<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bilöker</title>
	<atom:link href="http://loker.radiobrecht.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://loker.radiobrecht.org</link>
	<description>Kısa lafın uzunu...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 08 May 2012 00:02:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Anlatı nedir bir anlasak gerisi kolay da&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2012/05/anlati-nedir-bir-anlasak-gerisi-kolay-da/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2012/05/anlati-nedir-bir-anlasak-gerisi-kolay-da/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 May 2012 17:49:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Rutin]]></category>
		<category><![CDATA[anlatı]]></category>
		<category><![CDATA[Büyükelçi]]></category>
		<category><![CDATA[Emir Kıvırcık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=675</guid>
		<description><![CDATA[Memlekette medya okur yazarlığı diye bir kavram önemli dendi, apar topar, yalan yanlış bir müfredatla kim kime, dum duma ders olarak verilmeye başlandı. Hayrı görülebilecek en ufak bir yanı yok tahminen. Hal böyle olmasa, anlatı nedir dersi de konsun, bu mevzu da gündemde yer alsın isterim&#8230; İsterim ama, medya okur yazarlığına dönmeyecekse&#8230; Ne acıklı, ne <a href='http://loker.radiobrecht.org/2012/05/anlati-nedir-bir-anlasak-gerisi-kolay-da/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Memlekette medya okur yazarlığı diye bir kavram önemli dendi, apar topar, yalan yanlış bir müfredatla kim kime, dum duma ders olarak verilmeye başlandı. Hayrı görülebilecek en ufak bir yanı yok tahminen. Hal böyle olmasa, anlatı nedir dersi de konsun, bu mevzu da gündemde yer alsın isterim&#8230; İsterim ama, medya okur yazarlığına dönmeyecekse&#8230;</p>
<p>Ne acıklı, ne tuhaftır ki, hikaye anlatıcılığının türlü çeşit formunun kadim tarihlere sahip olduğu coğrafyada bir anlatı nedir, nasıl oluşur diye kafa yoran da pek az, konunun özüne vakıf olan da&#8230;</p>
<p><span id="more-675"></span>Bugün Timaş yayınlarından bir kitapla karşılaştım. Emir Kıvırcık dedesini yazmış. &#8220;<em>Büyükelçi</em>&#8221; adlı biyografik bir eser. Kıvırcık&#8217;ın dedesi Behiç Erkin, son yıllarda özel bir önemle anılan 2. Dünya Savaşı dönemi büyükelçilerinden. Yahudilerin kıta avrupasından kaçırılmalarına yardım eden nice insandan ve anlaşılıyor ki bu konuda en başarılı olanlardan biri olmuş eski Paris büyükelçisi.</p>
<p>Kıvırcık, kitabın giriş bölümünde şöyle talihsiz bir açıklamaya yer veriyor:</p>
<blockquote><p>&#8220;<span style="font-family: Times New Roman,serif;">Oscar Schindler’in Yahudilerden aldığı parayla kurduğu fabrikada kendi ticari menfaatleri için çalıştırması sonucu kurtulan 1200 Yahudi ile ilgili hikâye kitap olup, film olup, Oscar Ödülü kazanıyorsa; neden hiçbir menfaat gütmeden Schindler’inkinden kat be kat daha fazla, 18.800 civarında Yahudinin sadece insaniyet namına kurtarılmasının hikâyesi kitap olmasın, Hollywood filmi olmasın ve Oscar kazanmasın diye düşündüm ve bunu kendime hedef edindim.</span>&#8220;</p></blockquote>
<p>Geçtim anlatı nedir anlamamayı, ya izlediği filmi anlamamış ya da filmi izlememiş, sadece konusunu biliyor hissi uyandıran cinsten bir karşılaştırma bence bu sözler. İnsaniyete istatisliklerle yaklaşmayı zaten görmezden geliyorum.</p>
<p>Kendisine ulaşıp söylemek isterdim, fakat birincisi üşeniyorum, ikinci ve daha önemlisi de bu memlekette eleştiri kaldırmaya yatkın az insan olduğu için çekiniyorum. Dolayısıyla bir gün okursa ne âlâ, olmazsa ben içimi dökerim, bu bir örnek olur, mevzunun özünü daha nice insanla paylaşmış olurum diyerek açık mektuba çevirmek aklıma geldi.</p>
<p>&#8220;Sevgili Emir bey,</p>
<p>Schindler&#8217;in Listesi bir belgesel değil. Drama yapımı. Evet, gerçek hayattan ilham alınarak, yaşamış kişilerin öykülerinden yola çıkılarak olaylar anlatılıyor. Bununla birlikte gerçek hayattaki her şeyi taşımak, bunu da bir amaç uğruna yapmak gibi bir iddiası yok. Sözlerinizde Schindler&#8217;in yaptıklarının o kadar da önemli olmadığı, daha önemli işler başarmış insanlar varken onun anlatılmaması gerektiğine yönelik ima o kadar anlamsız, o kadar cahilce ki&#8230; Üzülüyorum. Gerçekten üzülüyorum.</p>
<p>Bir hikaye, anlatıcısı tarafından kırk bin nedenle neşredilmeye aday bulunabilir. Bu amaçların arasında &#8220;önemli&#8221; olmak da yer alabilir, &#8220;insani&#8221; olmak da. Bunlar terazisi olmayan başlıklar olduğu için yoruma açık heyecanlı bir konu bu. Herkesin kendinden katması beklenecek cinsten. Zaten çok doğru bir hamle ile, siz de bu konuda elinizi taşın altına sokup, daha öncelikli anlatılması gerektiğine inandığınız hikayeyi bize nakletmişsiniz. Elinize sağlık.</p>
<p>Keşke &#8220;aslında en önemlisi buydu, bunu değil, onu anlattılar&#8221; gibi bir aşağılık kompleksine hiç girmeseydiniz. Özellikle de kitabınızın çok satması, bir gün filme çekilirse Oscar alması gibi amaçlarınız varken çok daha iyidi. Zira soğukkanlı bir gözle bakarak, &#8220;Schindler&#8217;in bu kadar anlatılacak neyi varmış ki?&#8221; diye değerlendirebilir, başarılı bir öykü anlatımının ayrıntılarını görebilirdiniz.</p>
<p>Fabrika zaten yahudilerden alınan parayla kuruldu diye, hikayenin anlatılmaması gerektiğini düşünüyorsunuz. Emir beyciğim, tam da bu yüzden bu hikaye daha öne çıkması gereken bir çelişki içermiyor mu? İyiliğin kaynağı insanın ruhundaki en karanlık hesaplaşmalar olunca hikaye doğmaz mı?</p>
<p>Schindler, Nazi sisteminin saygı gören bir üyesi ve neferi olmasına rağmen (bu rağmen önemli) yahudilerin onun için çalışarak, toplama kampından kurtulabileceğini görüyor. Bu bir kurtuluş mudur ki diye sorabiliriz. Böyle bir ahlak kabul edilebilir mi diye sorabiliriz.</p>
<p>Zaten bu soruları soralım diye anlatıyor Spielberg o hikayeyi. Çünkü çelişkiler ve kararsızlıklar içinde bir insan portresi çiziyor, ama o portrenin arka planında bütün savaş, politikalar ve yaşananlar gözümüzün önüne seriliyor. Dedeniz de kuşkusuz değerli bir insanmış. Spielberg&#8217;in dedeniz gibi kahramanlar yerine, Schindler gibi bir figürü seçmiş olmasının nedenlerini kendinize sorarsanız hikaye anlatımının olanaklarını genişletmekle ilgili fikirler bulabilirsiniz. Başka kitaplar da yazmak istiyorsanız, bence bunu bir düşünün&#8230;</p>
<p>Sevgiler,<br />
Bir ukala&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2012/05/anlati-nedir-bir-anlasak-gerisi-kolay-da/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tiyatrocular politik bir birlik olmadan kazanamayacaklar</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2012/04/tiyatrocular-politik-bir-birlik-olmadan-kazanamayacaklar/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2012/04/tiyatrocular-politik-bir-birlik-olmadan-kazanamayacaklar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Apr 2012 15:18:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[şehir tiyatroları]]></category>
		<category><![CDATA[tiyatro]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=668</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi, Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı Şehir Tiyatroları Şube Müdürlüğü Görev ve Çalışma Yönetmeliği yayınlayarak, Darülbedayi-î Osmani&#8217;den günümüze İstanbul Şehir Tiyatroları olarak süregelen kurumun yapısını, rolünü ve yönetim biçimini değiştirmiş. Dün yönetmeliğin açıklanmasıyla birlikte twitter&#8217;da sehirtiyatrolariyokedilemez etiketiyle gösterilen tepkilerden sonra ortaya çıkan tablo bu. Dün bu etiketle duyurulan basın açıklaması bugün <a href='http://loker.radiobrecht.org/2012/04/tiyatrocular-politik-bir-birlik-olmadan-kazanamayacaklar/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi, Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı Şehir Tiyatroları Şube Müdürlüğü Görev ve Çalışma Yönetmeliği yayınlayarak, Darülbedayi-î Osmani&#8217;den günümüze İstanbul Şehir Tiyatroları olarak süregelen kurumun yapısını, rolünü ve yönetim biçimini değiştirmiş. Dün yönetmeliğin açıklanmasıyla birlikte twitter&#8217;da <a title="#sehirtiyatrolariyokedilemez" href="https://twitter.com/#!/search/%23sehirtiyatrolariyokedilemez" target="_blank">sehirtiyatrolariyokedilemez</a> etiketiyle gösterilen tepkilerden sonra ortaya çıkan tablo bu.</p>
