumları alıyor. Burada anlatmaya çalıştığım konuya daha geç yıllarda yaşanmış bir örnek pek sevdiğim iki arkadaşımın trenle Avrupa’yı gezerken çektikleri fotoğraflardı. Vatikan arşiviyle rekabet iddiası taşımaya bir kutu halinde taşınan kilise/katedral fotoğrafının saatler süren sunumu sırasında bir ara düşüp bayılacağımdan korktuğumu hatırlıyorum.

Üniversite yılları: Bir çok insan açısından “amatör fotoğraf” devri

Amatör fotoğrafçılık kavramıyla lisede tanışmış olanlar da vardır hiç kuşkusuz. Sanırım ben de fotoğrafçılığın ciddi bir iş olduğunu, daha usta işi makineler ile çekim yapmayı öğrenmenin boyutlarını ve içten içe bu konuda bir hevesi lisede edindim. Yine de bugün baktığımda, üniversiteye başladığım yıllarda yaşadığım deneyimler amatör fotoğrafçılık kavramına daha yakın.

1991′de Sovyetler dağıldıktan sonra Zenit fotoğraf makineleri [3] kolaylıkla bulunabilir hale gelmişti. Sonradan anladığıma göre, eskiden beri Türkiye’de Zenit bulmak mümkünmüş. Ucuz, epey kaliteli mercekli ve son derece dayanıklı bu aletler belki de kuşaklar boyu fotoğraf öğreniminin temeli olmuş.

Benim de aldığım ilk SLR fotoğraf makinesi bir Zenit 122E olmuştu. Kendisi, yer yer amatörce de olsa sanatsal kimi sonuçların yanında   komik tabelaların, tatil anılarının, babamın yaşgünü yemeğinin ve benzeri anların kayıt cihazı özelliği olmaktan çıkmadı. Sonra başka fotoğraf makinelerim olunca da pinhole denemesi yapmak gibi eğlencelere kaynaklık etti.

Yetişkinlik dönemi, dijital kompaktlar ve hayattan kesitler

Yaşları bu anlattığım süreçleri benimkine benzer yıllarda yaşamış ve bugün amatör/profesyonel fotoğraf çeken insanlar bu süreçlerden geçmişlerdir diye tahmin ediyorum. Eğer bir fotoğraf dükkanı ya da (etkinliklerin, binaların, nesnelerin fotoğraflarını çekerek para kazanan anlamıyla) fotoğrafçının yanında çıraklık dönemi geçirmediyse, bugün fotoğrafı ciddi nedenlerle çeken herkes bir heves ya da anı kaydetme deneyimi olarak fotoğraf çekmeye başlamış olmalı diye düşünmek çok tuhaf gelmiyor. Elbette sanat olarak fotoğraf üreten insanların çok kendilerine has başlangıç öyküleri olabilir. Sanatçılar herkese benzemedikleri için “herkes” diye yapılan genellemelerin dışında durma lüksüne sahip olmuyorlar mı zaten…

Bugünü, güncel kullanımı gözlemlemeyi denediğimde, çevremde (sayıları giderek artan) yetişkinlerin fotoğraf ile ilişkilerinde  hala çok net bir ayrım görüyorum: Nedeni fotoğraf olan fotoğraf çekme eylemi ve anı kaydetme eylemi. Çok yakın arkadaşlarım arasında hayatını fotoğraf çekerek kazananlar, amatörler, hobi fotoğrafçıları o kadar çok ki, bu neredeyse eşit bir ayrım olarak görülebilir. Fakat merkeze kendimi koymaktan vazgeçmeyi başardığımda (ki sosyal ağ siteleri belirli sosyal grupları böyle konular açısından gözlemlemeyi sağlıyor) hala anı kaydetme eylemi olarak fotoğrafın inanılmaz bir yaygınlıkta kullanıldığını görebiliyorum (aynı siteler sosyal etkinlik fotoğraflarını yayınlayanlarla dolu olunca, özel bir çaba bile gerektirmiyor).

Bu yaygınlığın hangi değişikliklerle mümkün olduğu sorusu da ilginç görünüyor.

Öncelikle olayın ekonomik boyutu göz ardı edilemez*. Son yirmi yılda anı fotoğrafları çekmeye yeterli bir fotoğraf makinesi, alım gücü açısından, çok daha ucuz hale gelmedi. Öte yandan, film almak, yıkatmak ve bastırmak bir bütün olarak bakıldığında en azından çekilen her karenin çektiğine değecek bir konuya harcanmasını zorunlu kılacak kadar pahalı.

