<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bilöker &#187; Sinema</title>
	<atom:link href="http://loker.radiobrecht.org/category/sinema/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://loker.radiobrecht.org</link>
	<description>Kısa lafın uzunu...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 05 Sep 2010 10:54:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Galata Gezegeni</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2010/08/galata-gezegeni/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2010/08/galata-gezegeni/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Aug 2010 15:32:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[andreas treske]]></category>
		<category><![CDATA[arte]]></category>
		<category><![CDATA[etkileşimli film]]></category>
		<category><![CDATA[florian thalhofer]]></category>
		<category><![CDATA[galata köprüsü]]></category>
		<category><![CDATA[interactive movies]]></category>
		<category><![CDATA[korsakow]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=325</guid>
		<description><![CDATA[iStoryBox adını verdiği bir çeşit gezer-seminer/sergi ile dünyanın değişik şehirlerinde ve kurumlarında kendi geliştirdiği etkileşimli (interaktif) sinema tekniğiyle hazırladığı filmleri gösteren ve Korsakow adlı tekniği tanıtan Florian Thalhofer ile iki sene önce Bilkent&#8217;te tanıştık. Andreas (Treske) bu tekniği tanıştığımız günden beri anlatır, denememiz için ısrar ederdi. Ben bugünkü kadar üretim odaklı olamadığım (~=linux dışında OS [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2010/08/florian_thalhofr.jpg"><img src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2010/08/florian_thalhofr-300x200.jpg" alt="" title="florian thalhofer" width="300" height="200" class="alignright size-medium wp-image-335" /></a>iStoryBox adını verdiği bir çeşit gezer-seminer/sergi ile dünyanın değişik şehirlerinde ve kurumlarında kendi geliştirdiği etkileşimli (interaktif) sinema tekniğiyle hazırladığı filmleri gösteren ve <a href="http://korsakow.org/" target="_blank">Korsakow</a> adlı tekniği tanıtan <a href="http://www.thalhofer.com/" target="_blank">Florian Thalhofer</a> ile iki sene önce Bilkent&#8217;te tanıştık.</p>
<p>Andreas (Treske) bu tekniği tanıştığımız günden beri anlatır, denememiz için ısrar ederdi. Ben bugünkü kadar üretim odaklı olamadığım (~=linux dışında OS kullanmam inadıyla mutlu mutlu yaşadığım) ve Korsakow Shockwave tabanlı olduğundan (ve linux ile çalıştıramadığımızdan) pek ilgilenmemiştim.</p>
<p><span id="more-325"></span><br />
Sonra Florian elinde iki tane sağlam takım kutusu benzeri karizmatik çantayla (böyle kilitli, içinde strafordan falan eşyalara boşluk hazırlanmış kutu seven manyaklardansanız biteceğiniz cinsten) çıkageldi. <a href="http://www.goethe.de/ins/tr/ank/trindex.htm">Goethe Institute</a> davetlisi olarak geldiği Ankara&#8217;da hem enstitünün salonlarında hem de Bilkent&#8217;te filmlerini sergileyecek ve bir atölye düzeleyecekti. Böylece hem teknikle, hem o güne değin üretilen (Bayraklar adlı projesi henüz tamamlanmamıştı) ve artık Kfilm olarak adlandırılmaya başlanan filmleri genişçe tanıma şansı oldu.</p>
<p>Bu yola çıkışının tarihçesi de filmlerle birlikte izlenebiliyordu. İlk yaptığı etkileşimli film, bağımsız bir proje olarak, hikayenin anlatabileceği tek biçimin böyle bir teknik kullanmaktan geçtiğine inancından doğmuş. Sadece o filme özgü biçimde işleyecek kodlarla ekranda tıklanabilen alanlar belirlemiş ve böylece hikayedeki görsel detaylar, izleyici tarafından belirlenebilen bir sırayla kurgu yapmaya imkan verir hale gelmiş. Bence tüm sergideki en tutarlı ve başarılı film de oydu, zira hikayesi çok güçlü ve samimiydi.</p>
<p>Yıllar geçerken bu film üslubundaki özgünlükten hoşlanan ve tamamen buna odaklanan Thalhofer, bir çok bağımsız konuyu bu dille anlattığı filmleri hazırlamaya, bunu yaparken de Korsakow yazılımını geliştirmeye devam etmiş.</p>
<p>Tanışmamızın üzerinden epeyce az süre geçmişken kendisine yazılımını özgürleştirmesini önermiştim. (Merhaba ben Florian &#8211; Memnun oldum ben de Koray, özgür yazılımı duymuş muydun? gibi bir konuşma kalmış aklımda &#8211; smiley) Aslında bunu istediğini, fakat fikrin aklına biraz geç geldiğini, kodun karmaşıklığını anlatmış ama plan dahilinde tuttuğunu vurgulamıştı diye hatırlıyorum (vallahi kötü hafızam var). Aradan geçen yıllar içinde Korsakow 5. sürümüyle özgür yazılımlar kervanına katılmış, katılımcı geliştirme kültürünü sonuna dek yansıtan bir modele bürünmüştü.</p>
<p>Bir kaç ay öncesindeyse Florian&#8217;dan arte.tv için İstanbul&#8217;da çekim yapmaya geldiğini ve bir yapım asistanına ihtiyacı olduğunu anlatan bir mesaj aldım. Görüşme fırsatı bulamadık ama blogundan ve facebook hesabından takip ettiğim kadarıyla epeyce eğlendiği bir sürecin sonunda film Galata Gezegeni adıyla yayına girmiş. <a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2010/08/Picture-1.png"><img class="alignright size-medium wp-image-326" title="Galata gezegeni ekran görüntüsü" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2010/08/Picture-1-300x231.png" alt="Galata gezegeni ekran görüntüsü" width="300" height="231" /></a></p>
<p>Filmi baştan sona izlemek diye bir şeyden bahsetmek konvansiyonal filmlerde olduğu kadar kolay değil&#8230; Yolları Çatallanan Bahçe&#8217;nin her patikasında yürüdüğünden nasıl emin olabilirsin ki? Yine de heyecanla izlemeye başladım, fakat kısa süre içinde hevesim kaçmaya başladı.</p>
<p>Sergide izlediğim filmlerde ipuçlarını yakaladığım ama adını asla tam koyamadığım bir şeyi görmeye başladım. Bu kadar yenilikçi ve yaratıcı bir teknik kullanmak, filmin de bu özelliklere sahip olmasına yetmiyor. Filmin dilini oluşturan şeylerden yalnızca biri bu üslup. Fakat arka planda asıl işleyen şey konvansiyonel sinemanın yüz küsur yıldır biriktirdiği kültürden farklılaşamıyor. Sinematografi, çekim açıları o kadar tipik, o kadar televizyon kültüründen beslenen yapıda ki, bu teknik aldatıcı hale geliyor.</p>
<p>Yine de hem eğlenceli söyleşileri, hem de bir gezginin gözünden Galata Köprüsü çevresinde birleşen öykülerin anlatımı ilgi çekici denebilir. Herkes izleyip/kurgulayıp kendi kararını verir neticede:</p>
<p><a title="planet galata" href="http://www.arte.tv/planetgalata " target="_blank">http://www.arte.tv/planetgalata </a></p>
<p>hamiş: Ben sözümona bugün kitaplardan bahsedecektim&#8230; Başka bahara&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2010/08/galata-gezegeni/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sinemaların ışıkları bir bir sönerken&#8230; Emek Sineması önünde bir hareketlilik&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2010/04/sinemalarin-isiklari-bir-bir-sonerken-emek-sinemasi-onunde-bir-hareketlilik/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2010/04/sinemalarin-isiklari-bir-bir-sonerken-emek-sinemasi-onunde-bir-hareketlilik/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Apr 2010 12:17:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Rutin]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[alcazar sineması]]></category>
		<category><![CDATA[dziga vertov]]></category>
		<category><![CDATA[emek sineması]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul film festivali]]></category>
		<category><![CDATA[kapanan sinemalar]]></category>
		<category><![CDATA[kentsel dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[kültür endüstrisi]]></category>
		<category><![CDATA[sokak partisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=204</guid>
		<description><![CDATA[Derinden Ankara&#8217;lı bir insan olarak, konuyla ilgili daha önemsediğim, yaralayıcı bulduğum olaylar Ankara&#8217;da yaşanmış örnekler benim için. Akün Sineması gitti önce, sonra Kavaklıdere Sineması. Her ikisi de işletmecileri tarafından fedakarlıklara yaşatıldılar bir süre, geciktirilen bir ölüm daha kolay kabullenilebilirmiş gibi. Sonra belki bir varlıktan bahsetmediğimiz için, punduna getirilerek kabullenilir bir ölüm biçildi sinema salonlarına. Sinema [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright size-medium wp-image-205" style="margin: 1px; border: 1px solid black;" title="421922_p3d-cinema-audience-posters-7633482" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2010/04/421922_p3d-cinema-audience-posters-7633482-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" />Derinden Ankara&#8217;lı bir insan olarak, konuyla ilgili daha önemsediğim, yaralayıcı bulduğum olaylar Ankara&#8217;da yaşanmış örnekler benim için. Akün Sineması gitti önce, sonra Kavaklıdere Sineması. Her ikisi de işletmecileri tarafından fedakarlıklara yaşatıldılar bir süre, geciktirilen bir ölüm daha kolay kabullenilebilirmiş gibi. Sonra belki bir varlıktan bahsetmediğimiz için, punduna getirilerek kabullenilir bir ölüm biçildi sinema salonlarına. Sinema ölmüştü, salonların cenazelerini açıkta bırakmak niye?</p>
<p><span id="more-204"></span>Açıldığı filmle kapanmaya karar veren Akün, özel bir gösterimle Hababam Sınıfı&#8217;nı göstermeye karar verdi son olarak. Ben gitmemiştim, gidenlerden duyduğum, duygusal anlar eşliğinde bir seromoni yapılabilmiş gerçekten. Kavaklıdere böyle bir kapanış yaptı mı duymadım bile. Galiba Eskişehir&#8217;de çalıştığım döneme denk geldi, bir vardı, bir yoktu.</p>
<p>Şimdi İstanbul&#8217;da, burada olan bitene daha yakınım, ama sanırım duygusallığım zayıfladı. Belki geçmişim olmayan bir şeyden bahsedildiği için soğukkanlı ve kabayım. Alkazar Sinemasının kapandığı haberi duyurulurken hafif bir rahatsızlık hissettim örneğin. &#8220;Onat Kutlar&#8217;ın da kurucuları arasında bulunduğu Alkazar kapanıyor&#8221; vurguları, biraz serzeniş içeren, biraz sinemanın geldiği hallere dair göndermeler yapan mesajlar içeriyor diye düşünmüştüm.</p>
<p>Bu duygularla karşı karşıyaykense, içimden geçenler &#8220;Alkazar benim hatırladığım, franchise sinemalarla aynı içeriğe sahipti, Onat Kutlar kurdu ya da duvarında kırmızı kadife var diye niye ayrıca üzüleyim şimdi ben?&#8221; diye özetleyebileceğim bir yabancılık vardı. Hakkını yemeyeyim, bir misyonu sürdürmüş ve şimdi de kaybetmiş olmanın samimi üzüntüsü halinden belli olan Adalet Dinamit konuyu her yönüyle ele alıyordu:</p>