<p>Dün bu etiketle duyurulan basın açıklaması bugün Muhsin Ertuğrul Sahnesi önünde saat 13.00&#8242;de gerçekleşecekti. Cuma sabahları üniversitede ders veriyorum. Dersi biraz erken bitirerek açıklamayı takip etmeye gittim. Kimkime, dumduma, yarım saatlik bir gecikme ile yapıldı açıklama. Bir yandan da sitemkar bir yaklaşım var. Seyircilerin de sahip çıkması gerekirmiş açıklamaya&#8230; Nasıl?<span id="more-668"></span></p>
<p>İstanbul gibi bir şehirde, mesai saatleri içinde yapılacak bir gösteriyi bir önceki akşam duyurmak, kimsenin gelmemesine hazır olmayı gerektirir. Bir de kalkıp gelen insanlara herhangi bir yönlendirme, bilgilendirme yapacak bir organizasyon yoksa, işten, mesaiden çalınmaya çalışılan zaman çarçur ediliyorsa, bu açıklamaların zayıf geçmesine kimse kızmamalı. Gelemeyenler için açıklamayı nakletmeye çalışıp oradan devam edeyim:</p>
<p><iframe src="http://player.vimeo.com/video/40292805?title=0&amp;byline=0&amp;portrait=0" frameborder="0" width="400" height="300"></iframe></p>
<p>Kamuoyu yaratmak için, kimsenin bir şey bilmediği var sayılmalı. Ağzından çıkan her cümle için kendine &#8220;neden?&#8221; diye sormalı ve cümleler yerine bu soruya verdiğin yanıtları dolaşıma sokmalısın. Tiyatro kapatılamaz! Neden? &#8220;Daha bir de soruyor&#8230;&#8221; bir kamuoyu oluşturma biçimi değil, zırlama şeklidir. Bugün insanlarda gördüğüm tavır da genel hatlarıyla ne yazık ki buydu&#8230;</p>
<p>Tuhaf bir önkabulden doğuyor bu tavır. Kimseye özgü bir şey değil, herkesin düşebileceği bir hata. Karşındakini seninle aynı dünya görüşünü paylaşıyor, aynı düşünsel kaynaklardan beslenme olanaklarına sahip zannedince bazı şeyleri konuşmadan devam edebileceğini zannediyorsun. Herkesin başına gelebiliyor, ama kişisel deneyimim kentli orta sınıflarda epey yaygın bir maraz olarak var oluyor. Bu marazın kişisel olarak etkilendiğim sonucu insanı ziyadesiyle antipatik yapması. Üstten bakıyor göstermesi. Nesnel bir sorunu ise iletişim kurmayı zorlaştırması.</p>
<p>Bugün yaşanan örnekten devam edeyim. Basına iki parçalık bir dosya dağıtıldı. Biri yönetmelik, diğeri de Kadir Topbaş&#8217;a gönderilen mektup. Bir gazeteci için ziyadesiyle anlamsız bir dosya bu. Her iki metin de İnternet&#8217;ten erişilir durumda. Böyle bir metni (hele A4 üzerine A5 olarak fotokopi çektirilerek okunaksız hale getirerek) dağıtmak pek bir şeye hizmet etmiyor. Olması gereken, yeni yönetmelik hangi maddeleriyle rahatsızlık yarattı bunu göstermek, vurgulamak. Yukarıdaki videoda görebileceğiniz gibi açıklamada zaten bu vurgu kavramsal düzeyden somut düzeye inmiyor. İnsan dağıtılan dosyada bu durum tek tek, madde madde, olgularıyla somutlaştırılarak incelenmiştir zannediyor. Heyhat!</p>
<p>Neyse ki memlekette yayıncılık yapmak için canını dişine takanlar var. Mimesis dergisinde hazırlanan haberde yeni yönetmeliğin böyle bir tepkiye neden olan başlıkları, daha önceki işleyişin tarifiyle kıyaslamalı olarak <a title="Yeni İBBŞT yönetmeliği neyi değiştiriyor" href="http://mimesis-dergi.org/2012/04/yeni-ibbst-yonetmeligi-neyi-degistiriyor/" target="_blank">verilmiş</a>. Öykü Gürpınar ve Fırat Kuyurtar&#8217;ın ellerine sağlık.</p>
<p>Bu şekilde somut hale getirilmiş bilgi, olgular olmadan. Derdini tane tane (diksiyon açısından demiyorum, hamdolsun o konuda sıkıntıları yok) anlatmaya muktedir bir iletişim kanalı kurmanın gereklerinden kaçılmamalı. Bu gerekleri davanın öznesi insanlar yaratmayıp, dolaylı olarak takipçisi basından beklerse; birincisi daha çok bekler. Mimesis&#8217;in gösterdiği özen bir anlamda &#8216;içerden&#8217; olmaktan kaynaklı. Ana akım medyanın da dikkatini çekme derdi varsa bunun gereklerini yerine getirmek gerekir. İkinci ve daha önemli neden, bu hazırlık davanın asıl sahibi tarafından oluşturulmazsa, dil kurumsallaşmaz, birikmez. Başkasının diliyle tartışmaya girilmez. Mimesis ŞT sanatçılarının derdini nakletmeye aracılık edebilir ama duygularına tercüman olurken, onları onlardan daha iyi anlatmak onun görevi olmamalı. Eğer tiyatrocular politik bir bilinçle bir araya gelip siyaset üretmeye başlamaz, bu türden araçları çoğaltmazsa, dertlerini nakletmeye değil anlamaya çalışırken gazetecilerin de enerjisi tükenir, yalnızlaşırlar.</p>
<p>Politika parti kurup seçime girmek değildir&#8230; Günlük yaşamını, üretim ilişkilerini, kendini ve çevreni dönüştürmek siyaset üretmektir. Tiyatrocular da herkes gibi (hatta kendi iddiaları ciddiye alınırsa, herkesten önce ve çok) bu sorumluluğa sahipler. Madem üretim alanlarına müdahale var. Politika üretsinler. Henüz bu konuda atılmış bir adım yok ve bu kafayla giderse ağlaya ağlaya kaybedecekler&#8230; Yedi yıl önce kültür bakanı, Devlet Tiyatroları genel müdürünü görevden almış, sadece demokratik değil bürokratik teamülleri de hiçe sayarak konuyla ilgisiz birini atamıştı. O günlerde de aynı altı boş, söylem yoksunu tepkilerle gündem oluşturmaya çalışan tiyatro camiasının eli boş kalmış, genel müdür de görevine ancak mahkeme kararıyla dönmüştü&#8230;</p>
<p>Zaten bir başka vahim durum da, &#8220;siyasetçiler sanata karışmasın&#8221; talebiyle yapılan açıklamada bu konuda doğru adımın atılması için siyasetçilerin göreve çağırılması. &#8220;Kadir Topbaş ŞT&#8217;ye karışmasın&#8221; sloganı anlamlı ama &#8220;Kadir Topbaş gerekeni yapsın, meclis kararı konusunda tasarrufta bulunsun ki bize karışılmasın&#8221; demek, özgürlüğünün gereğini ihale etmek anlamına gelir. Keşke bunun yerine &#8220;İBB Meclisi, biz senden eskiyiz, bize gücün yetmez&#8221; söylemi olabilseydi. Meclis tekrar toplanıp yönetmeliği değiştirseydi. Bunun sağlanamadığı bir mücadele bence anlamsız bir mücadele olacak&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2012/04/tiyatrocular-politik-bir-birlik-olmadan-kazanamayacaklar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Web sayfalarını Kindle&#8217;da okumak</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2012/02/web-sayfalarini-kindleda-okumak/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2012/02/web-sayfalarini-kindleda-okumak/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2012 23:52:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nasıl Yapılır?]]></category>
		<category><![CDATA[google reader]]></category>
		<category><![CDATA[instapaper]]></category>
		<category><![CDATA[kindle]]></category>
		<category><![CDATA[kindle feeds]]></category>
		<category><![CDATA[kindlefeeder]]></category>
		<category><![CDATA[readability]]></category>
		<category><![CDATA[rss]]></category>
		<category><![CDATA[ruby]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=612</guid>
		<description><![CDATA[Tabletlerin yaygınlaşmaya başlaması, bulut bilişimin sunduğu olanaklarla gelişen çeşitlilik derken yıllardır kullanageldiğimiz kimi teknolojilerde yepyeni yaklaşımlar var. Örneğin Firefox&#8217;ta bin yıldır severek kullandığım Scrapbook eklentisi, web sitelerindeki içeriği, istediğim görünümde ve yerelde saklama olanağı sunuyor. Şimdilerde yerelde tutmanın yerini bulutta tutmak alıyor. Çevrimiçi bir hesapta depolanan içerik, istenen herhangi bir cihaza ayrıca kopyalanabiliyor. Mesele sadece <a href='http://loker.radiobrecht.org/2012/02/web-sayfalarini-kindleda-okumak/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tabletlerin yaygınlaşmaya başlaması, bulut bilişimin sunduğu olanaklarla gelişen çeşitlilik derken yıllardır kullanageldiğimiz kimi teknolojilerde yepyeni yaklaşımlar var. Örneğin Firefox&#8217;ta bin yıldır severek kullandığım <a title="Scrapbook eklentisi ana sayfası" href="https://addons.mozilla.org/en-US/firefox/addon/scrapbook/" target="_blank">Scrapbook</a> eklentisi, web sitelerindeki içeriği, istediğim görünümde ve yerelde saklama olanağı sunuyor. Şimdilerde yerelde tutmanın yerini bulutta tutmak alıyor. Çevrimiçi bir hesapta depolanan içerik, istenen herhangi bir cihaza ayrıca kopyalanabiliyor. Mesele sadece kopya çıkarmak değil, bir okuma listesi oluşturmak. İçeriği reklamsızlaştırmak, yeri geldiğinde tasarımı daha erişilebilir kılmak gibi fiziksel müdahaleler de mümkün ve yararlı.</p>