Fakat dijital fotoğraf makinelerinin ortaya çıkışı, fotoğraf çekme eyleminde sarf maliyetini yok etti. Böylece askerden gelen birini karşılarken, yaşgünü kutlaması için arkadaşlarla toplanırken, pazar günü park/bahçe içinde temiz hava almaya yürüyüşe çıkılırken yaşanan bir çok an, anı kaydedilmek için para harcanması gerekmeyen eylemlere dönüştü.

Fotoğraf makinesinin, fotoğraf çekenle buluşmasını sağlayan ticari alanın dönüşümü bile, günümüzde fotoğraf üzerine tartışırken hesaba katılması gereken yeni boyutlar yaratıyor.

Bundan on sene önce, işi sadece fotoğraf makinesi (ve diğer ekipmanları, filmler vb.) satmak olan insanlar varken, bugün bu ticareti başka bir ürün zincirinden bağımsız olarak yürütenler ağırlıkla sanatsal/ticari amaçla fotoğraf çekenlere hizmet veriyor. Anı fotoğrafı çekmek üzere bir makine almak için başvurabileceğiniz yerler ise, size aynı zamanda klima, buzdolabı, İnternet bağlantı paketi, oyun konsolu ya da traş makinesi de satmayı planlayan birer dükkan halini alıyor. Bunlardan herhangi birini aldığınızda, onunla fotoğraf çekebilme yeteneğini bu amaçla kullanmayı burada hesaba katmıyorum bile.

Convergence (uyumsama, yakınsama diye Türkçeleştiriliyor) kavramının devamında tanımlanagelen media convergence bu konuda değişimin kilit noktalarından biri.

Convergence, araç ve teknolojilerin farklı nedenlerle üretilmiş olsalar bile, birbirleriyle etkileşimleri sonucu bir arada farklı amaçlar için kullanılmasını tanımlayan kavram. Bir cep telefonunun, üretim amacı olan ses iletimiyle sınırlı kalmadan, yazılı mesaj göndermek, İnternet sayfası görüntülemek ve fotoğraf (hatta video) çekmek için de kullanılabilmesini tanımlayan, açıklayan kavram, media convergence.

Bugün bir toplutaşım aracında elinizde telefon otururken, olan herhangi bir olaya tanıklık etmekle kalmayıp, onu görüntülü olarak kaydedebilme şansına sahipsiniz. Bu olasılığın varlığı arttıkça, kaydetme eyleminin sıradanlaşması, kaydedilenin de sıradanlaşmasını yanında getirmeye başladı.

Yıllar önce, seri üretim çağında sanat kavramı üzerine düşünen Benjamin (terim aslında İngilizce’sinde mechanical reproduction, özgün başlıksa: Das Kunstwerk im Zeitalter seiner technischen Reproduzierbarkeit [4]), sinema teknolojisi karşısında şöyle bir heyecana kapılmıştı: Eskiden bir portre yaptırmak ancak asilzadelerin gücünün yetebileceği bir eylem olduğu için, sanata konu olmak hep asillere ait bir ayrıcalıktı, oysa sinemanın konusu herkes olabilir. Objektifin çevrildiği her konu, her kişi sanatın konusu olmaya başlayacak ve böylece sanat daha büyük kitleleri ilgilendiren bir hale dönüşebilecek. (Tabii, bu kadar indirgeyerek özetlemek bana ait)

Sadece herkese çevrilebilen objektifler yok artık, herkesin kendi elinde objektiflerle gezebildiği bir çağa doğru sürükleniyoruz. Dolayısıyla konunun ne olacağına dair sınırlar, bizim onları tartışabilme hızımızdan daha hızlı genişliyor.

İnsanlar, özellikle yeni medya yaşamımızın içine böylesi yerleşivermişken, hayatlarını yalnızca yazarak değil, fotoğraf hatta video ile kaydederek zamana izlerini bırakabiliyor. Kimileri bu izleri kamu ile paylaşarak ortaklaştırıyor. Kimileri kendine ya da sınırlı bir insan grubuna özel kayıtlar yaratmak amacıyla görsel/işitsel araçlardan yararlanıyor. Kimileri bu zamana çizilmiş izlerin kendisini sanatsal yorumlarla yeniden üretime girişiyor.

Bu açıdan bakınca olay daha da karmaşıklaşıyor ve fotoğraf, tek başına bir kavram olarak ele alınması imkansız, içinde kullanıldığı diğer kavramlarla nasıl ilişkilendirildiği temelinde ele alınabilmesi imkanlı bir kavrama dönüşmeye başlıyor.

Ben bugün aslında bir arkadaşımın bana (ve Betül’e) düşündürdüğü bir sorunun yanıtını aramak üzere yazacakım. Bunları düşünmeden o sorunun yanıtını aramak mümkün olmadı. Soru basitti oysa ki, “insanlar neden sadece mutlu anların fotoğraflarını çeker?”