<blockquote><p>&#8221;Alkazar Sineması&#8217;nı bütünüyle yenileyip 28 Şubat 1994 tarihinde &#8221;Germinal&#8221; filminin gösterimi ile açılışını yaparak, yeni bir film programı anlayışı ile sinemaseverlerin hizmetine sunan biz Alkazar Sineması&#8217;nın yönetimi, buruk bir hüznü tüm benliğimizle hissettiğimiz şu günlerde bu oyunu yeniden anımsadık. Büyük alışveriş merkezlerindeki son derece yüksek yatırımlarla yapılan, teknolojik olanaklarla donatılmış olan ve popüler, ticari filmleri izleyiciye sunan 8-10 perdeli sinema salonlarına karşı, adeta kahraman bakkallar gibi küçük, iddiasız sanat sineması olmayı sürdürecek gücümüz ne yazık ki kalmadı.&#8221;</p></blockquote>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2010/04/alkazar.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-207" style="margin-top: 1px; margin-bottom: 1px; margin-left: 3px; margin-right: 3px;" title="alkazar" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2010/04/alkazar.jpg" alt="Alkazar sineması" width="184" height="227" /></a>Metni buraya kadar okuduğumda hala &#8220;yahu ne sanat sineması? bildiğin hollywood filmi oynuyordu sizin dükkanda&#8230;&#8221; serzenişinde bulunabiliriz. Ne yazık ki bir çok gazeteci zaten uzun şeyler okumayı sevmediklerinden herhalde, burayı alıntılamayı tercih ettiler. Oysa benim itirazımın Adalet Dinamit de farkındaydı ve katılıyordu bu duruma, benim bilmediklerimi de ekleyerek:</p>
<blockquote><p>Kendileri de birer Alkazar sevdalısı olan Alkazar Sineması&#8217;nın işletmecileri, son yıllarda bu işletmeyi yaşatmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar, maddi ve manevi her türlü özveride bulundular ama işte buraya kadar&#8230; Sinema salonlarına bırakınız en küçük destek vermeyi, sinemaları birer sanat mekanı değil, eğlence mekanı olarak görüp olağan vergisel yükümlülüklerinin yanı sıra ayrıca bir de eğlence vergisi adıyla ek yükümlülük getiren, sinema salonlarını Amerikan film endüstrisinin popüler, ticari filmlerine mahkum eden merkezi yönetim, bakanlık ve belediye yönetimleri adına sizlerden özür diliyoruz.</p></blockquote>
<p>Hal bu iken sinema salonlarına &#8220;sanat sineması değildiniz ki zaten&#8221; demek haksızlık olurmuş. Sözümona serbest piyasa ekonomisi adı altında yaşanan talan, kalkıp da bu serbestiden yararlanmak istediğinizde &#8220;senin neyine&#8221; diyen bir ceberrutun elinin tersiyle tanışmaya dönüyor. Bir yandan yılların kültür mirası özelleştirilebiliyor, satılabiliyor, yıkılabiliyor&#8230; Öte yandan &#8220;ben para kazanmasam bile film göstermek istiyorum&#8221; dediğiniz zaman devlet size yurtdışından lisansla getirilen teknolojilerin, kuralların olduğu, dağıtım ağlarında öncelikli davranılan birbirinin kopyası sinema salonlarıyla aynı davranıyor.</p>
<p>Bu eşitsizliğin giderilmesi gerekiyor ki, bir yandan da <a title="Bianet'te yeni sinema hareketi haberi" href="http://bianet.org/bianet/kultur/121036-yonetmenler-ve-yapimcilardan-yeni-sinema-hareketi" target="_blank">Yeni Sinema Hareketi</a> gibi hareketlerin sonucunda güzel filmler çekildiğinde onları izleyecek salon bulalım.</p>
<p>Dün gece bu fikirlerle doluyken yaşayabileceğim güzel bir deneyim yaşadım. <a href="http://emeksinemasi.blogspot.com/">http://emeksinemasi.blogspot.com</a> adresinden, sosyal medya ağlarından haberleşilerek Emek Sinemasında toplanan bir grup orada Dziga Vertov&#8217;un Kameralı Adam filmini izlemek üzere bir araya geldi. Elbette Emek Sinemasında izlenemedi film, kapıya çoktan kilitler vurulmuş bir sinema salonuna dikkat çekmekti amaç daha çok. Sokağa bir perde gerildi, ses sistemi kuruldu ve önce film gösterildi, sonra müzik çalınarak bir sokak partisi gerçekleştirildi.</p>
<p>Açıkçası şahsen Emek Sinemasını kurtarabilecek herhangi bir yöntem bilmiyorum. Kim sahiplenirse sahiplensin bu talebi, ortadaki kentsel dönüşüm rüzgarlarına topyekün karşı çıkma çabaları bu kadar zayıfken, insanlar evlerinden kovulurken ve çare bulamazken bir sinema salonunun daha şanslı olabileceğini düşünmeye fırsatımız olduğuna inanacak kadar iyimser değilim. Aklın kötümserliği baskın çıkıyor, ama hani iradenin iyimserliği? O da bu eylemden doğuyor işte aslında.</p>
<p>Sokaktan gelip geçen insanlar neler olduğunu sormaya başladığında başlıyor iyimserlik. Emek Sineması ile ilgili fikirleri yaymak için, bu fikirleri önemsememizin temelindeki hafıza, kültür mirası, özgür bir sinema gibi dinamiklerden bahsetmenin en güzel yollarından biri, bunları Vertov eşliğinde konuşmak gerçekten.</p>
<p>İradenin değil, Polyanna&#8217;nın bile iyimserliğinin izin vermeyeceği kadar uçarsam, bir hayal kurayım: Böyle etkinlikleri sıklaştıralım ve yaygınlaştıralım. Bir çok farklı yerde yapmaya başlayalım. Öyle ki, insanlar sinemaya gitmekten bunu anlayabilir hale gelsin. Böylece sinemacılar sokak gösterimlerini de bir seçenek olarak düşünebilsin. İnan Temelkuran mesela Bornova Bornova için salon bulamazsa bile, insanlarla filmini bu gösterimlerde buluşturabilsin. Bu, o gibi filmlerin ticari dağıtım ağında var olamazken nasıl finanse edilebileceği sorununu çözmeye çok uzak biliyorum. Öte yandan, aynı anda bütün sorunları birden çözmemiz zor değil mi? Hem bu fikir kendi içinde yeterince sorun taşıyor.</p>
<p>Gösterim sırasında gelen polisler, bu etkinliğin bir izni olup olmadığını sorduğunda mekandaki avukat arkadaşlar durumu bir şekilde halletti. Oysa yaygın ve sık biçimde buna benzer gösterimler olursa, nasıl karşılanır? Belediyeden işgaliye parası istemek üzere gelmezler mi mesela? Gelirler&#8230; İşte o zaman asıl fırsat doğar. İnsanlara keyifle sinema izleyebilmek için para ödemek zorunda olduklarını, bu paranın devlet nezdinde franchise sinema salonları ile aynı şekilde değerlendirilen halde olduğunu anlatma şansımız doğar. Bu da tepki doğurmazsa, zaten sinema salonlarına ve özgür bir sinemaya ihtiyacımız yok, biz çoktan ölmüşüz demektir. Hadi, şimdilik oraya kadar gitmeyelim. İradenin iyimserliği önde dursun.</p>
<p>Bir sinema salonunun kapanması, Emek söz konusu ise, Alcazar söz konusu ise bence sinemacılardan önce mimarları üzmeli. Ne yazık ki, mimarlar yukarda da bahsettiğim gibi, bunun çok büyük bir resmin içinde küçücük bir detay olduğunu düşünüyor olmalılar. Onlardan pek ses çıkmadı. Oysa kentsel dönüşümün korkunçluğu konusunda kamuoyunu harekete geçirmek için bir sinema salonunun romantizmi belki de daha çok işe yarardı&#8230;</p>
<p>Memlekette yasa koyuculara, yasal düzenlemelerin işlerliğine güven o kadar uzun süre önce kaybolmuş ki, kimse bir takım düzenlemelere müdahale etmekten bahsetmiyor bile artık. Oysa kültür piyasasını düzenleyen arkaik kanunları değiştirmemiz gerekiyor acilen. Özgür sinema salonları için, kültür endüstrisi ürünlerine açık erişim için, yaygın ve kullanılabilir durumda, gelişkin halk kütüphaneleri için mücadele etmezsek, yarın bu piyasanın tam hakimi hale gelen kültür holdinglerinden bizim için iyilik yapmalarını, sadaka bekler gibi beklemek ne işimize yarayacak ki? Hadi işe yarayacak olsun, yüzümüz olacak mı istemeye, beklemeye?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2010/04/sinemalarin-isiklari-bir-bir-sonerken-emek-sinemasi-onunde-bir-hareketlilik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başka Dilde Aşk üzerine farklı bir eleştiri</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2010/04/baska-dilde-ask-uzerine-farkli-bir-elestiri/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2010/04/baska-dilde-ask-uzerine-farkli-bir-elestiri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Apr 2010 11:47:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[başka dilde aşk]]></category>
		<category><![CDATA[çağrı merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[gerçeğe çağrı merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[ilksen başarır]]></category>
		<category><![CDATA[mert fırat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=199</guid>
		<description><![CDATA[Bir film eleştirisi yazmak değil niyetim, bu yüzden farklı bir eleştiri diye tanımlamak zorunda kalıyorum. Filmi eleştireceğim sonuçta, ama film eleştirisinde filmde olmasını beklediklerine yer olmaz. Olmamalıdır, haksızlık olur. Yine de, tamamen kişisel bir yaklaşımla kaleme alındığının altı kalın biçimde çizilen bir eleştiride, bir gün okursa diye bir niyetle yönetmenine, ya da film çekmeye niyetli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir film eleştirisi yazmak değil niyetim, bu yüzden farklı bir eleştiri diye tanımlamak zorunda kalıyorum. Filmi eleştireceğim sonuçta, ama film eleştirisinde filmde olmasını beklediklerine yer olmaz. Olmamalıdır, haksızlık olur. Yine de, tamamen kişisel bir yaklaşımla kaleme alındığının altı kalın biçimde çizilen bir eleştiride, bir gün okursa diye bir niyetle yönetmenine, ya da film çekmeye niyetli başka okuyuculara seslenirken filmin hayal ettirdiklerinden de bahsetmenin bir zararı olmaz herhalde&#8230; Bunu yaparken, biraz da senaristlerin neyi hedeflediklerine dair ropörtajlarla kıyaslayarak davranacağım sanırım. Özellikle de Express&#8217;in 102. sayısında verdikleri ropörtajda söylediklerinden sonra düşündüklerimle&#8230;</p>
<p><span id="more-199"></span></p>
<div id="attachment_200" class="wp-caption alignright" style="width: 310px"><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2010/04/Picture-1.png"><img class="size-medium wp-image-200" title="Başka Dilde Aşk" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2010/04/Picture-1-300x119.png" alt="Başka Dilde Aşk" width="300" height="119" /></a><p class="wp-caption-text">Filmden bir kare</p></div>
<p>Film, aşk öyküsü çevresinde iki insanın ve hatta çevrelerindeki insanların hayatlarındaki değişimi anlatıyor. Aşkın tarafı olan Onur (Mert Fırat) duyma engelli, kütüphanecilik yapan, Galatasaray kürek takımında bir sporcu. Zeynep (Saadet Işıl Aksoy) şehir plancılığı okumuş, mesleğiyle ilgili bir iş bulamadığı için bir çağrı merkezinde çalışıyor ve çalışma koşulları yüzünden çok mutsuz.</p>