<p>Okuma listesi yapmanın, sonraya bırakmanın da bir alışkanlık olmaya başladığı söylenebilir. İş arasında çağrışımlar, bağlantılar üzerinden karşımıza çıkıveren kimi yararlı kaynaklara o an zaman ayıramayacak olduğumuzda, unutmamak için sadece adresi not etmek yerine, metni kenara atıvermek&#8230; Bu bir web sitesi için anlamlı olmayabilir, ama bir yazışma, twitter mesajı ya da benzeri daha dinamik içeriklerde o an gördüğümüz şeyi saklamaya da yarıyor&#8230;</p>
<p><span id="more-612"></span>Bu alanda gelişen teknolojiler genellikle tablet ve telefonları hedefliyor. Buna rağmen çoğunda Kindle desteği de bulmak mümkün. E-mürekkep okuyucular arasında bu kulvarda en görünür olan cihaz Kindle. Elbette en önemli nedeni tekel pozisyonu ve buna bağlı marka baskısı. Yine de Sony, Nook, Kobo gibi çok sayıda örnek arasında Kindle dostu araçların çokluğuna bir neden de iş modelinin başarısı olabilir. Bulut işlemlerin kolaylığı, cihazın e-posta adresiyle eşleşebilmesi, küresel erişilebilirlik vb. diğer cihazlarda belki o kadar karşılık bulmuyordur. Denemedim, bilemiyorum.</p>
<h3>Instapaper</h3>
<p>İlk duyduğum ve denediğim Kindle destekli okuma aracı <a title="Instapaper" href="http://www.instapaper.com/" target="_blank">Instapaper</a> oldu. Daha önce blog yazılarını derleyip tablette okumak için <a title="Read It Later" href="http://readitlaterlist.com/" target="_blank">ReadItLater</a> kullanmıştım, ama onun Kindle desteği olmadığı için yeni bir keşfe ihtiyaç duydum.<br />
<a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2012/02/instapaper_screenshot.png" rel="lightbox" title="instapaper_screenshot"><img class="size-medium wp-image-642 alignright" title="instapaper_screenshot" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2012/02/instapaper_screenshot-300x249.png" alt="instapaper_screenshot" width="300" height="249" /></a></p>
<p>O sırada çevremde Kindle da kullanan linux kullanıcılarının Instapaper kullandığını okudum ve denemeye karar verdim. Alışkanlıkla hâlâ da kullanmakla birlikte bir sonra bahsedeceğim araca yavaş yavaş yerini bırakma ihtimali olan bu aracı çok da sevdim.</p>
<p>Instapaper çok sade ve güzel bir konsol sunuyor. Konsolun temel görünümünde yazı başlıkları, tıklanarak &#8220;sevilen&#8221; olarak işaretlenmeye yarayan kalp simgeleri, konsolda görünmesini istemediğimiz ama saklamak istediğimiz yazılar için Archive düğmesi ve sade metin görüntüsünü açan Text düğmesinden kutucuklardan oluşan liste dizilimi yer alıyor.</p>
<p>Kaçınılmaz olarak Instapaper kullanan arkadaşlarımızı bulup onlarla metin paylaşabiliyoruz&#8230; Listenin tepesindeki Browse seçeneği bizi Instapaper&#8217;ın kişisel olmayan alanını gezmeye taşıyor. Liked kalpli, Archive da sandığa attığımız yazıların listesini döküyor.</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2012/02/instapaper.sample.issue_.screenshot.on_.kindle.for_.png" rel="lightbox[612]" title="instapaper.sample.issue.screenshot.on.kindle.for"><img class="alignleft size-medium wp-image-648" title="instapaper.sample.issue.screenshot.on.kindle.for" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2012/02/instapaper.sample.issue_.screenshot.on_.kindle.for_-246x300.png" alt="" width="246" height="300" /></a>Sayfanın sağındaki menüde yer alan Printable, Kindle ve ePub simgelerine tıklayınca tüm arşivin bir dergiymişçesine, okunaklı biçimde tasarlandığı tek bir dosya üretiliyor ve bilgisayara indirilebiliyor. Printable hâlâ deneme aşamasında, dolayısıyla oradaki okunaklı kısmını tartışmak isteyenlere itirazım yok, basit bir tanım bu :-) Zaten senaryomuz temelde Kindle temelli&#8230;</p>
<p>Soldaki, Kindle simgesine basarak indirilen bir Instapaper sayısının bilgisayaraki uygulamada açılmış halinin görüntüsü. E-mürekkep cihazda biraz daha şıklığa önem verilmiş diye düşündüm, hiç bilgisayarda açmamış, tarayıcıdaki kopya ile yetinmiştim&#8230;</p>
<p>İster web tabanlı bir okuma listesi, ister Kindle için kişisel gazete/dergi hazırlama aracı olarak kullanılsın, bu servislerin kullanışlı olmasını sağlayan en önemli araç ayraç aparatları (<em>bookmarklet</em>) oluyor. Instapaper&#8217;ın aparatı da Extras altındaki ilk araç.</p>
<p><img class="alignright" title="Instapaper ayraç aparatının kullanımı" src="http://www.instapaper.com/images/extras-bookmarklet.png" alt="" width="350" height="252" />Mozilla Firefox ya da Google Chrome/Chromium gibi özgür tarayıcılarla pek güzel anlaşan bu aparatlar WordPress&#8217;te yayınlamak, Twitter&#8217;a link göndermek gibi amaçlarla da yaygın olarak kullanılan jenerik bir teknolojinin uyarlaması.</p>
<p>Yer imlerinin durduğu araç çubuğuna sürükleyip bırakarak oluşturulan bir düğme, herhangi bir sitedeyken basıldığında o adresteki içeriği Instapaper hesabına atıyor. Soldaki, kendi hazırladıkları resimli anlatımda da görülebilir. Böylece saklanmak istenen içerikten ayrılmadan, bir tuşa basarak listeye eklenmesi sağlanabiliyor.</p>
<p>Gelelim Instapaper&#8217;ın okuma listesi servislerinden Kindle dostu olanlar arasındaki haklı yerine: Extras bölümünden ayarlanabilen bir servisle, kindle e-posta adresiyle bu Instapaper sayıları günlük gazete ya da haftalık dergi gibi, belirlenen saatlerde, o anki arşiv kullanılarak otomatik olarak yüklenebiliyorlar. Böylece uzun makaleler, bir ara otobüste, vapurda okunması tercih edilebilir yazılar vb. arşivlenip evden/ofisten çıkmadan önceki saatlere ayarlanan bir dağıtımla e-kitap aracı, bir e-gazete -hem de kişiselleştirilmiş bir e-gazete olarak da pek güzel kullanılabilir.</p>
<p>Bunu da Extras altında Kindle Automatic Wireless Delivery altından ayarlamak mümkün. Instapaper her kullanıcısı için kriptik bir e-posta adresi yaratıyor. Bu e-posta adresi, içeriğin Kindle&#8217;a gönderileceği adres olarak kullanılıyor. Dolayısıyla Amazon&#8217;daki Kindle yönetim sayfasına girip, kişisel belge yönetimi altından (bkz: <a title="Kindle Nedir, Nasıl Kullanılır?" href="http://loker.radiobrecht.org/2012/02/kindle-nedir-ne-ise-yarar/" target="_blank">Kindle Nedir yazısı</a>) otomatik içerik göndermesine izin verilen adresler arasına eklemek gerekiyor. Sonra dağıtımı programlamak üzere (günlük, haftalık vb.) tercihler kaydediliyor ve <em>voila</em>!</p>
<h2>Readability</h2>
<p>Yakın zamanda denemeye başladığım, temelde Instapaper ile aynı işi gören bir başka yardımcı okuma servisi de <a title="Readability" href="http://www.readability.com" target="_blank">Readability</a>. Denemediğim için kısaca bahsedip geçmeyi tercih edeceğim bir özgün yanından başlayayım: Paralı aboneliklerin %70&#8242;ini bu servis kullanılarak okunan içeriğin yazarlarına verdiklerini söylüyorlar. Reklamsız hale getirilen içeriği dengelemek üzere bir fikir mi, tamamen iş modelinin getirisi mi, ne kadar işlevsel, doğru işliyor mu bilmiyorum. Yine de kulağa kar suyu olarak bile güzel bir fikir, akılda dursun&#8230;<a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2012/02/readability.dashboard.screenshot.png" rel="lightbox[612]" title="readability.dashboard.screenshot"><img class="alignright size-medium wp-image-655" title="readability.dashboard.screenshot" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2012/02/readability.dashboard.screenshot-300x174.png" alt="Dashboard of Readability / screenshot" width="300" height="174" /></a></p>