Fotoğrafın konusu nedir sorusuna bir bu açıdan, bir de bu yazıyı yazmak üzere karıştırdığım bazı yazı ve fotoğrafların hatırlattıklarıyla devam etmek niyetindeyim. Buraya kadar okumuş herkesin -öncelikle cümleten geçmiş olsun- fikrini merak ettiğimi hatırlatmama gerek var mı bilmiyorum.

* Bugün fotoğraf çekebilmenin ekonomik olarak daha kolay olduğu, ancak dün de çok imkanlar dışında olmadığı vurgum, elbette ki şehirli, orta-sınıf insanlara yönelik bir genelleme. Ancak, fotoğraf makinesinin daha ucuz olması ya da bir büyüme serüveni boyunca ele alındığı için “büyüyüp de istenilen konuya para ayrılması” tespitini dışarda bırakmayı hedefleyen bir genelleme. Yani, bugün anı kaydetmek için fotoğraf düne göre çok daha fazla çekiliyor diye düşünmem, artık fotoğraf çekmeye parası olan insanların arasında yaşıyorum anlamına gelmiyor. Dünden bugüne hep buna parası yeten insanlar bunu ne oldu da şimdi akıl ettiler diye soruyorum anlamına geliyor.

Orta sınıf bir ailede büyümüş biri olarak, her geçen gün yoksullaşan, barınma derdinin bile yaşamsal boyutlarda yaşandığı bir ülkede orta sınıftan olmanın önemli bir lüks olduğuna inanırım. Bu anlamıyla da, elbette ki, çevremdeki insanların fotoğrafla (hatta yeni medya, bilgisayar, İnternet vb. her tür “bize” normal gelse de, nüfusun önemli bir bölümü için hala lüks olan teknoloji ile) ilişkisini genellerken, “o kadar” genellememem gerektiğini hep hatırlayarak yazmaya çalıştım. Ne yazık ki, bir çeşit kültürel çalışmalar bakış açısıyla yapmayı denediğim bu analiz için kullandığım yöntem, benim dışımda, zaten böyle bir parantezin içinde tanımlanmış bir yöntem. Bu tip indirgemeleri yapmak kaçınılmaz, sadece bir çok insan bunu bir parantez içinde yaptığını unutup memleketin çağ atladığını falan sanıyor o kadar. Ben öyle sanmıyorum, sadece memleketin bütün ekonomik kaygıları çözülene kadar bu konuları düşünmemem imkansız olduğu için, o konuları başka alanlara saklayarak bunları da düşünebilmeyi deniyorum.

[1] Detayları http://en.wikipedia.org/wiki/Disc_film adresinde görülebilecek bu format, 9×13 (o günlerde standart buydu) baskılarda bile oldukça bulanık sonuçlar verecek kadar küçük negatif kullandığı için pek yaygınlaşmadı.
[2] http://en.wikipedia.org/wiki/110_film kullanan makineleri yaşı benimkinden büyük ya da bana yakın herkes hatırlayacaktır.
[3] http://en.wikipedia.org/wiki/Zenit_%28camera%29
[4] http://www.marxists.org/reference/subject/philosophy/works/ge/benjamin.htm (İngilizce)

Stop Motion nasıl yapılır?

1 comment

Geçtiğimiz günlerde çektiğim bir seri fotoğrafı kullanarak bir stop-motion canlandırma denemesi yaptım. Aslında teknik olarak yaptığım şeyin adı still-motion da olabilir, çünkü yaptığım şey canlandırma değil, anlatım tekniği açısından bu yöntemden yararlanmaktan ibaret. Neyse, konumuz zaten bu değil.

Stop-motion nasıl yapılır sorusunu sınırlamak gerekebilir. Bu soruyla ilgili el becerisi, çekim teknikleri ve benzeri konulara giren bir kaynak oluşturmam henüz mümkün değil.

Şu anda paylaşabileceklerim, bütün o konuları atlayıp, “bir seri fotoğrafı çekmiş olduktan sonra film yapma aşamasına geldiğimizde hangi alternatiflerimiz var?” sorusu ile sınırlı.

Benim alternatiflerim, GNU/Linux ve/veya Mac OSX için oluyor. Windows platformunda karşılığı/geçerliği olabilir. Bilmiyor ve ilgilenmiyorum.