<p>Filmin öne çıkan ayrıntıları karakterlerin özelliklerinin, aşkları kadar çok işlenmesi, dolayısıyla filmin bir aşk filmi olmaktan çıkıp, aşk üzerinden anlatılan dışlanmış, yıpratılan insanların öykülerini anlatması gibi görünüyor. Ropörtajlarda daha çok bunlar konuşuluyor, çağrı merkezlerinde çalışanların sorunları, Türkiye&#8217;de engelli olmak ön plana çıkarılıyor. Bu açıdan Mert Fırat (başrol oynamanın yanında senaryoyu yönetmenle birlikte yazdığı için) ve İlksen Başarır (senaryo-yönetmen) gerçekten sırtları sıvazlanası bir şey yapmışlar. Kafalarında dönüp duran konuları, rahatsız oldukları durumları, ilişkileri, yaklaşımları güzel bir öyküyle bir araya getirerek genele sunmayı başarmışlar.</p>
<p>Cümleyi başarmışlar diye bitirince, başarılarını tebrik ettiğimi belirtmiş oluyorum herhalde, ki bu duyguda yalnız değilim, film hatrı sayılır sayıda ve önemde ödül aldı, hakkında genellikle iyi şeyler söylendi. Fakat şöyle bir durup düşününce, bir durum dikkatimi çekiyor. En son ne zaman bir film, tiyatro oyunu ya da roman hakkında olumsuz eleştiri okudunuz? Ya da soruyu şöyle daraltalım, birbiriyle ezeli ve  ebedi bir kayıkçı kavgasında olan tiyatrocuların karşılıklı çemkirmelerini, popüler kültürün kolay hedeflerine burun kıvırma mealleri halini alan ve alanı gereği ötekinden bahsetme mesafesini koruyan yazıları saymazsak?</p>
<p>İsim vermeden bir kaç sene önce yaşadığım bir örnek vereyim: Yıllardır sinema üzerine yazan ve her geçen gün bu alanın ağır abileri arasına katılmaya, oradaki yerini sağlamlaştırmaya devam eden bir arkadaşıma, epeyce ses getiren bir filmle ilgili, filmin sinema konusunda ciddi sorunları olduğunu açık eden sert bir eleştiri yazmak istediğimi söylediğimde &#8220;o film hükümetten çok tepki görüyor, kötü bir şey söylemeye benim dilim varmaz&#8230; desteklemek gerekir onu&#8221; diye özetleyebileceğim bir yanıt vermişti. Yani Türkiye&#8217;de siyaseten sahiplenilen kültür işlerini, kültür bağlamında sorgulamanın biraz sevilmeyen bir tavır olduğuna dair önyargılarım, konunun muhataplarından biri tarafından şifahen onaylanmıştı.</p>
<p>Bu filmin sinema diline eleştiri getirirken sürekli bir -nasıl olur da, bunu gören tek kişi ben olurum- duygusuna kapıldım. Sonra yukarda yazdıklarımla birlikte düşününce bu filmin de aynı biçimde ele alındığına dair şüphelerim somutlaşmış oldu.</p>
<p>Film, bir film olarak elindeki konuyla ilgili çok önemli bazı imgeleri kullanmayı ıskalamış gibi görünüyor. Bir çağrı merkezi ortamını tarif eden ayrıntıların ne kadar gerçekçi olduğunu, ropörtajlardan anladığımız kadarıyla, orada çalışanlar da dile getirmiş. Ancak aynı ropörtajlarda vurgulanan bir detay, çalışanların karşısına ayna konulması detayı,  filmde nasıl olduysa görünmüyor. Bu merkezlerde çalışanların karşısında bir ayna dururmuş ve sürekli aynaya bakıp gülümsemeleri istenirmiş. Basit bir tiyatro gerçeği bu, sen gülümsersen, sesin de gülümser. Hizmet kalitesi adına çalışanları son derece korkunç bir baskı altına alan böyle bir uygulama var demek ki. Korkunç bir baskı değil diye düşünen varsa bir ayna karşısında çalışsın bütün gün. İnsan kendisiyle yüzleşmeyi o kadar sevmez. Lacan&#8217;ın ayna ile ilgili yazdıklarını, Foucault&#8217;nun görünür olmak ve iktidar üzerine düşüncelerini de işin içine katarsak buna işkence demek bile mümkün!</p>
<p>Gelgelelim filmde ayna göremedim ben. Oysa ben bu filmi çekiyor olsam, çağrı merkezi setinde kamerayı kullanırken, o insanların ayna ile yaşadıkları gerilimi yansıtacak (yansıtma lafı bile&#8230;) bir çok açı kullanırdım diye düşündüm. (İşte ilk paragrafta yazdığımdan bunu kastediyorum, ben olsam şöyle çekerdim diye filmi mi eleştirilir? Eleştiriyorum işte&#8230;)</p>
<p>Biraz söylem analizi olarak bakalım, gündelik yaşamı siyasetle çok çakışmayan insanlara hitap etmek için olabildiğince popülerleşen bir dil kullanıldığı da ropörtajda söylenenler arasında. Pekiyi ama çağrı merkezi çalışanlarının en temel sorunlarından birinin, çok yüksek çalışma saatlerine kıyasla inanılmaz düşük ücretler almak olduğu anlaşılır mı bu filmden?</p>
<p>Başarır&#8217;ın estetik tercihlerine itiraz etmek abesle iştigal, İstanbul&#8217;u, karakterlerinin yaşadıkları hayatın sunumunu nasıl tercih ettiğinin hesabını verecek hali yok! Öte yandan, hayatın dışına atılmış engelli bir insan ve işsizlikten, korkunç çalışma şartlarında telefonlara bakan başka bir insan portresi çizilirken, evler, yaşantılar İstanbul&#8217;un en pahalı semtlerinde, en mutena apartmanlarında (Doğan Apartmanı gibi) kurgulandığı zaman sözü edilen apolitik seyirci şöyle düşünmez mi?</p>
<blockquote><p>Demek ki, bu çağrı merkezinde çalışanların da, onlarla seks yapmak isteyen ve çok kötü davranan patronları var, sürekli &#8216;motivasyonunuzu kaybetmeyin&#8217;, &#8216;daha çok satış&#8217; diye bağırmasa, azıcık güleryüz gösterse hayat bayram olacak!</p></blockquote>
<p>Oysa, çağrı merkezlerinde çalışmanın İstanbul&#8217;da yaşamakla karşılığı, benim bildiğim kadarıyla üç dört arkadaş aynı evi paylaşmak, belki aynı gardrobu bile paylaşmak ve daha iyi bir hayattan anlaşılan her neyse, onu sürekli olarak ertelemek. Sonra zaten &#8220;ölsem daha iyi&#8221; gibi duygularla çağrı merkezinde değil de başka bir işte çalışana kadar bunu sürdürmek&#8230; Şu anda bu sektörde çalışanların en büyük sorunları korkunç düşük ücretler, korkunç yüksek çalışma saatleri, sürdürülebilir olmayan şartlar nedeniyle iş güvencesi eksikliği ve onlardan birer robot yaratmaya çalışan sistem!</p>
<p>Yine <a title="Gerçeğe Çağrı Merkezi" href="http://www.gercegecagrimerkezi.org/" target="_blank">Gerçeğe Çağrı Merkezi</a> hareketinden öğrendiğime göre, bu merkezlerde çalışanlar bilgisayar ekranları ve telefonlarının olduğu küçük küplerinde, kişisel hiç bir aksesuar kullanamıyorlar. Çocuklarının resmi, sevimli bir çizim, renkli bir kaç ataçtan yapılma bir figür gibi şeyler zinhar yassah! Bu bilgi doğruysa, sistemin ciddi bir tutarsızlığı ve çfite standardı değil mi? Bir yandan insan kaynakları gazetelerinde Google&#8217;ın oyuncaklı bürolarını gösterip &#8220;yeni nesil çalışma ortamları&#8221; diye çalışma kültürü adı altında yalan dolan pazarla, bir yandan çalışanların en ufak kişisel bir ayrıntı ile orada bireyselliklerini hatırlamaya çalışsalar ellerinden al&#8230; Eğer bu bilgi doğruysa, film çok ayıp ediyor, çünkü tam tersi bir tablo gösteriyor. Zeynep&#8217;in ve çalışma arkadaşlarının masaları böylesi ayrıntılarla dolu&#8230; Eğer sanat yönetmeni o merkezi inşa ederken &#8220;her çalışan masasına yapar böyle şeyler&#8221; genellemesiyle hareket etmişse, duvara &#8220;Bugün satış için ne yaptın?&#8221; tabelası koyacak kadar gerçeğe uyarken, o kadar saf bir genellemeye kanmak tutarsız olmuş.</p>
<p>Haliyle Zeynep gibilerin yaşadığı sorunlar gerçekten de gıcık bir patron ve mola sürelerinden ibaret görünüyor. Eh Tuzla gibi çalışma ortamlarıyla birlikte anılan çağrı merkezlerini duyan ve sonra bu filmde gören demez mi, &#8220;ben de çok zor bir işleri var sanıyordum diye, pek abartmışlar&#8230;&#8221;</p>
<p>Bu tutarsızlıklar konusunda haklıysam, filmi kaş yapmak isterken göz çıkartmak konusunda eleştirebilirim diye düşünüyorum.</p>
<p>Başka bir tutarsızlık da filmin pazarlanmasında&#8230; Express&#8217;ten öğrendiğimize göre duyma engellilerin sinemada izleyebildiği nadir Türk filmi örneklerinden biri bu olmuş, çünkü genel olarak Türk filmleri altyazıyla oynamıyor. Altyazının yalnızca konuşulan dili bilmediğinde değil, duymadığında da işe yarayan bir araç olarak sinemada kullanılabilmesi hep atlanan, atlandıkça duyma engellileri dışlayan bir ayrıntıya dönüşmüş. Film altyazılı olarak oynadığı için böyle bir fırsat tanımış.</p>
<p>Bu ayrıntıyı kaçırmamaları gerçekten Fırat ve Başarır&#8217;ın konuya ilişkin samimiyetlerinin bir başka göstergesi, yine bravo hakediyor. Gelgelelim iş web sitesi yapmaya gelince bir anda unutuluyor bu güzel duyarlılık ve siyaseten doğrucu tavır. Filmin web sitesi Flash 8 kullanılarak yapıldığı için bilgisayarına flash 8 yükleyemeyenler dışlanmış. Bunda ne var ki diyebilirsiniz, sizi <a href="http://www.w3.org/WAI/">http://www.w3.org/WAI/</a> sitesine göz atmaya davet ederim (Türkçe çevirisi yok sanırım ne yazık ki).</p>
<p>Görme engellilerin İnternet kullanabilmelerini sağlamak için web sitelerini, ekran okuyucu adlı yazılımların rahat çalışabileceği şekilde yapmak gerekiyor. Bunun standartları belli, flash ile şık bir site yapmak da bu konuda yapılabilecek en kötü tercihlerden biri. Teknik detaylarını merak eden olursa yorum yazsın, orada nedenlerini anlatayım.</p>
<p>Keşke engellilerin erişimine daha açık bir film yapmayı, web sitesini yaparken de hatırlasalardı diye üzüldüm açıkçası.</p>
<p>Özetleyecek olursam, film genel hatlarıyla sevimli bir film olmuş olsa da, işlediği konuyla kurduğunu iddia ettiği bağ açısından baktığında tutarsızlıklarıyla, ilk film olmaktan geldiğini umabildiğim eksikleriyle kendi söylemine kendi zarar veriyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2010/04/baska-dilde-ask-uzerine-farkli-bir-elestiri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kendini iyice kaybeden insanlar*</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/kendini-iyice-kaybeden-insanlar/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/kendini-iyice-kaybeden-insanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 09 May 2009 12:14:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[belgesel]]></category>
		<category><![CDATA[can dündar]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa]]></category>
		<category><![CDATA[orhan kural]]></category>
		<category><![CDATA[sansür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=106</guid>
		<description><![CDATA[İşte bu tahammülsüz zihniyet, zihninde yarattığı dünyada yer alanlara ters her şeyi yok etmek istiyor. Yok edemiyorsa halının altına süpürmek, cezalandırmak, acı çektirmek ve böylece karşısında kendisini tamamlamak, haklı görmek, yüceltmek istiyor... Bu zihniyet işte gidip Youtube'u, Dailymotion'u, Geocities'i kapatıyor. Bu zihniyet işte Darwin yılı nedeniyle kapakta dosya duyurmak isteyen bilim insanlarının başına türlü çoraplar örüp "suya sabuna dokunmayan bilim" icat ediveriyor... Bu zihniyet işte üniversitede açılan belgesel fotoğraflar arasında belgelenen konuları beğenmeyip sergi kapatıyor...