<p>Readability&#8217;nin ayraç aparatı yok, Firefox eklentisi var. İleri-geri düğmeleriyle adres satırı arasına simgeli düğmeler ekleyen eklenti epey kullanışlı. Elbette özelleştirmek mümkün. Ben yer seçimini kullanışlı ve isabetli buldum. Ekran görüntüsünde hem Readability konsolu hem de bu düğmelerin yeri görülebilir.</p>
<p>Denemedim ama twitter okumak için sunduğu araçlar da epey çeşitli ve başarılı olanlardan seçilmiş.<br />
Biriktirilen yazıların Instapaper&#8217;da olduğu gibi otomatik servisi de çok kolay. <em>My Account</em> üst başlığı altında solda çıkan menüde yer alan <em>Kindle Settings</em> otomatik servisin ayrıntıları için seçenekleri sunuyor. Instapaper&#8217;daki kriptik adresin aksine, tüm abonelere gönderim <em>kindle@readability.com</em> adresinden yapılıyor. Yani Kindle&#8217;daki <em>Personal Document Settings</em> altında yükleme yapmasına izin verilen adresler arasına bu adresi kaydetmek yetiyor.</p>
<h2>RSS okuma yöntemleri</h2>
<p>Takip edilen blogları (hatta kimi Twitter hesaplarını) RSS ile biriktirerek (<em>aggregate</em>) okuyanlar, bunu Kindle üzerinden yapmayı isteyecektir (birimiz istiyoruz en azından). Bunun yeterince kolay bir yolu var demekse ne yazık ki zor&#8230;</p>
<h3>Readability</h3>
<p>Readability&#8217;nin <a title="Reeder App" href="http://reederapp.com/" target="_blank">Reeder</a> entegrasyonu var, henüz denenmemiş bir alternatif olarak. Bu alternatifin iki büyük sorunu var, biri sadece Mac/iOS kullanıcıları için olması, diğeri de bu işi en rahat Google Reader&#8217;la çözüyor gibi görünmesi. Deneyen varsa yorum yazsa ne güzel olur&#8230;</p>
<h3>KindleFeeder</h3>
<p>Daniel Choi&#8217;nn Ruby ile yazdığı KindleFeeder uygulaması hem <a title="Kindlefeeder SAAS webpage" href="http://kindlefeeder.com/" target="_blank">servis olarak</a> (<em>SAAS</em>) hem de kaynak kodu bilgisayarda <a title="Kindle Feeder source code / kaynak kodu" href="http://danielchoi.com/software/kindle-feeds.html" target="_blank">çalıştırarak</a> kullanılabilir. İlk alternatif, yani web sitesi aracılığıyla kullanmanın adam akıllı işlemesi için yılda $20&#8242;lık bir abonelik ücreti gerektiriyor. 12 tane kaynak takip etmek için otomasyon gerekmeyeceği açık ve bedava kullanılan abonelik bu kadarına izin veriyor. Kaynak kodu bilgisayarda çalıştırmak da aslında zor değil, ama <em>sudo gem install kindle-feeds</em> dediğimde  bir şey ifade etmezse, hiç girişmeyin, kalanı iyice vulevukuşe avekmua, yani o derece&#8230;</p>
<p>Kısacası, RSS olayı için biraz daha zamana ihtiyacım(ız) var gibi görünüyor, ama tekil yazı derleyip okumak için gayet kullanışlı ve güzel alternatifler var&#8230; İyi okumalar&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2012/02/web-sayfalarini-kindleda-okumak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kindle nedir, ne işe yarar?</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2012/02/kindle-nedir-ne-ise-yarar/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2012/02/kindle-nedir-ne-ise-yarar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2012 16:44:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nasıl Yapılır?]]></category>
		<category><![CDATA[Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[amazon]]></category>
		<category><![CDATA[e-kitap]]></category>
		<category><![CDATA[e-mürekkep]]></category>
		<category><![CDATA[ebook]]></category>
		<category><![CDATA[kindle]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=581</guid>
		<description><![CDATA[Amazon&#8217;un elektronik mürekkeple çalışan ve e-kitap pazarının büyük dilimini almasında aslan payına sahip olan okuyucusu Kindle bu yıl Türkiye&#8217;de de satılmaya başlandı. Resmi satıştaki fiyatlara kıyasla biraz yüksek bir bedele de olsa teknik servisli, garantili bir satış seçeneği hiç yoktan iyi&#8230; Tabii yurtdışına gidip gelen birileri olduğunda &#8220;gitmişken bana da bir kindle getirsene&#8230;&#8221; nazı yapmak <a href='http://loker.radiobrecht.org/2012/02/kindle-nedir-ne-ise-yarar/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-caption alignright" style="width: 190px"><a href="http://www.flickr.com/photos/rachelc/5023067273/sizes/m/in/photostream/"><img class="" title="Kindle kutusunda" src="http://farm5.staticflickr.com/4146/5023067273_f856be2291_m.jpg" alt="Some rights reserved by RachelC / Kindle out of box" width="180" height="240" /></a><p class="wp-caption-text">CC-BY-NC / RachelC</p></div>
<p>Amazon&#8217;un elektronik mürekkeple çalışan ve e-kitap pazarının büyük dilimini almasında aslan payına sahip olan okuyucusu Kindle bu yıl Türkiye&#8217;de de satılmaya başlandı. Resmi satıştaki fiyatlara kıyasla biraz yüksek bir bedele de olsa teknik servisli, garantili bir satış seçeneği hiç yoktan iyi&#8230;</p>
<p>Tabii yurtdışına gidip gelen birileri olduğunda &#8220;gitmişken bana da bir kindle getirsene&#8230;&#8221; nazı yapmak da bugüne kadar olduğu gibi işlemeye devam eden bir formül olacaktır.</p>
<p>Peki, Kindle nedir, nasıl kullanılır, ne işe yarar, avantajları, dezavantajları neler?.. Cihaz bir yana, bu dünyanın temel kavramları, sık karşılaşılan konuları neler?..</p>
<p><span id="more-581"></span></p>
<p>Ayrıntıları bir başka yazının konusu olmayı hak eden biçimde, her e-kitap okuyucusu kendine has dosyalarla iyi anlaşabiliyor. Diğer dosya biçimleri desteklendiği söylense bile oldukça kötü, handiyse acil durumlarda idare etmenin ötesine geçemeyecek sonuçlar elde ediliyor. Bu açıdan bakınca Kindle da temelde Amazon&#8217;un sanal kitap dükkanı için kişisel bir arayüz olarak ele alınmalı.  Firmanın kullanıcı senaryosu da bütünlüklü biçimde bu hizmetin tasarımını temel alıyor.</p>
<h2>Amazon&#8217;un Kindle senaryosu</h2>
<p>Kindle satın aldığınızda, bu işlemi yapmak için kullandığınız adrese bağlı bir de hesabınız oluyor. Bu hesabın iki önemli rolü var.</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2012/02/Kindle.for_.mac_.screenshot.png" rel="”lightbox[KindleMacApp]”" title="Kindle Mac uygulaması"><img class="alignright size-medium wp-image-596" title="Kindle Mac uygulaması" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2012/02/Kindle.for_.mac_.screenshot-300x230.png" alt="Kindle Mac uygulaması ekran görüntüsü" width="300" height="230" /></a>Hesap kişisel bir depolama alanı içeriyor ve alınan kitapların bir kopyası burada da tutuluyor. Böylece örneğin cihazdan bağımsız olarak, İnternet&#8217;e bağlı bir bilgisayardan da kitaplara erişmek mümkün. Eğer bilgisayar değil de, telefon/tablet gibi mobil araçlar kullanmayı tercih eden olursa uygulama da tercih edilebilir.</p>
<p>Hatta, Kindle sahibi olmadan sadece bu uygulamalardan biri kaydedilerek bu senaryonun bir parçası olmak da mümkün. Müşteri olmaya elbette önkoşul konmamış&#8230; Hatta Firefox ya da Chrome kullananlar, <a title="Cloud Reader" href="https://read.amazon.com" target="_blank">Cloud Reader</a> ile web arayüzüyle de okuyabiliyor.</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2012/02/Kindle.Cloud_.Reader.png" rel="”lightbox[KindleCloudReader]”" title="Kindle.Cloud.Reader"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-602" title="Kindle.Cloud.Reader" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2012/02/Kindle.Cloud_.Reader-150x150.png" alt="Kindle Clour Reader ekran görüntüsü" width="150" height="150" /></a>Uygulamalar çevrimiçi çalışıyor, yani İnternet bağlantısı kesildiği durumda okumak için kitabın cihaza indirilmiş olması gerekli. Kitap belleğe atılmadıysa üzerinde aşağı doğru ok işareli bulut simgesinden anlaşılabilir. E-mürekkepli cihazda okunan kitaplar da bulutla eşleştirilebiliyor (<em>WhisperSync</em>). Bu özellik kullanıldığında başka bir cihaz kullanılarak kaldığı yerden okumaya devam etmek mümkün.</p>
<p>Bu özelliği sunan altyapı, hesabın bir diğer rolünü; elbette zamanın ruhuna uygun olarak sosyal medya boyutunu getiriyor.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-593" title="Kindle hesabı ana sayfası" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2012/02/kindle.dashboard.png" alt="Kindle hesabı ana sayfası" width="500" height="463" /></p>