More: Read the rest of this entry…

SLR için sesli-tetik

no comments

Doruk, Didem ve Meren‘le Artvin’e yaptığımız efsanevi bir yolculuk sırasında Meren’in harika fotoğraflarına aracılık eden D200‘le içli dışlı olmuş, ve itiraf etmek gerekirse, bir an özenir gibi bile olmuştum. Sonra sakin düşününce çantamdaki Dziga Vertov notları, video kamera ve cebimdeki Lomo LC-A‘ya ayıracağım vakitten çalarak SLR’ye verme fikrini pek beğenmemiştim.

Hayat tuhaf, o yolculuktan aylar, yıllar sonra evde iki tane SLR (hatta bir de aşağıdakilerin sahibi kompakt dijital) var ve alsaydım neler olabileceğini bu sayede deneyimleyebiliyorum. İlk iki-üç gün boyunca “hmmm bir de şunu deneyeyim, şu lens nasıl sonuçlar çıkarabiliyor, şu lensle net alan derinliğini zorlayayım” gibi oyunlar oynanabiliyor. Sonra yavaşça uzaklaşılıyor. Neticede Lomo ne kadar çiçek çocuk minibüsü ya da kaplumbağa vosvoslara benziyorsa, o kadar taksi ruhlu, kiralık aletler bu son derece yetenekli SLR ağabeyler. İşin varsa yaparsın, yoksa neyiyle oynayacaksın ki?

Oyun saati bitip, yetenekleri doğrultusunda birer araç olarak görmeye başlayınca bir SLR’nin beni en çok heyecanlandıran yanını düşünmeye başladım: stop-motion için bir kamera yapmak. Kameraların sahibi – ve yetenekli bir programcı ve amatör bir elektronikçi olduğu için dünyayı ele geçirme gücümüz olduğundan korkacağım kadar anlaştığım- sevgili Ziya ile konuşurken onu da çok heyecanlandıran bir fikir bulduk.

Üçayak üzerinde sabit alanlarda çekilen görüntülerden stop-motion yapmak için elimizde herşey vardı, ama benim kafamı sokakta yürürken, araçla giderken seri olarak çekilmiş görüntülerden yapabileceklerimiz daha çok heyecanlandırıyordu. Fakat görüntünün makul bir akıcılıkta olması için elle çekmek yerine belirli bir frekansta düzenli çekim yapabilecek şekilde programlama yeteneğine ihtiyacımız vardı. Elbette pratikte bu yetenekler için bir altyapı olup olmadığından bağımsız olarak, D-SLR’ler size her türlü güzel özelliği vermek üzere hazırlanmıyor. Arayüzlerinde göremediğiniz her şeyi, bir sonraki üründe bir kaç yüz dolar daha harcayarak edinmeniz bekleniyor. En azından bazı deli GNU aktivistleri Canon/Nikon gibi firmaların SLR’lerine firmware yazmayı düşünmeye başlayana kadar çok da bir şansımız yok.

Bir programlama şansımız yoktu, ama fotoğraf makinasına fotoğraf çekme komutu verebilecek bir arayüzümüz vardı. 2.5 inçlik jack ile netlik ayarı ve deklanşör komutlarını iletebilen uzaktan kumandalar kullanılabiliyordu. Bu kumanda arayüzlerini bizim istediğimiz frekansta tetikleyebilecek bir düzenleyiciye bağlı olarak çalıştırırsak, cebimizde duran bir elektronik devreye bağlı olarak elimizdeki SLR saniyede 3 kare çekim yaparak çalışmaya başlayabilirdi.

Sesli SLR tetiği

Ama elbette sorunlar hiç bir zaman ilk akla geldikleri kadar basit çözülmüyorlar. Düzenleyici devreye frekans belirlemek için kullanacağımız arayüzü nasıl yapabileceğimizi düşündüğümüzde ilk andaki kadar heyecanlı senaryolar bulamadık. Devreye bağlı potansiyometreler ya da benzeri elektronik parçaların hangi frekansta çalışacağını kalibre etmek ve farklı seçenekler istediğimizde bunu tekrar düşünmek hiç pratik değildi. Burada yine Ziya’nın kıvrak zekası devreye girdi. Ankara’da yıllar önce bu işlerle uğraştıkları bir arkadaşıyla buluştuğu hafta üstteki kutu ortaya çıktı. İçindeki dtmf çözücü ve deklanşör kablosuna arkadaşlık eden mikrofon sayesinde fotoğraf makinası elle ya da dtmf sinyalleriyle kumanda edilebilir hale gelmişti.

Cep telefonlarında Java çalıştırmak böyle durumlarda işlevsel olabiliyor. Şimdi evdeki bütün telefonlarda bu küçük kutuya, istediği sıklıkta dtmf sinyali gönderen küçük bir programcık yüklü. Sıra geldi stop-motion yapmaya…