Bu zihniyet yayılıyor. Dur dememiz lazım. Gülüp geçmememiz, etrafından dolanmamamız, hackercılık oynayabilince, kurtulduğumuzu zannetmememiz lazım. Bu zihniyet, biz onu devirene kadar orada duracak. Onlar Youtube'u kapattıklarında Atatürk'e hakaret eden videolar artık yok sanarken yanılıyorlar... Biz de "alıcılarımızın ayarlarıyla oynayarak" Youtube'a girebildiğimizde artık yasaklar yok sanmayalım! Yanılmayalım. Kendimizi kaybetmeyelim, mücadele sakinken güzeldir... Sakin ve kararlı adımlarla...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Can Dündar&#8217;ın Mustafa filmi Atatürkçü cenahta beğenilmemiş, epey renkli tepkiler ve eleştirilerle karşılanmıştı. Bir sürü farklı insanla bu konuda tartıştığım için bir çok tepkiyi hatırlıyorum. Ne var ki, bugün bir haber sayesinde daha önce kaçırdığım bazı başka haberleri de öğrenmiş oldum. Önce taze taze  öğrenemediğime sonra da bir kez kaçırmışken onlarsız yaşamak varken, sonradan öğrendiğime üzüldüm.</p>
<p><span id="more-106"></span></p>
<p>Malum, küresel finans düzeninin getirdiği fırsat boşlukları, siyaset gerekleri falan derken memlekette sermaye sahipliği, yeni sahiplerin kimliği ve yapısı üzerinden bir kavgadır sürüyor. Kavgada en pespaye alanlardan bir tanesi de elitist ve küstah eski orta sınıfın çıkardığı, elindekileri vermeye yanaşmayan şımarık komşu çocuğu zırıltıları&#8230; Atatürkçülüğü bir cemaat inşa etmek için kullanan, doğruluğundan, kaynakçasından haberdar olmadığı alıntıların altındaki M. Kemal imzası karşısında hazırola geçiveren ve bu lafları ölümüne savunan, bir anlamda mevcut iktidar savaşında yaşadığı şiddetli şoka karşı travma sonrası bozukluk emareleri gösteren kesim, bu zırıltıların sahipleri içinde en rahatsızlık vereni. Hem şımarık, hem küstah hem de pasaklı&#8230;</p>
<p>İşte bu komşu çocuğu temsilini hatırlatan bir durum: Mustafa filminin Atatürk&#8217;e hakaret ettiği iddiasıyla savcılığa başvurular olmuş. Birbirinden renkli ve eğlenceli başvurular arasında ifade benzerlikleri olduğu da konu edilmiş, ama ben her birinin kendi öz yaratıcılığıyla başvuruda bulunduğuna eminim. </p>
<p>Hürriyet, 2008&#8242;in son haftasına girilirken üç ayrı şikayet üzerine Dündar&#8217;ın ifade verdiğini<a href="http://www.hurriyet.com.tr/gundem/10610462.asp?mnID=10610462" target="_blank">yazıyor.</a> </p>
<p>Suç duyurularından biri, asabiyetiyle ve bunun sonucunda ona buna sataşırken neden olduğu kavgalarla ünlü Orhan Kural&#8217;dan. Atatürk&#8217;ün filmde fosur fosur sigara içerek gençliğe kötü örnek olacak şekilde sunulduğunu iddia ederek, Dündar hakkında suç duyurusunda bulunmuş. &#8220;Sigara firmaları, bu sahneler karşılığında filme sponsorluk sağlamıştır&#8221; iddiasını ortaya atmaktan da kaçınmamış.</p>
<p>&#8220;Fosur fosur sigara içen Atatürk gençliğe kötü örnek olmaktadır.&#8221; cümlesini başlı başına suç unsuru olarak görerek, gelmişken Kural&#8217;ı içeri almamaları şaşırtmadı ama üzdü desem yalan olmaz. Bu tavrın bu konuda yapılabilecek en fantastik çıkış olduğunu düşünmekse kuşkusuz benim yaratıcılıksızlığımmış!</p>
<p>En müthiş başvuru herhalde İstanbul avukatlarından Gülnihal Soydan&#8217;ın &#8220;babanın oğlu mu, Mustafa diye hitap ediyorsun&#8221; duyguları eşliğinde verildiği tahmin edilen dilekçesi.</p>
<p>Hürriyet&#8217;teki habere göre, Soydan suç duyurusunda &#8220;Hepimizin babasına &#8216;Mustafa&#8217; demek cüretiyle ismini kısaltmak, kabul edilemez bir saygısızlıktır&#8221; ifadesine yer vermiş ve fakat duramayarak devam etmiş: &#8220;Filmi Warner Bross dağıtıyor. Dünya çapında bir firma nasıl oluyor da Dündar&#8217;a destek çıkıp dağıtımı yapıyor? Bu, uluslararası yabancı destekli bir programın parçası olduğunun ispatıdır.&#8221;</p>
<p>Hani bir fıkra vardır ya, cehennemde her millet kendi kazanında yanarken, başlarında bekleyen zebaniler çıkmaya çalışanları içeri itermiş. Bir Türklerin kazanı başıboş dururmuş, çünkü Türkler çıkmaya çalışan olursa kendileri yanlarına çekermiş.</p>
<p>Son iddia da herhalde bu fıkranın anlatılmasına yol açan tavırlardan doğuyor. Dünya çapında bir firma, Atatürk&#8217;e hakaret etmek istenmiyorsa niye dağıtır yoksa değil mi?</p>
<p>Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bütün suç duyurularını bir arada değerlendirince, basın savcısı Nadi Türkaslan&#8217;a Dündar&#8217;ın ifadesini istemek düşüyor. Aralık ayındaki tablo bu&#8230;</p>
<p>Bugün 10.42&#8242;de NTV&#8217;nin geçtiği <a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/24964954/" target="_blank" >habere</a> göre savcılık Atatürk&#8217;e hakaret suçunun oluşmadığına karar vermiş. Ne var ki, (tahminen davacıların yılmaz çabalarıyla) bilirkişi raporlarına varan incelemeler söz konusu olmuş ve &#8220;tarih uzmanı bilirkişilerin yaptığı incelemede, belgeselde Atatürk&#8217;ün hayatına ilişkin 28 büyük hatanın belirlendiği&#8221; duyurulmuş. Savcılığın incelemesine tarihsel gerçeklerin konu edilmesi nereden ve nasıl icap etti diye merak etmemek elde değil.</p>
<p>Orhan Kural, Atatürk&#8217;ün sigara içen bir insan olmadığını iddia etmiş olabilir mi örneğin? Kendini bu kadar kaybetmiş olabilir mi?</p>
<p>Hürriyet&#8217;te soruşturmaya neden teşkil eden suç duyurularında tarihsel gerçeklerin saptırılarak hakaret kastı gözetildiği gibi bir iddia yer almıyor. Bu kadar ciddi bir iddia atlanmış ve &#8220;fosur fosur sigara içerken gösterilmek&#8221; &#8220;ön adıyla, komşu gibi hitap etmek&#8221; gibi suçlar haberleştirilmekle yetinilmiş olunabilir mi?</p>
<p>Tamam, söz konusu gazete Hürriyet olunca insan bir kaç kere düşünüyor, ama hayır, hiç bir magazin güdüsü iddiaları böyle cımbızlamayı mümkün kılmayacaktır.</p>
<p>Bu durumda &#8220;uzman bilirkişilerce&#8221; değerlendirilmesine gerek görülen ve 28 adet saptanan &#8220;büyük hata&#8221;lar nereden çıktı? Hakaret suçu araştırılırken, ifadelere, anlatıma vb. bakılması gerekmez mi? Neden filmde yer alan olguların tarihsel gerçeklere uygunluğu bir savcılığın araştırmasına konu ediliyor?</p>
<p>Filmi tamamen rahatsızlıkları nedeniyle beğenmemiş, beğenmemekle yetinemeyecek karakterde oldukları için suç duyurusunda bulunmuş, sonra aslında ortada bir suç olmadığı için suç yaratmak zorunda kalmış, &#8220;film zaten tarihi gerçekleri de çarpıtmaktadır&#8221; iddiasını, özgün ve yaratıcı iddialarının ardına EKlemiş insanlar mı var? diye düşünüyor insan&#8230;</p>
<p>Yoksa, savcının işi gücü eksik mi, oturup &#8220;filmi bir de tarihi yönden inceleyeyim&#8221; diye düşünsün&#8230; Kaldı ki, tarihi gerçeklere tam bir uygunluk sağlanıp sağlanmadığı suç oluşturmakla ilgili değildir. Önemli olan tarihi bir gerçeği kasıtlı olarak başka türlü göstererek, olmayan sonuçlar yaratıp yaratmadığıdır.</p>
<p>Filmi yerin dibine sokan, Dündar&#8217;a küfreden nice insanla karşılaştım geçtiğimiz aylarda. Ne yazık ki, yüzde onu bile filmi izlememişti. Film hakkında yapılan haberler onları, sadece varlığından haberdar oldukları bir film hakkında konuşacak kadar sinirlendirmeye yetmişti. Ne kadar ironik değil mi?</p>
<p>Madam Tussaud&#8217;s müzesinde Atatürk&#8217;ün balmumu heykeli yapıldığında yeri göğü inletip, heykelin Atatürk&#8217;e bir hakaret olduğu, Atamızın bu kadar kısa boylu olamayacağını iddia ederek, Tussaud&#8217;s yönetimini canından bezdiren ve &#8220;tarihi gerçeklere aykırı da olsa&#8221; uzun boylu bir Atatürk heykelini oraya yerleştiren de aynı zihniyetti&#8230; Meraklıları gazeteleri karıştırabilir&#8230;</p>
<p>İşte bu tahammülsüz zihniyet, zihninde yarattığı dünyada yer alanlara ters her şeyi yok etmek istiyor. Yok edemiyorsa halının altına süpürmek, cezalandırmak, acı çektirmek ve böylece karşısında kendisini tamamlamak, haklı görmek, yüceltmek istiyor&#8230; Bu zihniyet işte gidip Youtube&#8217;u, Dailymotion&#8217;u, Geocities&#8217;i kapatıyor. Bu zihniyet işte Darwin yılı nedeniyle kapakta dosya duyurmak isteyen bilim insanlarının başına türlü çoraplar örüp &#8220;suya sabuna dokunmayan bilim&#8221; icat ediveriyor&#8230; Bu zihniyet işte üniversitede açılan belgesel fotoğraflar arasında belgelenen konuları beğenmeyip sergi kapatıyor&#8230;</p>
<p>Bu zihniyet yayılıyor. Dur dememiz lazım. Gülüp geçmememiz, etrafından dolanmamamız, hackercılık oynayabilince, kurtulduğumuzu zannetmememiz lazım. Bu zihniyet, biz onu devirene kadar orada duracak. Onlar Youtube&#8217;u kapattıklarında Atatürk&#8217;e hakaret eden videolar artık yok sanarken yanılıyorlar&#8230; Biz de &#8220;alıcılarımızın ayarlarıyla oynayarak&#8221; Youtube&#8217;a girebildiğimizde artık yasaklar yok sanmayalım! Yanılmayalım. Kendimizi kaybetmeyelim, mücadele sakinken güzeldir&#8230; Sakin ve kararlı adımlarla&#8230;</p>
<p>* Başlık,<a href="http://www.uykusuzdergi.com/blog/firat-budaci" target="_blank">Fırat Budacı</a>&#8216;nın <a href="http://www.uykusuzdergi.com" target="_blank">Uykusuz</a> dergisinde aynı isimle hazırladığı köşeden ilham alınmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/kendini-iyice-kaybeden-insanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Greenaway İstanbul&#8217;da, sinema mezarda&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/04/greenaway-istanbulda-sinema-mezarda/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/04/greenaway-istanbulda-sinema-mezarda/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Apr 2009 15:31:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul film festivali]]></category>
		<category><![CDATA[machinima]]></category>
		<category><![CDATA[peter greenaway]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=99</guid>
		<description><![CDATA[28. Uluslararası İstanbul Film Festivali&#8216;nin Sinema Dersi oturumlarından birini ünlü İngiliz yönetmen Peter Greenaway verdi. Sabancı Üniversitesi&#8216;nin katkılarıyla gerçekleşen Sinema Öldü Yaşasın Ekran sunumu, önkayıt aşamasındaki yoğun ilgi nedeniyle iki güne çıkarılmıştı. Greenaway, kendini ressam ve sinemacı olarak (bu sıralamayla) tanımlayan, ancak hem sinema hem de bir çok başka alan üzerine yaptığı yerleştirme çalışmaları, VJ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.iksv.org/film/index.asp">28. Uluslararası İstanbul Film Festivali</a>&#8216;nin Sinema Dersi oturumlarından birini ünlü İngiliz yönetmen <a href="http://www.petergreenaway.info/">Peter Greenaway</a> verdi. <a href="http://www.sabanciuniv.edu">Sabancı Üniversitesi</a>&#8216;nin katkılarıyla gerçekleşen <a href="http://vacd.sabanciuniv.edu/eng/content/cinemaisdead/">Sinema Öldü Yaşasın Ekran</a> sunumu, önkayıt aşamasındaki yoğun ilgi nedeniyle iki güne çıkarılmıştı.</p>
<p>Greenaway, kendini ressam ve sinemacı olarak (bu sıralamayla) tanımlayan, ancak hem sinema hem de bir çok başka alan üzerine yaptığı yerleştirme çalışmaları, VJ performansları ve başka etkinliklerle aslında kabına sığamayan cinsten bir sanatçı olduğunu her fırsatta ortaya koyuyor.<br />
<span id="more-99"></span><br />
Elbette sinema üzerinden bakıldığında onu ilk tarif eden işler <a href="http://www.imdb.com/title/tt0097108/">Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı</a> ya da <a href="http://www.imdb.com/title/tt0114134/">Pillowbook</a> (başucu defteri, günlük, nedir bu filmin Türkçesi acaba?) gibi filmleri olacaktır. Ne var ki, ben kendisini en çok <a href="http://www.imdb.com/title/tt0085562/">4 Besteci</a> gibi bir filmi ya da belki en önemlisi <a href="http://petergreenaway.org.uk/essay3.htm">Sinema Militanlarına Ders</a> başlığıyla 2003&#8242;te yayınladığı denemesiyle tanıyor ve seviyorum.</p>