<p>Diğer Kindle kullanıcılarıyla ortak okuma zevkleri edinmek için de aynı hesaptan yararlanılabiliyor. Kitap okunurken alınan notlar, altı çizilen pasajlar paylaşılabiliyor. Sadece arkadaş çevresiyle değil, istenirse o kitabı okuyan ve bu bilgiyi paylaşan herkesin altını çizdiği pasajları görmek mümkün. Rivayet o ki, <em>Otostopçunun Galaksi Rehberi</em> sosyal okuma seçeneğiyle açıldığında, altı çizilmemiş bir alanı kalmamış olarak kült olma özelliğini elektronik dünyada da sürdürüyor.</p>
<blockquote><p>Kendi notlarınızı ve altını çizdiğiniz metinlerin otomatik yayınlanması için Your Books linkine tıklayıp, her kitap için tek tek bu seçeneği kullanabilirsiniz. Siz seçmedikçe kitapla aranıza diğer kullanıcılar girmiyor&#8230;</p></blockquote>
<h2>Hesap yönetimi</h2>
<p><a title="Kindle kullanıcı sayfaları" href="https://kindle.amazon.com" target="_blank">Kindle sitesine</a> giriş yapınca sosyal araçların olduğu ana sayfa, o hesapla gerçekleştirilen son hareketlerin, paylaşımların göründüğü bir konsol çıkıyor. Sağ yukarda kullanıcıyı karşılayan -ve benim örneğimde Hello Koray olan- mesaj bir link ve hesap yönetimi, güvenli çıkış gibi seçenekler burada yer alıyor.</p>
<p>Yukarda sözü geçen tüm sosyal etkileşim, uygulama kaydetmek, son okunan sayfanın eşleşmesi vb. ayarlar <em>Manage Your Devices</em> başlığı altında bulunuyor. Bunun dışında hesap yönetimi alanında kitaplığın yönetimi, ödeme bilgileri, abonelikler vb. gibi benzeri sistemleri (Facebook bile olsa) kullananların tanıdık bulacağı tercihler yer alıyor. Kindle hesabına özgü birkaç ayrıntıyı öne çıkarmak o açıdan daha anlamlı.</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2012/02/Kindle.Hesap_.Yonetimi.png" rel="lightbox[581]" title="Kindle.Hesap.Yonetimi"><img class="aligncenter size-medium wp-image-604" title="Kindle.Hesap.Yonetimi" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2012/02/Kindle.Hesap_.Yonetimi-300x230.png" alt="Kindle hesap yönetim sayfası ekran görüntüsü" width="300" height="230" /></a></p>
<p>Bir cihaz ya da uygulama ile ilişkilendirilerek kaydedilen her hesabın bir e-posta adresi oluyor. Kayıt sırasında kullanılan e-posta adresi / isim bilgilerinden yola çıkılarak uydurulan bir kullanıcı adıyla verilen e-posta adresini kişiselleştirmek, değiştirmek mümkün. Örneğin lokers@kindle.com verilebilir ama bunu koray@kindle.com yapmak mümkün (tabii daha önce koray alınmadıysa).</p>
<p>E-posta adres değişikliği, Kindle&#8217;ın Amazon&#8217;dan bağımsız olarak da işe yaramasını sağlayan en önemli alanı da işaret ediyor: &#8220;Personal Document Settings&#8221;. Kişisel belgeler, Amazon&#8217;dan indirilmeyen içeriklerin saklandığı alan ve en pratik çalışma yöntemlerinden biri hesaba bağlı açılan e-posta adresini kullanmak.</p>
<h2>Kindle cihaza kendi kitaplarını yüklemek</h2>
<p>USB kablo ile bağlantı dışında İnternet bağlantısını kullanarak dosya yüklemek mümkün. Kindle ile uyumlu herhangi bir dosya hesabın e-posta adresine ek olarak gönderildiğinde cihaza yükleniyor. Eğer dosya PDF gibi, cihazın göstermeyi becerdiği ama iyi performans gösteremediği bir biçimdeyse, söz konusu e-postanın konu satırına <em>convert</em> yazmak, dosyanın Amazon tarafından uygun şekle getirilerek yüklenmesini sağlıyor.</p>
<p>E-posta Kindle hesabına veriliyor, bir hesapla birçok uygulama ve cihaz aynı anda yönetilebiliyor. Dolayısıyla posta yoluyla tüm cihaz/uygulamaların ortak deposu olarak işleyen bulut sisteme erişiliyor. Eğer fiziksel cihaz var ve ağ bağlantısı kapalıysa; bu dosyalar ekran görüntüsünde <em>Pending Deliveries [4]</em>  örneğinde görülebilecek şekilde bekliyor. Cihaz İnternet&#8217;e bağlandığı anda otomatikman indiriyor.</p>
<p>Bulut-cihaz iletişimini sağlayan, <em>WhisperNet</em> adı verilen özel bir ağ da bu iş için kullanılabiliyor. Hem satın alınan, hem kişisel belgelerle ilgili olarak işleyebilen ağın 3G üzerinden çalışan sürümü için kindle.com şeklindeki adres  kullanılıyor. Bu adresten dağıtıma sokulan kişisel belgeler cûzi olmakla birlikte ücretli olarak gönderilebiliyor, zira bağlantı ücreti alınmayan 3G altyapısı kullanılıyor. Amazon&#8217;un her ülkede bir servis sağlayıcıyla ortaklaşa kurduğu altyapı, bu özel ağa bağlantı için herhangi bir abonelik/ücret söz konusu olmadan kullanım şansı sunuyor. Cihaz 3G özelliğe sahipse bile gönderim ücreti ödemeden dağıtım yapmak ya da zaten cihazın tek ağ bağlantısı kablosuz ise o kullanılmak istendiğinde bir dağıtım ücreti yok. Bunun için aynı e-posta adresi free.kindle.com şeklinde kullanılıyor. (loker@free.kindle.com gibi) Her iki adres de eşzamanlı olarak kullanımda oluyor.</p>
<p>Bu ağlar, kitap dışında içerik okumak için de çok güzel bir olanak sunuyor. Örneğin web sitesinde yayınlanmış uzunca bir makaleyi Kindle üzerinde okumak mümkün olabiliyor&#8230; Bu başka bir yazının konusu olsa daha rahat olacak. Son olarak satın alma işlemlerine değinerek bu yazıyı bitirebilmeyi becermek daha mantıklı görünüyor.</p>
<h2>Amazon üzerinden kitap alışverişi</h2>
<p>Amazon&#8217;un Kindle için biçimlendirdiği, e-satış lisansını aldığı ya da kamu malı kitapları yayına hazırlayarak oluşturduğu kitaplığında milyonlarca kitap yer alıyor. Kitap ücretsiz de olsa hesaba yüklenmesini sağlayan süreç satın almak biçiminde yerleştiği için bu ifade daha önplanda olabilir&#8230;</p>
<h3>Tek tıkla alma</h3>
<p>Doğru hatırlıyorsam, yazılım patentleri ortaya çıktığında tartışma konularından biri de bu teknoloji olmuştu. E-ticaretle ilgili kolaycılıkta son nokta denebilecek yöntemin patentinin alınabilmesi tartışılmıştı. Bu kadar haber değeri taşıyan teknolojinin işleyişi basit. Bir kredi kartı, bu işlem için önceden yetkilendiriliyor. Ben sanal kart kullanmayı tercih ediyorum. Böylece hatalı işlemlerde ya da başka biri tarafından işlem yapılabilmesi söz konusu olduğunda belirlediğim bir sınır içinde risk alabiliyorum.</p>
<p>Amazon&#8217;un küresel tüccarlığının ender olumlu noktalarından biri herkesi muhatap alması. Amerika kökenli nice şirkette alışveriş yapmak istediğinizde Türkiye&#8217;den alışveriş yapmak sorun olabilirken, Amazon türkiyeli bankaların kredi kartlarıyla mutlu mesut alışveriş yapılabilen bir site. Elbette satın alınan içerik coğrafi sınırlamalara sahipse burada sorun çıkabilir. Onu aşmanın da basit bir yolu var. ABD&#8217;deki bir adresi fatura adresi olarak bildirmek yeterli.</p>
<p>Tek tıkla alışveriş tuşunun altında, alınan içeriğin hangi cihaza servis edileceğine dair bir menücük yer alıyor. E-mürekkepli cihaz kaydedilmişse öntanımlı olarak bu yer alıyor. Birkaç tane cihaz kaydedilmişse seçiliyor. Örneğin bir e-kitabı satın almak istiyorsunuz, ama Kindle&#8217;ınıza yüklenmesini istemiyorsunuz. Bulut okuyucu ya da başka bir uygulama kaydettirdiyseniz, onu seçebilirsiniz. Böylece hesabınıza yüklenir, ama Kindle&#8217;ınızın bundan haberi olmaz.</p>
<h3><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2012/02/Screen-Shot-2012-02-28-at-6.42.56-AM.png" rel="”lightbox[KindleSampleInterface]”" title="Amazon sample chapter interface - original help image"><img class="alignright size-medium wp-image-614" title="Amazon sample chapter interface - original help image" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2012/02/Screen-Shot-2012-02-28-at-6.42.56-AM-253x300.png" alt="Amazon sample chapter interface - original help image" width="253" height="300" /></a>Bir göz atayım, beğenirsem alırım</h3>
<p>Benim gibi bir maymun iştahlı için nefis bir yaklaşım. Bir kitap çıkıyor karşıma&#8230; İyi gibi, ama emin değilim. Örnek bir bölüm göndermesini istiyorum. Bunun da hangi cihaza yükleneceğini seçme şansı var.</p>
<p>Muhtemelen &#8220;tanıtım amaçlı alıntı&#8221; sınırları dahilinde kalsın diye, bu kitap örnekleri buluta otomatik olarak yüklenmiyor. Bulut okuyucuyla okumak mümkün, ama Kindle&#8217;a yüklenen bir örnek bölümü otomatikman bulutta bulamazsanız şaşırmayın demeye çalışıyorum.</p>