<p>Bu denemenin devamı niteliğinde sayılabilecek bir konuşmayı, cumartesi günü Sabancı Üniversitesi&#8217;nin Karaköy&#8217;deki binasında canlı olarak dinlemiş olmak bu açıdan beni çok mutlu etti. Aslında özgün plana uyularak ilk günkü konuşma Karaköy&#8217;de, ek olarak planlanmış konuşma Gebze&#8217;deki kampüste yapılsa daha mutlu olurdum, çünkü korktuğum başıma geldi ve herkes &#8220;önceki konuşma daha kapsamlı ve heyecan vericiydi, bu ona göre daha özet oldu&#8221; yorumları mırıldandı. Daha da kötüsü, ilk konuşma tamamen yeni medya odaklı bir çerçeve ile sınırlandırılırken (anlaşılan İstanbul için planladığı konuşmanın tamamı) ikinci gün daha sinema ve resim ağırlıklı bir özet çerçeveye indirgenmiş konuşmaya denk gelmiş olmam herhalde.</p>
<p>Bu açıdan bakınca, en öne kurulmuş, elinde tuttuğu (kankasından yola çıkarak atıyorum Leica) fotoğraf makinasının odak ışığıyla Greenaway&#8217;e miyop ameliyatı yapmayı deniyor gibi görünen Eczacıbaşı planlanan sürenin yarısında &#8220;this is last question&#8221; cümlesini bir &#8220;van minüt&#8221; tavrıyla fışkırttığında içimde kabaran duyguları tarif etmeme herhalde gerek yok. Öte yandan intikamım sevgili Greenaway tarafından kabaca film festivali denen kavramın lüzumsuzluğu, eski usül sinemaya harcanan paranın müsriflik olduğu ve zaman kaybından başka sonuç yaratmayacağı şeklindeki provokatif konuşmasıyla alındı. Dinleyenlere, sunum yaptığı dizüstü bilgisayarı gösterip &#8220;işte sinemanın yeni arayüzü, artık bakmanız gereken yer burası&#8230; siz birer canlısınız, iki saat boyunca neredeyse hiç kıpırdamadan karanlıkta oturup bir ışığa bakmak zaten biraz tuhaf değil mi?&#8221; gibi kışkırtmaları da eksik etmedi.</p>
<p>Elbette Greenaway&#8217;in tavrı sinemanın endüstriyel anlamda geldiği noktayı tartışmaya açmak için biraz yüksek perdeden girmek. Söylediklerindeki sarkastik tonu düşünmek gerekli. Sinemanın bugünkü mimariyle tamamen işlevsiz olduğunu düşündüğü bir dönem olsa da (benim beğendiğim denemesini takiben multimedya tabanlı işlere girişip Tulse Luper Suitcases projesini yürüttüğü mutlu dönem) klasik sinema ürünleri vermeye devam etmesinden bu rahatlıkla anlaşılabilir. Haliyle önerileri de daha çok provokasyon amaçlı, harfiyen ciddiye alınması beklenerek söylenen sözler değil.</p>
<p>Yine de alınabilecek çok ders var bu provokatif sözlerde. Kısa bir özet deneyeyim:</p>
<p>1983 yılında televizyon uzaktan kumandası tanıtıldığında yanında zaplama eylemini de getirdi ve o an sinema öldü diye başlıyor deneme. 2003&#8242;te gelinen noktada en önemli dönüm noktası belki hala uzaktan kumandaydı gerçekten. Ya bugün? Youtube başta olmak üzere İnternet üzerinden hareketli görüntünün paylaşımında yaşanan teknolojik dönüşüm ve bunun kültürel etkileri artık bazı soruları baştan sormayı gerektirir hale geldi. İki önemli başlık ekranın yeri/ölçeği ve montaj kavramının sonuçlanacağı mecra.</p>
<p>Master günlerimin ve tezimin sevgili patronu <a href="http://www.bilkent.edu.tr/~treske/">Andreas Treske</a>, bir konferansta, elde taşınan mobil cihazlar ve Youtube gibi siteler üzerinden aktarılmakta olan videoların çekim kadrajlarını dönüştürmeye başladığına dair bir sunum yapmıştı (metnin bağlantısını bulamadım). Söylediklerini kabaca şöyle özetlesem kızmayacaktır diye tahmin ediyorum:</p>
<p>Dev sinema ekranlarından bir web sayfasındaki tasarım nesnesine ya da avuç içine sığan elektronik cihazların ekranlarına sığmak üzere küçültülen hareketli görüntüler dolaşıma girdi. Bu dolaşım, işin ticari/ekonomik boyutunda yer alan (tam da Greenaway&#8217;in endüstriyel yapısına çomak sokma zorunluluğu hissettiği) yapımcılar açısından bakıldığında başarı kriterlerini değiştiriyor. Şöyle ki, o ekranlarda en çok yer alan videoların içinde görüntülenen markaların değeri daha çok yükseliyor. Ürün yerleştirme diye bilinen ve anlatılarda aksesuar olarak görünen markaların reklam satışlarını yürüten planlama yöntemi açısından yeni bir pazar doğuyor. Peki bu küçücük ekranlarda yer alan görüntüler, yer aldıkları mecraya göre nasıl sınıflandırılabilir? Hangi parametrelerden bahsedebiliriz?</p>
<p>Örnek olarak dizi filmleri ele alabiliriz. Oldukça büyük bir ekonomik alan kuran dizi endüstrisinin başlıca mecralarından biri mobil aygıtlar (iTunes&#8217;da satılan dizilerin popülerliğine bakmak bu konuda güzel veriler sağlamakta) ve 5 yıl önce çekilen diziler ve bugün çekilmekte olan diziler arasındaki görsel rejim farklılıklarının başında kadrajların hep daha çok yaklaşması göze çarpıyor. Genel planlar, uzun boşluklar ve sinema sanatında bambaşka etkiler yaratan bir çok görsel anlatım, avuç içinde görünmez, algılanamaz hale geliyor ve işin ticari kısmında önde koşan yapımcılar tarafından hızlıca dışarda bırakılmaya başlanıyor. Bir anlamda doğal seçilim denilebilir herhalde.</p>
<p>İkinci önemli değişken de montaj meselesi. Sahne üzerindeki performanslardan (Cem Yılmaz mesela?) filmlere, dizilerden haber bültenlerine bir bütünlük içinde planlanan bir çok anlatı türü hedef kitlesiyle buluşurken parçalanıyor. Youtube gibi servislerde var olan fiziksel sınır (şu anda 200mb. büyüklüğünde bir dosya gönderebiliyorsunuz, bu da tercih edilen çözünürlükte dosya gönderilirken bir filmi tek parça halinde yüklenemiyor olmak anlamına geliyor) çoğunlukla içerik yükleyenlerin pratik engellerinden bile geniş (TTNet&#8217;in asimetrik bağlantıları nedeniyle 200 mb. bir dosya göndermek bile bir çok insan için göze alınması gereken sabır dolu dakikalar demek) bir alan sunsa da, bir anlatıyı bölmeyi gerektiriyor.</p>
<p>Haliyle, örneğin Greenaway&#8217;in sinemasını tarif ederken  söylediği (yaklaşık) &#8220;benim için çerçeve herşeydir, seyirciye sunmak istediğim her şeyi, en ince detaya kadar hesaplarım. Müzik, kurgu, kadraj, tempo, ışık&#8230; Çerçevenin dışında gelişen bir olayla karşılaşmazsınız. Çerçeve sizin için yarattığım dünyadır&#8221; sözlerindeki kurgu vurgusu bir anda yerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Zaten Greenaway&#8217;in uzaktan kumandanın icadında yaptığı temel vurgu buradan doğuyordu. Montaj, artık izleyicinin elindeki bir etkileşim aracı sayesinde yeniden gerçekleniyor, &#8220;bildiğimiz sinema&#8221; ölüyordu.</p>
<p>Konuşmada vurgu yaptığı bir başka noktayı da buraya eklemek gerekir. Bilgisayar oyunları için yazılan üç boyutlu ortamların içinde hareket etmemizi sağlayan programlar çıktığında, bunlar kullanılarak nasıl sinematik anlatım olanakları doğabileceğini sorgulayan <a href="http://www.machinima.com/">Machinima</a> akımı çıkmıştı. Sanal gerçeklikle ilgili gelişmelerin vardığı nokta <a href="http://www.secondlife.com/">Secondlife</a> adlı bir sistemle son noktaya vardı. Oyuncuların avatarları yaratılarak, sanal bir film seti oluşturmak basit bilgisayarlarla bile mümkün hale geldi. Greenaway bu gelişmeyi &#8220;<em>sinema izlemeye devam etmek istiyorsanız, eve gider gitmez bu adrese girin: w w w secondlife nokta com</em>&#8221; cümlesini bir kaç kere tekrar ederek, sözlük anlamıyla altını çizdi.</p>
<p>Memlekette sinemanın bir anlatı türü, bir estetik mesele olarak günümüz teknolojileriyle ilişkisini tartışabilecek kaç kişi var diye düşündüğümde genellikle ümitsizliğe kapılıyorum. Yine de bu konuşmada toplanan kalabalık örneğin, gayet moral vericiydi. Bakalım blogosfer ya da sinema yazıları dünyasının başka alanlarında bu konuşma ya da genel olarak bu kavramlarla ilgili ne yorumlara denk geleceğiz&#8230; Duyan bilen yorum yazsa ya? </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/04/greenaway-istanbulda-sinema-mezarda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nicholas Cage ile barışma</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/03/nicholas-cage-ile-barisma/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/03/nicholas-cage-ile-barisma/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2009 15:41:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[lord of war]]></category>
		<category><![CDATA[nicholas cage]]></category>
		<category><![CDATA[savaş tanrısı]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararası af örgütü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=92</guid>
		<description><![CDATA[23 Ekim 05, Pazar @ 00:19 Mesaj çok hafif düzeyde spoiling (öyküye dair sürpriz gelişmeleri önceden söylemek) içeriyor. Lord of War‘u izledim bir ay sonra (en sonunda). Daha önce Gattaca ve The Truman Show filmlerinden bilinen bir isim, Andrew Niccol hem yazmış bu sefer hem de yönetmenlik koltuğuna geçmiş. Aslında iyi de etmiş, bazı detaylar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>23 Ekim 05, Pazar @ 00:19<br />
Mesaj çok hafif düzeyde <em>spoiling</em> (öyküye dair sürpriz gelişmeleri önceden söylemek) içeriyor.<br />
<span id="more-92"></span><br />
<a href="http://www.imdb.com/title/tt0399295/">Lord of War</a>‘u izledim bir ay sonra (en sonunda). Daha önce <a href="http://www.imdb.com/title/tt0119177/" target="_blank">Gattaca</a> ve <a href="http://www.imdb.com/title/tt0120382/" target="_blank"> The Truman Show</a> filmlerinden bilinen bir isim, <a href="http://www.imdb.com/name/nm0629272/" target="_blank">Andrew Niccol</a> hem yazmış bu sefer hem de yönetmenlik koltuğuna geçmiş. Aslında iyi de etmiş, bazı detaylar dışında gayet başarılı bence…</p>
<p>O detaylar da aslında filmi gölgelemeye asla yetmiyor. Benim kafama takılan tek ciddi problem Yuri Orlov portresinin aslında bir sembol olduğunu belki de en iyi anlatan karakter, Ava Fontaine’in gerçekliği… O karakterin son derece dramatik kaldığı sahneler, aslında kendi ötesinde anlattığı profili gizlemeye başlıyor ve bu da Yuri karakterinde çizilen politik alegorinin bulanıklaşmasına neden oluyor.</p>
<p>Bunun dışında <a href="http://www.amnesty-turkiye.org/" target="_blank">Uluslararası Af Örgütü</a> tarafından bir basın bülteniyle karşılanan film için kullanılan ifadeler mealen bugüne dek bu konuda çalışan bağımsız sivil inisiyatiflerin anlatmaya çalıştıkları politik oyunu çok başarılı bir anlatımla sinemaya aktarıldığını doğruluyor. Keza film gerçek olaylar temel alınarak yazılmış.</p>
<p>Bu filmi izlemeyi herkese öneriyorum. Böyle bir filmde gayet keyifli bir oyunculuk sergileyen Nicholas Cage’i kara listemden çıkartıp, sevdiğim, görsem “Merhaba, merhaba”nın ötesine geçmekten keyif duyacağımı var saydığım güruha dahil ediyorum. Daha önceki filmlerinde, diğer unsurlar ne kadar başarılı olursa olsun, annesine hüzünlü bir bakış göndererek şeker yiyebilmeyi hiç unutmamış acıklı surat ifadesi yüzünden ismini duyduğumda sarımsak görmüş vampire dönüyordum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/03/nicholas-cage-ile-barisma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Stop Motion nasıl yapılır?</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/stop-motion-nasil-yapilir/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/stop-motion-nasil-yapilir/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Feb 2009 18:12:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Nasıl Yapılır?]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[animasyon]]></category>
		<category><![CDATA[stop-motion]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=23</guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz günlerde çektiğim bir seri fotoğrafı kullanarak bir stop-motion canlandırma denemesi yaptım. Aslında teknik olarak yaptığım şeyin adı still-motion da olabilir, çünkü yaptığım şey canlandırma değil, anlatım tekniği açısından bu yöntemden yararlanmaktan ibaret. Neyse, konumuz zaten bu değil. Stop-motion nasıl yapılır sorusunu sınırlamak gerekebilir. Bu soruyla ilgili el becerisi, çekim teknikleri ve benzeri konulara giren [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde çektiğim bir seri fotoğrafı kullanarak bir <a title="stop motion" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Stop_motion" target="_blank">stop-motion canlandırma</a> denemesi yaptım. Aslında teknik olarak yaptığım şeyin adı <a title="still motion" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Still-Motion" target="_blank">still-motion</a> da olabilir, çünkü yaptığım şey canlandırma değil, anlatım tekniği açısından bu yöntemden yararlanmaktan ibaret. Neyse, konumuz zaten bu değil.</p>
<p>Stop-motion nasıl yapılır sorusunu sınırlamak gerekebilir. Bu soruyla ilgili el becerisi, çekim teknikleri ve benzeri konulara giren bir kaynak oluşturmam henüz mümkün değil.</p>
<p>Şu anda paylaşabileceklerim, bütün o konuları atlayıp, &#8220;bir seri fotoğrafı çekmiş olduktan sonra film yapma aşamasına geldiğimizde hangi alternatiflerimiz var?&#8221; sorusu ile sınırlı.</p>
<p>Benim alternatiflerim, <a title="Pardus" href="http://www.pardus.org.tr" target="_blank">GNU/Linux</a> ve/veya Mac OSX için oluyor. Windows platformunda karşılığı/geçerliği olabilir. Bilmiyor ve ilgilenmiyorum.</p>
<p><span id="more-23"></span>Aslında GNU/Linux dünyası için <a title="Stopmotion" href="http://developer.skolelinux.no/info/studentgrupper/2005-hig-stopmotion/index.php" target="_blank">Stopmotion</a> adlı bir program, bizatihi bu iş için yazılmış durumda. Ancak hem aslında aşağıda tarif ettiğim yöntemleri kullanmak için bir arayüz oluşturmakla sınırlı olduğundan, hem de statik kitaplıklar nedeniyle her dağıtımda kolayca bulunmadığından bu işi elle yapmayı tercih etmek mümkün. İşin o kısmını anlatmayı bu yüzden tercih ediyorum.</p>
<p>Topluca görüntü işlemek gerektiğinde genellikle ilk olarak aklıma <a title="Python" href="http://www.python.org" target="_blank">Python</a> için görüntü işleme kütüphanesi <a title="Python Imaging Library" href="http://www.pythonware.com/products/pil/" target="_blank">PIL</a> ya da <a title="ImageMagicK" href="http://www.imagemagick.org/" target="_blank">ImageMagicK</a> geliyor.</p>
<p>ImageMagicK, farklı biçimlerdeki bitmap görüntülerle işlem yapabilen bir program. Komut satırı araçları farklı amaçlarla kullanılan, benzer parametre setlerine sahip birer komut ve bir sürü programlama dili içinde kullanmak için sunulan API&#8217;leri var.</p>
<p>Örneğin, PIL yerine PythonMagicK kurularak, Python kodu ile bu güzel programın işlevlerinden yararlanılabilmesi de mümkün oluyor.</p>
<p>Daha önce SuperSampler ile çekilmiş fotoğrafları animasyon olarak gösteren betik içinde ImageMagicK ile gelen animate komutu pek işime yaramıştı (Ki aslında Python Imaging Library yerine tamamen ImageMagicK ile çözülen bir betik de mümkündü, ama Python yazmak bash yazmak gibi sıkıcı değil).</p>
<p>Çekim bittikten sonra karşıma çıkan ilk soru, fotoğrafların nasıl ve hangi boyda olacağı?</p>
<p>ImageMagicK ile çalışırken herhangi bir görüntüyü ölçek, biçim vb. konularda işlemek için iki seçenek var: <a title="ImageMagicK: Convert" href="http://www.imagemagick.org/www/convert.html" target="_blank">convert</a> ve <a title="Mogrify" href="http://www.imagemagick.org/www/mogrify.html" target="_blank">mogrify</a></p>
<p><a title="convert" href="http://www.imagemagick.org/www/convert.html" target="_blank">convert</a> komutu, bir görüntü dosyasında yapılan işlemin sonucunu yeni bir dosya olarak kaydetmek gerektiğinde, <a title="Mogrify" href="http://www.imagemagick.org/www/mogrify.html" target="_blank">mogrify</a> ise, yapılan değişikliği aynı dosyada kaydetmek için kullanılıyor. Neden iki ayrı komut var da, bir parametreyle bunu ayarlamıyoruz çok emin değilim.</p>
<p>Buna karşılık, mogrify gibi bir sözcük nereden geliyor diye merak edip bakmışlığım var. Mogrify diye bir sözcük yok, ama 17. yüzyıl İngilizcesinde ve daha çok fantastik olayları kapsayacak şekilde kullanılan bir transmogrify sözcüğü var. Bu da, iddiaya göre trans ve migrate sözcüklerini birleştirerek türetilmiş. Doğa dışı bir dönüşüm, başkalaşım anlamlarıyla kullanılıyor. Örneklerden biri &#8220;bir sabah uyandığında kendini devcileyin bir böceğe dönüşmüş bulan Gregor Samsa&#8221;nın yaşadığı dönüşüm.</p>
<p>Ben bu tip toplu işlemleri yaparken kendimi sağlama almak ve kıyaslayabilmeleri gruplamak için dosyaları klasörler içinde bir kaç kopya halinde tutarım. Dolayısıyla mogrify komutu benim için daha verimli.</p>
<p>Klasör içindeki tüm resimleri <a title="HD Video Standart" href="http://en.wikipedia.org/wiki/High-definition_video" target="_blank">HD video</a> standardında birer görüntü dosyasına çevirmek için -resize parametresini kullanıyorum. Ancak çekim yaptığım fotoğraf makinasından aldığım dosyalar oranları bozulmadan ancak 1920&#215;1280 olarak ölçeklenebiliyor. Dolayısıyla iki işlemden geçirmeye karar verip, önce aşağıdaki komutla yakın hale getiriyorum:</p>
<p>mogrify -resize 1920*1280 *.jpg</p>
<p>Sonra da;</p>
<p>mogrify -crop 1920&#215;1080+0+100 *.jpg</p>
<p>komutuyla alttan ve üstten 100&#8242;er piksel atarak elimdeki dosyaları HD standardına kavuşturuyorum.</p>
<p>Sırada bu görüntüleri, bir videonun kareleri haline getirmek var.</p>
<p>Bir video oluşturmakla ilgili en pratik ve güçlü araçlardan biri <a title="ffmpeg" href="http://ffmpeg.mplayerhq.hu/" target="_blank">ffmpeg</a>. GNU/Linux sistemlerde video düzenlemek ve işlemekle ilgili bir çok program <a title="ffmpeg" href="http://ffmpeg.mplayerhq.hu/" target="_blank">ffmpeg</a> ile çalışıyor. Alternatif olarak <a title="mencoder" href="http://www.mplayerhq.hu/" target="_blank">mencoder</a> düşünülebilir, ama ffmpeg ile ilgili daha çok belge bulunabilir ve parametre düzeni daha kolay öğrenilebilir görünüyor.</p>
<p>Benim makul bir sonuç alabildiğim komut şu oldu:</p>
<p>ffmpeg -r 4 -b 1800 -f image2 -i 5%02d.jpg 1800_2.avi</p>
<p>Parametrelerin açıklaması da şöyle:</p>
<p>-r *, saniyede kaç kare kullanılacağını belirliyor.<br />
-b *, bitrate bilgisi, videonun dosya büyüklüğü ile oynamak için burada farklı oranlar denenebilir.<br />
-f, kaynak dosya biçimini belirtiyor. image2 biçimi ardışık görüntü formatlarından bir tanesi.<br />
-i, kullanılacak kaynak dosyayı işaret ediyor. Burada bir değişken kullanım örneği var. ffmpeg ile %0*d biçiminde değişken kullanabiliyoruz. Örneğin, 5%02d.jpg 500.jpg, 501.jpg, 502.jpg şeklinde giden bir seriyi tarif ediyor. %0*d biçimindeki * hane sayısının karşılığı.</p>
<p>Son hanede üretmek istediğimiz video için bir isim veriyoruz ve sabır bölümü başlıyor. Bu ayarları kullanarak (1.8Mhz çift çekirdek işlemci ve 1Gb hafıza ile) her 30 kare için bir dakika civarında beklemem gerekti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/stop-motion-nasil-yapilir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>14. Gezici Festivalden Film Notları &#8211; 3</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-3/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-3/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2009 19:37:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[açlık]]></category>
		<category><![CDATA[autumn]]></category>
		<category><![CDATA[before dawn]]></category>
		<category><![CDATA[ceza parkı]]></category>
		<category><![CDATA[gezici festival]]></category>
		<category><![CDATA[hunger]]></category>
		<category><![CDATA[öteki amerikan rüyası]]></category>
		<category><![CDATA[özcan alper]]></category>
		<category><![CDATA[rüzgar]]></category>
		<category><![CDATA[şafak sökmeden]]></category>
		<category><![CDATA[slurpin & co.]]></category>
		<category><![CDATA[sonbahar]]></category>
		<category><![CDATA[steve mcqueen]]></category>
		<category><![CDATA[the other american dream]]></category>
		<category><![CDATA[the punishment park]]></category>
		<category><![CDATA[vertigo]]></category>
		<category><![CDATA[wind]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=21</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazıdan önce, aynı konuda iki tane daha yazı yazıldı (başlıktan tahmin edilebileceği üzere&#8230;) Onların da okunması ısrarla tavsiye olunur. (Bütünlük açısından) 11-11-08 Yoğun olacağı baştan belli, bizim açımızdan en çok enerji depolamak gereken gün 11 Kasım oldu. Tek plan çekilmiş kısa filmlerin toplu gösterimi ve Sonbahar var. Ayrıca Açlık merak ettiğimiz bir film. Maraton [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazıdan önce, aynı konuda iki tane daha yazı yazıldı (başlıktan tahmin edilebileceği üzere&#8230;) Onların da okunması ısrarla tavsiye olunur. (Bütünlük açısından)</p>
<p><strong><span id="more-21"></span>11-11-08</strong></p>
<p>Yoğun olacağı baştan belli, bizim açımızdan en çok enerji depolamak gereken gün 11 Kasım oldu. Tek plan çekilmiş kısa filmlerin toplu gösterimi ve Sonbahar var. Ayrıca Açlık merak ettiğimiz bir film. Maraton halinde seyir&#8230;</p>
<p>Tek planlar gerçekten programın sevindirici seçimlerinden biri. Bölüm kapsamında beş film gösterildi.</p>
<p><a title="Slurpin &amp; Co." href="http://www.nfi.no/english/norwegianfilms/show.html?id=452">slurpin &amp; co</a> (katrin ólavsdóttir &#8211; izlanda 1997)<br />
<a title="rüzgar / szél" href="http://www.imdb.com/title/tt0111339/" target="_blank">rüzgar / wind</a> (<a title="Marcell Iványi" href="http://www.imdb.com/name/nm0412501/" target="_blank">marcell iványi</a> &#8211; macaristan 1996)<br />
<a title="Vertigo Rush" href="http://2009.ifistanbul.com/if-kisalar/vertigo-rush.aspx" target="_blank">vertigo etkisi / vertigo rush</a> (johann lurf &#8211; avusturya 2007)<br />
<a title="öteki amerikan rüyası / the other american dream" href="http://www.imdb.com/title/tt0427616/" target="_blank">öteki amerikan rüyası / the other american dream</a> (<a title="enrique arroyo" href="http://www.imdb.com/name/nm0037428/" target="_blank">enrique arroyo</a> &#8211; meksika 2004)<br />
<a title="şafak sökmeden / before dawn" href="http://www.imdb.com/title/tt0434067/" target="_blank">şafak sökmeden / before dawn</a> (<a title="bálint kenyeres" href="http://www.imdb.com/name/nm0448976/" target="_blank">bálint kenyeres</a> &#8211; macaristan 2005)</p>
<p>Katrin Olavsdottir&#8217;in 1997 yapımı filmi Slurpin &amp; Co. tüm serinin en başarılısı olabilir. Tiyatral bir mizansen içinde başarılı bir koreografiyi olduğu yerde, 360 derece dönen bir kameranın içinden görüyoruz. Bu dairesel hareketi dolduran koreografi aynı zamanda dekor içindeki gölge perdeleriyle zenginleştirilmiş ve sonuçta harika bir film ortaya çıkmış.</p>
<p>Rüzgar, İkinci Dünya Savaşı sırasında çekilmiş olan (muhtemelen) bir fotoğrafın hikayesini, hareketli bir kamera ile bir köyü tek planda gezerek anlatıyor. Karelerinden biri, kendisinden yıllar önce çekilmiş bir sinema filmi olduğunu düşünebiliriz. Anlatımı hem zekice hem de ustacaydı.</p>
<p>Şafak Sökmeden serinin ikinci en beğendiğim filmi. Bir tarlada saklanan ve kaçak olduklarını (büyük olasılıkla göçmenler) tahmin ettiğimiz bir grup insanı yakalamak için yapılan bir polis baskınını durmadan hareket eden bir kameradan takip ediyoruz.</p>