<p>Örnek metinlerdeki bir diğer sınırlama da, diğer kitaplarda kolayca yapıldığı gibi altını çizmek mümkün değil. Bunu belki satın almayı sağlamak için, ya da belki sonradan satın alınırsa kitabın bütünlüğünü sağlamak teknik olarak zorlayıcı geldiği için sınırlamışlar. Emin değilim.</p>
<p>Fakat satın alma konusunda emin olamadığım bir kitaba -özellikle de edebiyat dışı kitaplarda çok işe yarıyor- satın almadan önce iki sayfacık değil de, derli toplu bir bölüm boyunca göz atabilmek harika bir fırsat oluyor. Özellikle bir konuda araştırma yapmaya başlayınca, konuyla ilgili yirmi kitabın örneklerini toplayıp, hangisinden okumaya başlamak daha iyi olabilir diye kullanmayı denedim, epey pratik bir yöntem oldu.</p>
<p>Örneği okurken, kitabın işe yarayacağını, almak istediğinizi düşündüğünüzde cihazın menüsüne girerseniz &#8220;satın al&#8221; düğmesini görüyorsunuz. Tabii İnternet bağlantısının aktif olması gerekli&#8230; Hem talimatın gitmesi hem de kitabın kalanının gelmesi için.</p>
<h3>Abonelik sistemleri &#8211; periyodik içerik alımı</h3>
<p>Amazon dükkanında çeşitli dergi ve bloglara abonelik seçenekleri sunuluyor. Amerika dükkanında İngilizce dışında bir dile rastlamadım, muhtemelen Almanya, Japonya gibi yerel operasyonların kendi dillerini sunması dışında zaten bir dil çeşitliliği yok (ilgili yazı <a title="Amazon'un önlenebilir yükselişi" href="http://loker.radiobrecht.org/2012/02/amazonun-onlenebilir-yukselisi/" target="_blank">değinmiştim</a>).</p>
<p>İngilizce dergi takip etmek için dükkandan kitap alır gibi alışveriş yapılıp, daha sonra ayarlar sayfasında abone olunan yayınlara, abonelik bilgilerinin ayrıntılarına bakılabilir. Bu alanda en sorunlu işleyen, oturmamış durum, abonelik işlemlerinin kolaylığına tezat, eski bir sayıyı satın almanın handiyse imkansız olması. İki ay önceki sayıdan itibaren abone olunamıyor. Tek sayı ücreti ödeyerek eski sayı almak neredeyse hiçbir dergide sunulmuyor. Bunlar büyük olasılıkla içerik sağlayıcılarla yapılan anlaşmaların çok esnek olamamasıyla ilgili, ama kullanım deneyimini olumsuz etkiliyor.</p>
<p>Diğer bir olumsuz yön de, bulut depolama alanının dergi sayılarını saklamada çok başarılı olmaması. Bu durum Amazon&#8217;a özgü değil, Apple da iBooks üzerinden abone olunan yayınların kişisel arşivlemesi konusunda pek fazla seçenek vermiyor. Daha kötüsü Apple&#8217;da bunların yedeğini almanın bir yolu da yok. Kindle ile hiç değilse, USB kablo ile bağlayarak Documents dizini altındaki dosyaların yedeğini almak mümkün. Böylece aboneliği sona erdirdiğinizde, eski sayıları okumaya devam edebilirsiniz&#8230;</p>
<p>Bu arada özellikle edebiyat, kitap kültürü, bilim kurgu gibi alanlarda birçok ücretsiz ve kaliteli dergi olduğunu belirteyim. Çoğu dergi abonelik başladığında ilk bir-iki sayıyı da ücretsiz gönderiyor. Böylece bir deneme sürümü gerçekleştirilebiliyor. Dergiler iyidir, dergi okuyun ;-)</p>
<p style="text-align: center;">∞</p>
<p>Şimdiden iki başlığı daha belli bir yazı dizisine döndü bu konu&#8230; E-kitap biçimleri arasında dönüştürme işlemleri ve kişisel belge altyapısını kullanarak İnternet sitelerini Kindle ile okuma başlıklarını da ayrı ayrı yayınlayacağım. Kendi deneyimlerinizi paylaşmak, yazının daha açıklayıcı olabileceğini tercih edeceğiniz noktalarını işaret etmek/eleştirmek için lütfen yorum yazın.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2012/02/kindle-nedir-ne-ise-yarar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Konum etiketi &#8211; geotag</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2012/02/konum-etiketi-geotag/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2012/02/konum-etiketi-geotag/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Feb 2012 22:04:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kentgezer]]></category>
		<category><![CDATA[geotag]]></category>
		<category><![CDATA[gps]]></category>
		<category><![CDATA[kayseri]]></category>
		<category><![CDATA[lomo]]></category>
		<category><![CDATA[mobil]]></category>
		<category><![CDATA[uygulama fikri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=571</guid>
		<description><![CDATA[Konum etiketi ya da İngilizce kısa adıyla geotag, bir içeriğin küresel konumunu (GPS bilgisi) meta bilgi olarak içerikle ilişkilendirme… Konumla ilişkili sosyal medyasından, haber servisine (foursquare, yelp vb. gibi) birçok servisin hızla yayıldığı, sevildiği günlerde bu kavram üzerine düşünürken, bir yandan da kent üzerine düşünmek kaçınılmaz olarak ikisi hakkında aklıma gelen her şeyi birbirine çarpıştırıyor. <a href='http://loker.radiobrecht.org/2012/02/konum-etiketi-geotag/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="content">
<div>Konum etiketi ya da İngilizce kısa adıyla geotag, bir içeriğin küresel konumunu (GPS bilgisi) meta bilgi olarak içerikle ilişkilendirme… Konumla ilişkili sosyal medyasından, haber servisine (foursquare, yelp vb. gibi) birçok servisin hızla yayıldığı, sevildiği günlerde bu kavram üzerine düşünürken, bir yandan da kent üzerine düşünmek kaçınılmaz olarak ikisi hakkında aklıma gelen her şeyi birbirine çarpıştırıyor.</p>
<div>
<p><span id="more-571"></span>Kentgezer’in, özellikle telefon kullanarak güncellenebilmesi* olanaklarına kafa yorarken, eylemin kendisine dair ipuçları olan görsellerle içiçe bir tasarım hayal etmiştim. Bir örnek olarak da aklıma bu fotoğraf geldi:</p>
<p><img title="Konağın süs havuzu" src="http://fc06.deviantart.net/fs17/f/2007/147/f/4/Kayseri_1_by_loker.jpg" alt="" width="542" height="800" /></p>
<p>Bu fotoğrafı 17.05.07′de Kayseri’de çekmişim. Erciyes Üniversitesinde birkaç gün süren bir Pardus etkinliği için orada bulunduğum sırada dolaştığımız eski bir konağın bahçesindeki süs havuzundan detay. Acaba bu konak şehrin neresindeydi diye nafile düşünüyorum şimdi. Hafızamın o bölümünde geçen hafta izlediğim bir dizi kaydedildi herhalde. Çektiğim fotoğrafları konumla etiketlesem şimdi neredeyse beş yıl sonra, beni o gün yaptıklarımla ilişkilendirecek bir çapa noktası bulabilirdim belki de… Gerçi fotoğrafları özellikle oyuncak olanları başta olmak üzere filmli makinalarla çekme alışkanlığımdan hâlâ kurtulabilmiş olmadığım için o etiketi elle girmem gerekirdi ve üşenirdim tahminen ama… Akıl etmesi bile güzel bir ihtimal. Hem artık Instagram gibi (türünü hatırlatan marka olarak okuyarak) çözümler fotoğrafla ilişkimi dönüştürmeye başladı.</p>
<p>Buradan yola çıkarak şöyle bir şey düşündüm: Bir telefon uygulaması olsa, o an bulunduğum konumu hatırlamasını söylediğimde not alsa, sonra ben o notu aldığım an çektiğim fotoğrafı bilgisayarda uygulamadan gelen bilgiyle birleştirsem, GPS desteği olmayan dijital fotoğraf makinaları ya da filmli/analog makinalarla çekilen fotoğrafları da etiketleyebilirim. Telefonun GPS özelliğini diğer araçlarımla kullanmak için işe yarar…</p>
<p>Tabii yapılmışları var. Bir örneği <a title="GPS Log" href="http://gpslogapp.com/" target="_blank">GPS Log</a> (iPhone için), ücretsiz ve daha yaygın (Android + iOS) olan bir örneğiyse <a title="Catch Notes" href="http://catch.com/" target="_blank">Catch Notes</a>.</p>
<p>* Kentgezer, flâneur kavramının türkçe karşılığı olarak düşündüğüm, kendi anladığım boyutuyla altını doldurmaya niyetlendiğim ve bunun için ayrı bir blog açmayı planladığım bir çeşit projenin anahtar sözcüğüydü. Bir sürü blog beslemenin akıl kârı bir iş olmadığına ikna olunca, 6 Ocak 2012&#8242;de yayınlanmış ilk yazısını buraya aynı isimli bir kategori altına taşıyarak orayı atıl hale getirmenin daha anlamlı olduğu sonucuna vardım. Nedir, ne anlatır ayrıca bir metin girene kadar seyahat, ama özellikle onların içindeki kent keşfine dair detayların olduğu yazıları bu kategori ile birleştirmekle yetinmek niyetindeyim. Vira!</p>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2012/02/konum-etiketi-geotag/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Amazon&#8217;un önlenebilir yükselişi</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2012/02/amazonun-onlenebilir-yukselisi/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2012/02/amazonun-onlenebilir-yukselisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Feb 2012 13:46:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[amazon]]></category>