<p>Diğer iki filmin bu filmlerle birlikte sunulmasını sağlayan tek şey, onların da tek plan olmasıydı. Bununla birlikte sıradan, heyecan uyandırmayan işlerdi.</p>
<p><a title="Açlık / Hunger" href="http://www.imdb.com/title/tt0986233/" target="_blank">Açlık / Hunger</a> (<a title="Steve McQueen" href="http://www.imdb.com/name/nm2588606/" target="_blank">Steve McQueen</a> &#8211; İngiltere 2008)</p>
<p>Filmden çıkarken kestiğimiz ahkam sırasında söylenen bir yorum en açıklayıcısı herhalde: Zenaati eksiksiz. Sinemayı sinema yapan ne kadar unsur varsa, her biri harika kullanılmış. Oyunculuklar çok etkileyici, kurgu gayet sürükleyici, ışık kullanımı muhteşem.</p>
<p>Bu özellikleriyle de yarışma kapsamında gösterilen film, festival izleyicilerinin (ve sıkça aralarına karışıp ahkamlarına kulak kabartmayı denediğim <a title="SİYAD" href="http://www.siyad.org" target="_blank">SİYAD</a> <a title="Altyazı Dergisi" href="http://www.altyazi.net" target="_blank">üyelerinin</a>) önemli bölümünün favorilerinden biri haline geldi. Hatta <a title="Sonbahar" href="http://www.imdb.com/title/tt1330591/" target="_blank">Sonbahar</a>&#8216;a özel bir sempatiyle bakmasalar birinci sıraya bunu koyarlardı diye düşündüğüm insanlar var.</p>
<p>Bununla birlikte ben filmle ilgili korkunç bir huzursuzluk duydum. Bunun iki ana nedenini tarif edebiliyorum. İlki, filmin fiziksel olarak can acıtısı olması ama seyirciyi böylesi körkütük ajite eden dilden bir sonuç çıkarma gücümüzün olmayışı.</p>
<p>İrlanda&#8217;ya uzanmadan da açlık grevleriyle, cezaevi koşullarında insaniyet namına yapılan direnişlere empati kurabileceğim bir coğrafyada ve politik atmosferde yaşıyorum. Haliyle gözüme bir şey sokulmasına ihtiyaç duymayacağımı umuyorum. Politik kaygılar taşıyan insanları farklı bilinç düzeyleri nedeniyle kayıran bir &#8220;ama halka bunları anlatmak için&#8230;&#8221; parantezi de bana biraz elitist bir tavır gibi geliyor.</p>
<p>Tavrın en etkili örnekleri herhalde Micheal Moore belgesellerinin yüzeyselliği karşısında sergilenen &#8220;Amerikalılar salak ya, böyle anlatmak gerekli&#8230;&#8221; iddiası. Acaba Moore &#8220;biz biraz aptalız da, derinlemesine bir anlatı kurarsam boşa gider, malum insanları eğitmek derdindeyim&#8221; diyor mudur? Sanmıyorum. Böylesi ukala bir önkabul hiç bir yönetmenin kendine yakıştıracağı bir şey olmamalı.</p>
<p>Hal böyle olunca, sert ajitasyon silahı dikkatli kullanılmalı ve McQueen, Açlık&#8217;ta bu ölçüyü hayli kaçırmış diye düşünüyorum. Bu görüşüm festival kulislerinde fazla taraftar bulamadı, ama ben de aksi yönde ikna olacağım başka bir açı bulamadım. Benzeri düşünceler Ceza Parkı filminde de aklıma gelmişti, ama tahminen iki filmin arasındaki &#8220;tokadın şiddeti farkı&#8221; nedeniyle bu filmde çok daha yoğun hissettim.</p>
<p>İkinci huzursuzluk noktam da, anlatının alt metniyle ilgili. Hikayede öyle bir kırılma noktası var ki, ben koca Bobby Sands öyküsünden ve IRA&#8217;nın cezaevi direnişi hikayelerinden geriye &#8220;Bobby çocukluğundan beri inatçı bir çocuktu, burnunun dikine gide gide onlarca kişiyle birlikte intiharı seçti&#8221; diye bir mesaj çıkarabildim. Bunun ne demek olduğunu anlatmak için filmle ilgili çok detay vermem gerekir, filmi izlemiş, ilgilenen biri varsa yazışabiliriz.</p>
<p>Bu olumsuzluklara rağmen Açlık sinema sanatı açısından yarattığı etkiyle iyi hatırlayacağım bir iş. En azından ikinci huzursuzluk noktamı ilk filmi olmasına bağladığım McQueen&#8217;in sonraki filmlerini sabırsızlıkla bekliyorum diyebilirim.</p>
<p><a title="Sonbahar / Autumn" href="http://www.imdb.com/title/tt1330591/" target="_blank">Sonbahar / Autumn</a> (<a title="Özcan Alper" href="http://www.imdb.com/name/nm3213296/" target="_blank">Özcan Alper</a> &#8211; Türkiye 2008)</p>
<p>Festivalin benim için en heyecanlı olayı Sonbahar&#8217;ı izleyebilme fırsatıydı. Sonbahar benim için özel bir anlama sahip. Tiyatro okurken tanıştığım (orada başıma gelen az sayıda iyi şeyden biridir bu tanışıklık) Onur&#8217;un ilk sinema filmi. Ekipteki bir çok insan için de durum farklı değil. Yapımcısından, yönetmenine filmi yaratan ekip de ilk uzun metraj sınavını veriyor Sonbahar ile.</p>
<p>Bana göre sınavı başarıyla da geçiyorlar. Aksak giden şeyler var, bir iki tercih daha deneyimli bir yönetmen tarafından çok daha ustaca kotarılabilir hissi uyandırıyor. Yine de bu noktaların hiç biri izlerken filmi bölemiyor, kafanızın bir köşesinde kurcalayan bir nokta olarak kalmıyor.</p>
<p>Muhtemelen bu akıcılık, bu başarı samimiyete borçlu olunan bir durum. Özcan Alper&#8217;in imge dünyası, memleketini görme biçimi ve öykünün kuruluşunda incecik hesaplanmış tempo gerçekten bir insanın iç dünyasına bizi başarıyla çekiyor. Anlatamayacağını anlatmaya kalkışmamış (denediyse de hemen vazgeçmiş), sınırını bilen bir anlatı kuruluyor. Bu ölçülülük örneğin Gitmek filminde ciddi bir eksiklik. Kimlikler üzerinden bir öykü kurmaya çalışırken İstanbul&#8217;da Ayça&#8217;nın komşusunu rum yapmak, İstanbul 2010 reklamlarında selamlaşan yahudi ve rum çocuk kadar yapay kalıyor. İşin komik yanı, çoğunlukla gerçek bir öykü anlatılan Gitmek çekilirken gerçek mekanlar kullanılmış ve komşu teyzeler de gerçekten var olmuş olabilir. Ama anlatı kurmak böyle tehlikeli bir iş işte. Kameranın açısına giren her şey bir yaratı unsuru olarak giriyor. Doğal ya da gerçek yok, kurulmuş olan var. Belki Hüseyin Karabey belgeselcilikten geldiği için bir denge kurması çok daha güçtü, Özcan Alper bu avantajı kullandı. Sonraki filmleriyle ikisini de daha iyi tanıyıp, bu durumu daha iyi anlayabileceğiz diye umuyorum.</p>
<p>İki yönetmeni, anlamsızca kıyaslamamın ardında, daha nice öykü anlatıcılarını göreceğimizi düşündüğüm/umduğum bir ortak noktaları yatıyor. Her ikisi de Mezopotamya Kültür Merkezi&#8217;nde yetişmiş sinemacılar. Hem MKM bu anlamda daha kimlere gebe, hem de bu iki yönetmenin serüveni nereye doğru gidecek diye düşünürken birbirleriyle birlikte düşünmek bu yüzden kaçınamadığım bir şey.</p>
<p>Bu festival değerlendirmesinden ayrıca ele alınması, takip edilmesi hoş olabilecek bir konu. İzlediğimiz son bir filmi ve bir kaçamağı saymazsak festival böyle geçti. Asıl bulunma nedenimiz BelgeSeyir, son iki film sonraki yazıda&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-3/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>14. Gezici Festivalden Film Notları &#8211; 2</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-2/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-2/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2009 19:18:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[bulutların üstünde]]></category>
		<category><![CDATA[gezici festival]]></category>
		<category><![CDATA[gitmek]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin karabey]]></category>
		<category><![CDATA[kars]]></category>
		<category><![CDATA[my marlon and brando]]></category>
		<category><![CDATA[oyuncak ülkesi]]></category>
		<category><![CDATA[toyland]]></category>
		<category><![CDATA[wolke 9]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=19</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazı, http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-1/ adresindeki yazı akıllara zarar biçimde uzamasın diye bölününce ortaya çıkan bir devam yazısıdır. Ona da bakılması tavsiye olunur. 10-11-08 Bulutların Üstünde / Wolke 9 (Andreas Dresen &#8211; Almanya 2008) Yarışmalı bölümde yer alan filmlerden biri Bulutların Üstünde. Katalogdan baktığımızda hem seçilen kare ile hem konusuyla bakmaya değer hissi uyandırmıştı, program da müsait [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazı, <a title="14. Gezici Festivalden film notları 1" href="http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-1/">http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-1/</a> adresindeki yazı akıllara zarar biçimde uzamasın diye bölününce ortaya çıkan bir devam yazısıdır. Ona da bakılması tavsiye olunur.</p>
<p><strong><span id="more-19"></span>10-11-08</strong></p>
<p><a title="Bulutların Üstünde / Wolke 9" href="http://www.imdb.com/title/tt1037228/" target="_blank">Bulutların Üstünde / Wolke 9</a> (<a title="Andreas Dresen" href="http://www.imdb.com/name/nm0237527/" target="_blank">Andreas Dresen</a> &#8211; Almanya 2008)</p>
<p>Yarışmalı bölümde yer alan filmlerden biri Bulutların Üstünde. Katalogdan baktığımızda hem seçilen kare ile hem konusuyla bakmaya değer hissi uyandırmıştı, program da müsait olunca geçtik oturduk. Kayıp zaman denemez, özenli yapılmış bir film. Ama yaratıcılık anlamında büyük bir fırsat kaçmış gözüyle bakmaktan kendimi alamadım. Yaşları altmışı geçmiş bir çift ve terzilik yapan kadının müşterisi bir erkek arasında gelişiveren aşk üçgeni konu edilmiş. Bir anlamda sevmenin, sevişmenin yaşı yoktur. Filmi basit bir duygusal filmden ayıran şey cesurca işlenmiş sevişme sahneleri. Salonda özellikle gençlerden gelen hayret nidaları ve kıkırdamalara yol açan, iddialı ve uzun sevişme sahneleri ezber bozucu denilebilir. Ancak ilişkiye dair söylenebilecek yeni bir şey olmadığında, salonda kıkırdayan gençlerin yüzleşmelerini sağlayacak dramatik bir dönüşüm gerçekleşmediğinde filmden geriye basit bir soru kalıyor. Karakterler 30 yaşlarında olsa ne olurdu? Yanıt filmin sıradanlığını vurgulayan aslında tek bir sözcük: Porno.</p>
<p>Bu indirgemeci bakış açısı, zorlayarak da olsa aslında türler ve temalar üzerine düşünmek için kışkırtıcı. Bir porno filmde oyuncuların kimlikleri değiştiğinde film bir anda sanat filmi olabilir. Kavramlar bu kadar esnek gerçekten. Film de bunu hatırlattığı için bile hatırlanmayı hak ediyor.</p>
<p><a title="Oyuncak Ülkesi / toyland" href="http://www.imdb.com/title/tt1280548/" target="_blank">Oyuncak Ülkesi / toyland</a> (<a title="Jochen A. Freydank" href="http://www.imdb.com/name/nm0293770/" target="_blank">Jochen A. Freydank</a> &#8211; Almanya 2007)</p>
<p>Festivalin en doyurucu yanlarından biri 35mm. çekilmiş kısa filmleri izlemekti. Hele ki programdaki kesişmeler nedeniyle toplu gösterimleri ıskalayanlar için her uzun metrajlı filmle birlikte birer de kısa göstermek daha da isabetli bir tercih.</p>
<p>Kısa filmle ilgili kafamda hep şöyle bir algı var. Özellikle Türkiye&#8217;de bir çok insanın yanılgısı, bütçe vb. açılardan rahat olabileceğini kestirince kısa film yapmayı daha kolay sanmak diye düşünürüm. Burada izlediğimiz kısalar arasında öyle bütçelerle çekilmiş olanlar vardı ki&#8230; En basitinden her birini 35mm. izledik&#8230;</p>
<p>Toyland, Nazi Almanyası döneminde iki komşu çocuğun hikayesi. Komşulardan biri Hıristiyan diğeri Yahudi, bir gün Naziler geliyor&#8230; Hıristiyan aile Yahudi olan ailenin çocuğunu &#8220;ah haylaz, nerelerdeydin, bu bizim çocuk faşist beyler, vallahi aryan, soy sop germen vundebah, vundebah&#8221; diyerek kurtarıyor.</p>
<p>Kimi hikayeler var ki, ne kadar çok anlatıldığı asla kimseyi ikna etmeyecek. Dolayısıyla bu filmi görmek de şaşırtıcı değil. Sinematografik açıdan başarılı bir film olmuş. O da yeter&#8230;</p>
<p><a title="Gitmek / My Marlon and Brando" href="http://www.imdb.com/title/tt0920460/" target="_blank">Gitmek / My Marlon and Brando</a> (<a title="Hüseyin Karabey" href="http://www.imdb.com/name/nm2345855/" target="_blank">Hüseyin Karabey</a> &#8211; Türkiye/Hollanda/Fransa 2008)</p>
<p>Festivalde yaşadığım en büyük hayal kırıklığı. <a title="ajans21" href="http://ajans21.com/" target="_blank">Ajans21</a>&#8216;deki insanlardan bu filmi dinleyip, festivalden festivale gidişini izleyip, filmi merakla beklemeye başlamıştım. Bütün İstanbul entelijansiyası Ayça Damgacı&#8217;nın hikayesi ve oyunculuğunu konuşuyordu ve sonra Kültür Bakanlığındaki bazı işgüzar bürokratlar, izlemedikleri bir filmi sansürlemeye çalışarak rezil olunca film iyice tanınır hale gelmişti.</p>
<p>Ne yazık ki, bütün bu beklentilerden belki de, filmi çok zayıf buldum. Ayça Damgacı&#8217;nın tekdüze oyunculuğu, Hama Ali&#8217;nin gönderdiği videoları bir komedi unsuru olarak ortaya seren kurgu ve Hüseyin Karabey&#8217;in belgeselciliğinden yararlanılmış güzel ama filmle ilgisiz planlar derken film gerçekten hayal kırıklığı oldu.</p>
<p>Herşeyden önce, dramaturjik olarak Hama Ali&#8217;nin yerleştirildiği pozisyonu son derece sakıncalı buldum. Evrensel gazetesine verdiği bir ropörtajda Karabey, video kasetlerle temsil edilen Hama Ali&#8217;nin küçük burjuva hümanizmine bir eleştiri oku olduğunu açıklıyor. Ayça ile gerçek anlamda ilgilenmediği hissi uyandırarak bu yargılamaları eleştirmek niyetinde olduğu anlaşılıyor. Elbette komik ama ilgisiz Hama imajı kafamızda ne kadar oturursa, final bizi o denli sarsacak. (Bunun küçük burjuva vicdanlarımıza nasıl ulaşacağı konusunda şüphelerim olsa da&#8230;) Buraya kadar anlaşılır, ama Karabey&#8217;in, Kürtlerin sinemada temsilinin son derece sorunlu olduğunu -haklı olarak- vurgularken, oryantalizm tuzağına nasıl düştüğü çok net değil. İbrahim Tatlıses ya da saf, konuşamayan Kürt prototiplerini yıkayım derken, gerçeklikten uzak, romantik bir Kürt aşık miti yaratmak nasıl bu amaca hizmet edebilir sorusunun yanıtını filmde bulamadım. Haliyle, bunu vicdan sorgulamasıyla, kimlikle ilişkilendirilmekte de zorlandım.</p>
<p>Film çekilme hikayesiyle, yola çıkış biçimiyle, niyetiyle gayet desteklenmesi gereken bir proje. Ne yazık ki, kültür endüstrisinin genel bir problemi olarak görülebilir, bir filmi desteklemenin tek yolunu o filme verilebilecek her ödülün verilmesi olarak anlayan insanlar çok. Hayır, ödül verilmesi çok sorun değil, ama nice festivalde en iyi oyuncu ödülü almış birine &#8220;oyunculuğunu tek boyutlu ve sıkıcı buldum&#8221; demekte zorlanıyorsunuz. Ya da siz bu konuları dile getirmekteki rahatlığınıza bağlı olarak söyler geçersiniz, de o oyuncunun bir yanda dünya festivallerinde gösterilen ilgi bir yanda sizden gelen eleştiri arasında seçeceği yol bellidir.</p>
<p>Cesurca bir hikayeyi, barışa hizmet eden bir film yapma isteğini ve yeni denemeler yapmayı teşvik etmeye katılıyorum. Hüseyin Karabey ve Ayça Damgacı bu nedenle ilk günden beri aldıkları tüm desteği haketmiş iki insan diye düşünüyorum. Bununla birlikte yaptıkları film kötü. İkisi aynı anda olamaz mı? Destek, sempati ve umut hep başarı mı getirir, getirmelidir? Her politik/insani duygularla yakınlık hissettiğimiz olayı hakkından fazla desteklersek bir süre sonra estetik anlamda kötürümleşmez miyiz? Pozitif bilimlerde deney sonuçları hipotezi yanlış çıkardığında da sevinilir. Somut bir bilgiye ulaşılmasını sağladığı için. Duygusal bağlar kurulmaz, işe devam edilir. Neden sinemayı, tiyatroyu ya da diğer kültürel etkinlikleri de böyle görmüyoruz? Deneme yapmayı övmenin şartı, denenenleri beğenmek olmamalı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>14. Gezici Festival&#8217;den film notları &#8211; 1</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-1/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-1/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2009 19:09:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[ae fond kiss]]></category>
		<category><![CDATA[ani harabeleri]]></category>
		<category><![CDATA[çakma belgesel]]></category>
		<category><![CDATA[ceza parkı]]></category>
		<category><![CDATA[duygudan da öte]]></category>
		<category><![CDATA[gezici festival]]></category>
		<category><![CDATA[kars]]></category>
		<category><![CDATA[karşınızda spinal tap]]></category>
		<category><![CDATA[ken loach]]></category>
		<category><![CDATA[mockumentary]]></category>
		<category><![CDATA[the punishment park]]></category>
		<category><![CDATA[this is spinal tap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=16</guid>
		<description><![CDATA[Feragatname: 14. Gezici Festival, 07-13 Kasım 2008 tarihleri arasında Kars&#8217;taydı. Geçen sene olduğu gibi BelgeSeyir atölyesine liderlik etme fırsatı buldum. Bu kez Ankara yerine İstanbul&#8217;dan ve Betül&#8217;le birlikte yola çıktık. Kars&#8217;ta dolandığımız hafta boyunca defterime aldığım notları blogda saklamak, bu filmlerle ilgili fikir almak isteyen insanlar için derneğin sitesinden başka bir kaynak daha yaratabilir diye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Feragatname</em>: <a title="Gezici Festival" href="http://www.gezicifestival.org" target="_blank">14. Gezici Festival</a>, 07-13 Kasım 2008 tarihleri arasında Kars&#8217;taydı. Geçen sene olduğu gibi <a title="BelgeSeyir" href="http://www.comd.bilkent.edu.tr/Kars07.html" target="_blank">BelgeSeyir</a> atölyesine liderlik etme fırsatı buldum. Bu kez Ankara yerine İstanbul&#8217;dan ve Betül&#8217;le birlikte yola çıktık. Kars&#8217;ta dolandığımız hafta boyunca defterime aldığım notları blogda saklamak, bu filmlerle ilgili fikir almak isteyen insanlar için derneğin sitesinden başka bir kaynak daha yaratabilir diye düşündüm.</p>
<p>Bu nedenle, kısa, öznel ve zaman zaman karman çorman film notlarını izlediğimiz günlere göre yazıyorum. Filmleri izlemiş olanlarla, üzerlerine konuşmak hoşuma gidebilir. Ama sevmiş olduğunuz filmleri sevmemişsem, bana küfretmek için yorum yazarken harcayacağınız zamanda çok daha güzel şeyler yapabileceğinizi hatırlatmak boynumun borcudur. Bir de, zaman zaman zübük köşeyazarı tonunda birinci çoğul ifade kullanmam Betül&#8217;le yazdığım notları aktarırken düzeltmemiş olmamdan&#8230;</p>
<p><strong><span id="more-16"></span>07-11-08</strong></p>
<p><a title="Duygudan da Öte / Ae Fond Kiss" href="http://www.imdb.com/title/tt0380366/" target="_blank">Duygudan da Öte / Ae Fond Kiss</a> (<a title="Ken Loach" href="http://www.imdb.com/name/nm0516360/" target="_blank">Ken Loach</a> &#8211; İngiltere/İtalya/Almanya/İspanya 2003)</p>
<p>Festival kapsamında milliyetçilik konulu bir panele katılan Ferhat Kentel&#8217;in seçimi Duygudan da Öte. Vizyon zamanı kaçırdığım bir filmdi, yakaladığıma sevinerek işaretledim programda. Kentel filmi şu sözlerle anlatmış:</p>
<p><em>&#8220;İskoçya’nın Glasgow kentinde &#8216;birbirine benzemeyen ötekiler&#8217;, mesela Katolik İrlandalılar ve Pakistanlılar arasında önyargılar nasıl ürer, nasıl yeniden üretilir, gündelik hayatın içine siner ve orayı ele geçirir? Renkleri, gittikleri ibadethaneler ya da annelerinden öğrendikleri diller farklı olsa da, aslında birbirlerine birçok konuda çok fazla benzeyen insanlar nasıl &#8216;benzemez&#8217; hale gelirler?&#8221;</em></p>
<p>Loach en sevdiğim yönetmenlerden biri. Yine de kabul etmek gerekir ki, sadelik olarak gördüğü dil, kimi zaman temponun seyirciyi zorladığı bir durağanlığa dönüp filmi aşağı çekebiliyor.</p>
<p>Bu filminde hiç o duyguya kapılmadım. Bununla birlikte filmi Loach&#8217;un sevdiğim filmleri rafına koymak da içimden gelmedi. Öncelikle, Kentel&#8217;in tarifinin karşılığını filmde görmek kolay değil. &#8220;İngiltere&#8217;de yaşayan Asyalılar&#8221; fenomeni üzerine bir şey biliyor sayılmam elbette. Yine de, izlediğim başka filmler, <a title="Asian Dub Foundation" href="http://www.asiandubfoundation.com/" target="_blank">Asian Dub Foundation</a>&#8216;un hikayesi vb. ile kafamda kimi fikirler var. Filmde Pakistanlı ailenin temsili bu gözle baktığımda kolaya kaçılmış, yer yer klişe duygusu yarattı.</p>
<p>Yine de sinemada Loach izlemek, festivalin açılışını kendi açımızdan böyle yapmak güzeldi.</p>
<p><strong>08-11-08</strong></p>
<p>Güneş açarak &#8220;bulutta dondurur, güneşte terletir Kars&#8221; ile tanışmamızı sağladı. Gerçekten havanın bir anda nasıl ılıyıverdiğini görmek şaşırtıcı ama ağır kış koşullarına hazırlıksız halimize merhem bir durumdu. Biraz kenti dolaşıp, biraz da otelden geride bıraktığımız işler yapılabilir mi, internet kararlı mı gibi soruların yanıtlarını aradık. Pazar günü biraz daha dolu görünen bir gün olduğu için, p.tesi sabahı yapılması gerekli işlerin yetişmesi için güzel bir fırsatı, üşenmeyip getirdiğimiz <a title="şömbik" href="http://cekirdek.pardus.org.tr/~gurer/sombik.html" target="_blank">şömbik</a> sayesinde mis gibi kahveyle kutladık. Bir tek film, festivale yakışmasa da, hala ısınma turlarındayız denilebilir.</p>
<p><a title="Ceza Parkı / Punishment Park" href="http://www.imdb.com/title/tt0067633/" target="_blank">Ceza Parkı / Punishment Park</a> (<a title="Peter Watkins" href="http://www.imdb.com/name/nm0914386/" target="_blank">Peter Watkins</a> &#8211; A.B.D. 1970)</p>
<p>Amerikanın tarihinde sosyal hareketlerle ilgili altın çağ denebilecek döneme ait bir çok imgeyi, vietnam savaşı protestolarında bir araya gelen farklı muhalefet renklerini ve onlara yönelik baskının akıl dışılığını vurgulamak için çekilmiş, Mockumentary &#8211; Çakma Belgesel tarzının öncülerinden kabul edilen bir film.</p>
<p>Belgeselmiş gibi dili güzel kotarılmış, taraflar arasındaki çatışmada ajitasyonu çok güçlü kullanabilen bir işti, ama sistemin akıl dışı baskısına ve baskının kaynağı olan tipikleşmeye dair öfkeyi kusacak bir şey bulamamak filmi çok da hoş duygularla hatırlamaya büyük engel. Kaliteli ve özenli bir işi içi burkarak hatırlamak politik filmlerle ilgili hep rahatsız olacağım bir şey mi diye ayrıca düşünmem gerekebilir.</p>
<p><strong>09-11-08</strong></p>
<p>Güne <a title="Ani şehri" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Ani" target="_blank">Ani</a> gezisiyle başladık. <a title="Ani şehri" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Ani" target="_blank">Ani</a>, üzerine epeyce düşünülebilecek bir yer. Gerekli kaynak ve irade ile dünyanın sayılı açık hava müzelerinden biri olabilir. Tam da Çambel&#8217;den bahsettiğimiz günlerde böyle düşünüyor olabilirim, ama gerçekten kurulu olduğu vadi sırtı, çevresindeki mağaralar, içerdiği kültürel hazineyle <a title="Ani şehri" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Ani" target="_blank">Ani</a> gerçekten çok etkileyici bir alan.</p>
<p><a title="Karşınızda Spinal Tap / This Is Spinal Tap" href="http://www.imdb.com/title/tt0088258/" target="_blank">Karşınızda Spinal Tap / This Is Spinal Tap</a> (<a title="Rob Reiner" href="http://www.imdb.com/name/nm0001661/" target="_blank">Rob Reiner</a> &#8211; A.B.D. 1984)</p>
<p><a title="Mockumentary" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Mockumentary" target="_blank">Mockumentary</a> &#8211; <a title="Çakma Belgesel" href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=mockumentary" target="_blank">Çakma Belgesel</a> temasının devamında izlediğimiz filmde bir heavy metal grubunun Amerika turnesi boyunca yaşananlar, yanlarındaki bir belgeselcinin gözünden aktarılıyor. Bu mizansen belgesel dili dönemin müzik endüstrisi ve metal müziğin klişelerine dair yaratılan parodileri çok başarılı biçimde sunarken, filmin en başarılı yanı belgesel olduğuna handiyse inanacağımız hale getiren müzikler oluyor. Film için bestelenmiş heavy metal parçaları gerçekten başarılılar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