		<category><![CDATA[barnes & noble]]></category>
		<category><![CDATA[e-kitap]]></category>
		<category><![CDATA[google]]></category>
		<category><![CDATA[ibooks]]></category>
		<category><![CDATA[nook]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=560</guid>
		<description><![CDATA[Yaklaşık iki yıl kadar önce, iPad&#8217;in duyurulmasına paralel olarak iBooks, yani Apple firmasının e-kitap platformu hayata geçerken Express dergisinde iki sayı boyunca süren bir e-kitap dosyası hazırlamıştım. Bilişim dünyasının altın çağını yaşayan taze kralı Apple, e-ticaret dünyasının yıllanmış patronu Amazon&#8217;la kılıçları çekmiş, öte yandan kitap içeriklerine erişim için çalışmalarını yoğunlaştıran Google da piyasa dinamiklerine yön <a href='http://loker.radiobrecht.org/2012/02/amazonun-onlenebilir-yukselisi/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yaklaşık iki yıl kadar önce, iPad&#8217;in duyurulmasına paralel olarak iBooks, yani Apple firmasının e-kitap platformu hayata geçerken Express dergisinde iki sayı boyunca süren bir <a title="e-kitap dosyası" href="http://loker.radiobrecht.org/2010/03/e-kitap-dosyasi" target="_blank">e-kitap dosyası</a> hazırlamıştım. Bilişim dünyasının altın çağını yaşayan taze kralı Apple, e-ticaret dünyasının yıllanmış patronu Amazon&#8217;la kılıçları çekmiş, öte yandan kitap içeriklerine erişim için çalışmalarını yoğunlaştıran Google da piyasa dinamiklerine yön verme çabalarını sürdürmekteydi&#8230; Google&#8217;ın bedavalaştırarak sahiplenme politikalarına karşı isyanını kaleme alan Ursula K. LeGuin&#8217;e kulak vermiş, tartışmaların Türkiye&#8217;deki yankıları için yayın dünyasında farklı rollerden deneyimli isimlerden yorum almıştık.</p>
<p>İki yıl sonra, Apple iBooks platformunda istediği kadar yayıncıyı yanına çekememiş, hatta müzik endüstrisiyle yaşadıklarını göz önüne alırsak, kıyasla çuvallamış olarak ikinci bir atağa kalkalı çok zaman olmadı.<span id="more-560"></span> <a title="iBooks Author" href="http://www.apple.com/ibooks-author/" target="_blank"><em>iBooks Author</em></a> uygulamasıyla <em>sürükle-bırak kolaylığında</em> kitap üretme imkanı tanıyan firma böylece kendi yayıncısı olmaya soyunan yazarlar için dağıtım platformu olarak öne çıkmayı hedefliyor. Burada hak ettiği ilginin çok küçük bir bölümünü ancak verebileceğim eğlenceli bir spekülasyonun adını verip kaçayım; Apple&#8217;ın bu adımı yayıncılık sektörünün önemli aktörlerinde de belirtileri görülen yeni bir eğilimin uzantısı gibi görünüyor. Şöyle ki, kitap okurları pazarı belirli bir doygunluğa ulaşmış görünüyor. Yeterince kavga gürültü içeren bu pazarda önemli atılımlar yapma imkanları da aman aman bir ölçek sunmuyor. Hal böyle olunca, erken uyananların (<em>early adopter</em>) parsa toplamaya giriştiği kendi-yayıncın-ol (<em>self-publishing</em>) felsefesi, aslında &#8220;okuyandan kazandığımız para belli, yazandan da kazanırsak önemli bir pazar artışı sağlayabiliriz&#8230;&#8221; zihniyetinden besleniyor gibi görünüyor. Gölgesini satamadığı ağaçtan hazzetmeyen kapitalizm, yine alanını buluyor.</p>
<p>Bu eğilimin gücünü artırması, markalaşmış isimler haricinde içerik üretiminin meslek olmaktan çıkacağı, en azından nitelikli bir meslekten ziyade otomasyon parçası halini alacağı ihtimali ufukta beliriyor. Bu kültürel bir kara ütopya tasvirinden başka ne ifade eder çok emin değilim. Gazeteciliğin kâr hırsından ne kadar olumsuz etkilendiğine dair <a title="Malumat Diyeti" href="http://www.informationdiet.com/" target="_blank">Malumat Diyeti</a> kitabındaki örnekler (ironik biçimde kindle ile yaptığım kimi <a title="Malumat Diyeti alıntılar" href="https://kindle.amazon.com/profile/Koray-L-ker/1781562" target="_blank">alıntılar</a>) takdire şayan ama karamsar bir tablo için yardımcı olabilir&#8230;</p>
<p>Henüz kendi-yayıncın-ol anlayışının erken safhalarında olduğumuzu ve alanın hâlâ dev yayıncıların kontrolünde geliştiğini hatırlayarak, o cephede olan bitenin hal-i pür melaline dönelim&#8230; Google örneğinde yayın sektörü ve konvansiyonların dostu Amazon, ABD&#8217;deki kitapçı zincirleriyle sert bir savaşa tutuşmuş vaziyette. 2010 yılında iBooks platformuna karşı takındığı tutumu sürdüren Amazon, diğer e-kitap tedarikçileri tarafından da dolaşıma sokulan e-kitapları kabul etmemeye ya da yayıncı aleyhinde ağır şartlar öne sürmeye başlayınca, dolaşım tekeli oluşturmakla suçlandı. <em>Ya benimsin, ya da kara toprağın</em> politikasının yayıncı gözünden yorumu için önceki dosyadan kopya çekelim: bu yaklaşım bir kitabın sadece belirli bir kütüphanede okunabilmesi durumundan farklı değil ve bu yönüyle de tepki çekiyor. Gelen tepkilerin handiyse örgütlü boyutunda sıçrama geçtiğimiz haftalarda e-kitap alanında da iddiasını sürdüren Barnes &amp; Noble ve basılı kitap pazarında en yakın takipçisi Books-A-Million ve Kanadalı kuzenleri Indigo&#8217;nun katılımıyla Amazon tarafından yayınlanmış kitapların kitapçılardan kovulmasıyla <a title="Barnes and Noble Amazon'a küstü" href="http://mediadecoder.blogs.nytimes.com/2012/01/31/barnes-noble-says-it-wont-sell-books-published-by-amazon/?scp=2&amp;sq=Barnes%20&amp;%20noble&amp;st=cse" target="_blank">gerçekleşti.</a>.</p>
<p>Dijital yayıncılık alanında sözü geçen isimlerden Mike Shatzkin bu hamleyi süregiden satrançvari oyun açısından zekice bir taktik olarak <a title="Shatzkin'in Amazon ve B&amp;N savaşı yorumu" href="http://www.idealog.com/blog/clever-moves-all-around-in-the-bn-and-amazon-chess-game" target="_blank">yorumladı</a>. Yeri gelmişken Shatzkin&#8217;i ve Idea Logical&#8217;ı meraklılarına öneririm. <a title="2012'de yayıncıların dikkat etmesi gerekenler" href="http://www.idealog.com/speeches/2012/01/remaking-an-industry/" target="_blank">Remaking an Industry</a> sunuşunda değindiği noktalar ziyadesiyle isabetli. Dahası, iBooks Author konusunda da hemfikiriz. Geek arkadaşlarımın, kullanışlılık, basitlik ve yetenek setine hayran kalarak e-kitap dünyasını değiştireceğini düşündükleri bu platformun, neticede iPad gibi, tüketicilerin okur kimliğine ihtiyaç duymadığı bir mecraya seslenmek gibi temel bir arızası olduğu kanaatini paylaşıyoruz.</p>
<p>Bu taktiğin doğruluğuna işaret ettiğini söylemek abartı olur mu bilinmez ama olaylar, yayıncılar ve etten-kemikten (bricks and mortar) kitapçıların Amazon karşısında birleşmesini tetikleyen gelişmeler de izlenebiliyor. B&amp;N liderliğindeki kitap zincirlerinin Amazon&#8217;la kavgasını da <a title="Guardian'dan Alison Flood Amazon ve Barnes &amp; Noble kavgasını yorumluyor" href="http://www.guardian.co.uk/books/2012/feb/09/amazon-publishing-bookshop-boycott-grows?INTCMP=SRCH" target="_blank">yorumlayan</a> Alison Flood&#8217;un taze bir haberi Amazon&#8217;un şimdi de yayıncı firmalarla kavgaya tutuştuğunu gösteriyor. Perşembe günkü <a title="Amazon yayıncılarla kavgaya başladı" href="http://www.guardian.co.uk/books/2012/feb/23/amazon-ebooks-pricing-row-publishers?INTCMP=ILCNETTXT3487" target="_blank">haberine göre </a>bağımsız yayıncı ve yazar ajansları (kendi-yayıncın-ol sisteminde önemi artan menajer/temsilciler) ile fiyatlandırma konusunda tutumunu sertleştiren Amazon binlerce kitabı sanal raflarından kaldırdı. Google ile tulum anlaşma imzalayarak ülke çapında edebiyatı anahtar teslim vermeye niyetli amerikalı yazarlar birliği, &#8220;kâr hırsına yenik düşmüş bir tekelci&#8221; olarak tanımladığı Amazon&#8217;u kınadı.</p>
<p>Basılı yayınların e-ticaret alanından dolaşıma sokulması, e-kitap yayıncılığı derken, özellikle istek oldukça tek tek baskı olanağı sunan çözüm ortaklarıyla (print on demand) beraber basılı kitapları da kendi yayımlamaya başlayan Amazon, sektörün her alanında söz sahibi olacağım inadını sürdürürken bu sektörden ibaret olmayan var oluşunun yarattığı çelişki tepkilerin başka bir kaynağı olsa gerek. Hem kanepe, hem çamaşır ipi hem roman satan bir insanın karakteri, konumu ne olursa olsun elli yıldır kitap işindeki bir aktörün yerini alması fikrine kimse sıcak bakmıyor gibi görünüyor&#8230; Türkiye&#8217;de gazetelerin başka sektörlerdeki yatırımcılar tarafından satın alınabilmesinin önü açıldığında ortaya çıkan sonuç ortada. Cezaevine girmeyebilecek kadar şanslı olanların çoğu işsiz! Dünyada da farklı bir tablo yok aslında, sadece yayın dünyasında yatırım yapmaya rağmen, kültür endüstrisinin farklı dallarıyla kurulan ilişkiler öyle büyük şirketler/holdingler doğuruyor ki, sonuç aynı oluyor. DRM gibi saçmalıklara maruz kalmamız da cabası&#8230; Her şey bir yana, mevcut duruma ilişkin yapısal düzenleme peşinde kimse de görünmüyor.</p>
<p>İşin acıklı yanı; Amazon işini biliyor. Meseleye okur gözüyle bakınca, Amazon&#8217;un yeni düzende kült nesnesi Kindle, okurun kitapla kurduğu ilişkiyi büyük bir ciddiyetle ele alan, alışkanlıkları, ihtiyaçları doğru belirleyen bir iş modeliyle geliştiriliyor. Elektronik mürekkep kullanımına yapılan ar-ge, WhisperNet adlı 3G üzerinden ve tüm dünyada ücretsiz çalışan kablosuz dağıtım ağı, kitapların başarılı biçimlendirilmesi, makûl fiyatlarla erişilebilmesi vb. derken okur açısından Amazon hep tercih edilir konumda kalıyor. Buna karşılık Barnes &amp; Noble örneğin, Kindle&#8217;a rakip Nook ürününe renkli ekran desteği, multimedya içerik olanağı gibi özellikler yerleştirdi, ama kitap okurunun talebini karşılamak yerine başka pazarları aynı ürüne dahil etmek adına yapılan bu hamlelere karşılık cihaz hep ABD sınırlarına yönelik pazarlandı. Bir şekilde Kindle kullanabiliyorsanız ve Amerika&#8217;da bir fatura adresi gösterirseniz, dünyanın her yerinden e-kitap alabiliyorsunuz. Nook sahibiyseniz durum pek öyle değil. Telifin karasallığını fazlasıyla ciddiye alan B&amp;N, örneğin Türkiye&#8217;den bağlanan kullanıcılara iyi dileklerini göndermekle yetiniyor&#8230;</p>
<p>İngilizce dışındaki dillerde Amazon da diğer aktörler kadar umarsız ve kanepe satıcısı kimliğiyle kâr öngörmediği için bile tutarlı görülebilir&#8230; Peki, kitap sektörünün konvansiyonlarını savunmak için şövalyeliğe soyunan B&amp;N ya da en büyük altı yayın devinin dil çeşitliliğine yönelik herhangi bir girişimi, yatırımı var mı? Malesef&#8230; Yorumlara bakarsanız nitelikli kültürün devamı için kahramanca savaş veren bu arkadaşlar aslında basitçe İngilizce ucuz (kelimenin her anlamıyla) kitap satışı çarklarının, onların öngörmediği kadar ucuzlaması kararından rahatsız olduklarını böylece göstermiş oluyorlar.</p>
<p>Amazon&#8217;un yükselişinin önlenebilmesi ve yayın dünyasının, birikim sahibi, nitelikli uzmanlıklara sahip insanlarca yönlendirilmesi gibi dertlerin çözümü için dünyanın her yanındaki okurlara erişebilecek yeni düzenlemeler yapılması şart. Mesele bunu devler ligine nasıl anlatacağımızda&#8230;O güne kadar da kusura bakmasınlar kendi kitaplarını Amazon&#8217;dan daha ucuza almak<a title="Amazon'un yayıncıdan daha ucuza kitap satabilmesiyle ilgili ilginç bir yazı" href="http://www.good.is/post/at-amazon-buggy-bots-confused-markets-and-books-collide" target="_blank">*</a> gibi çıkarcı davranışlar sergileyeceğim. Anglo-sakson ilkeciliğiyle aşık atabilecek kadar zengin değilim&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2012/02/amazonun-onlenebilir-yukselisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anlatının canevi, esas oğlanın yoldaşıdır&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/12/anlatinin-canevi-esas-oglanin-yoldasidir/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/12/anlatinin-canevi-esas-oglanin-yoldasidir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Dec 2011 13:32:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diziler]]></category>
		<category><![CDATA[Antony DiNozzo]]></category>
		<category><![CDATA[Behzat Ç.]]></category>
		<category><![CDATA[Danny 'Danno' Williams]]></category>
		<category><![CDATA[Hawaii Five-O]]></category>
		<category><![CDATA[Kate Beckett]]></category>
		<category><![CDATA[Leroy Jethro Gibbs]]></category>
		<category><![CDATA[Marty Deeks]]></category>
		<category><![CDATA[Mentalist]]></category>
		<category><![CDATA[NCIS]]></category>
		<category><![CDATA[NCIS:LA]]></category>
		<category><![CDATA[Steve McGarrett]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=532</guid>
		<description><![CDATA[İngilizce&#8217;de sidekick terimiyle ifade edilen, Türkçe&#8217;ye kader arkadaşı, yardımcı gibi karşılıklarla çevrilen karakterler her anlatının, ama illa ki dizilerin en belirleyici, ayırt edici karakterleri. Özellikle polisiye türü ikili ekiplerle kurgu yapmayı sever. Büyük bir icat olmasa gerek bu fikir&#8230; Amerika&#8217;da polisler iki kişilik devriye ekipleri halinde organize edilmiş. Türkiye&#8217;de ordunun erlere birbirlerini zimmetleme yöntemi olarak <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/12/anlatinin-canevi-esas-oglanin-yoldasidir/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İngilizce&#8217;de <em>sidekick</em> terimiyle ifade edilen, Türkçe&#8217;ye kader arkadaşı, yardımcı gibi karşılıklarla çevrilen karakterler her anlatının, ama illa ki dizilerin en belirleyici, ayırt edici karakterleri. Özellikle polisiye türü ikili ekiplerle kurgu yapmayı sever. Büyük bir icat olmasa gerek bu fikir&#8230;</p>
<p><span id="more-532"></span></p>
<p>Amerika&#8217;da polisler iki kişilik devriye ekipleri halinde organize edilmiş. Türkiye&#8217;de ordunun erlere birbirlerini zimmetleme yöntemi olarak seçtiği ve isminden yine Amerikan kökenli olduğu tahmin edilebilen badi yöntemi de hakeza. Eli silahlı mesleklerin doğasında en küçük birimin iki kişi olması var gibi görünüyor. Öykü daha kalabalık grupların varlığını getirse bile, tıpkı bir lise sınıfında en yakın arkadaşların aynı sıraya oturmaya çalışması gibi oluşan ikilileri seçiyoruz yine de. Örneğin <strong>NCIS: Los Angeles</strong> üç ayrı ikiliden teşkil bir grubu anlatıyor.</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/12/ikinumaralar.jpg" rel="lightbox[532]" title="Sırasıyla Kate Beckett, Marty Deeks, Danno Williams, Tony DiNozzo karakterleri"><img class="aligncenter size-full wp-image-533" title="Sırasıyla Kate Beckett, Marty Deeks, Danno Williams, Tony DiNozzo karakterleri" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/12/ikinumaralar.jpg" alt="Sırasıyla Kate Beckett, Marty Deeks, Danno Williams, Tony DiNozzo karakterleri" width="960" height="303" /></a>Kolajda soldan ikinci arkadaş, <a href="http://www.imdb.com/name/nm0647638/">Eric Christian Olsen</a> ya da karakter olarak Marty Deeks bu diziden. Aslında bu dizideki esas oğlan <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000563/">Chris O&#8217;Donnell</a>&#8216;ın oynadığı G. Callen; resmi yancı da <a href="http://www.imdb.com/name/nm0005112/">LL Cool J</a>&#8216;in oynadığı Sam Hanna ama bence dizinin en klasik ve güzel karakteri açık ara Deeks! Gerçi Hetty rolünde <a href="http://www.imdb.com/name/nm0001373/">Linda Hunt</a> da inanılmaz eğlenceli bir karakter yaratmış, ama Deeks olmasa bu dizi çoktan batmıştı. <a href="http://www.imdb.com/name/nm1186775/">Peter Cambor</a> kimbilir hangi sorunla diziden ayrılana kadar gayet özgün bir karakter olarak bir açık dolduruyordu. Şöyle ki, Cambor Nate adlı bir psikologu oynuyordu ve sürekli kılık değiştirerek (<em>undercover</em>) hafiyeliğe koşan bir ekibin akli dengesinden şüphe edilebilir varsayımıyla ekibin asil üyelerinden biri olarak çizilmişti. Daha ne olsun! Fakat Cambor&#8217;un diziden ayrılmasıyla birlikte başka bir psikolog atanması öyküsü yerine Los Angeles polisiyle irtibat elemanı olarak Deeks ekipte kalıcı hale getirildi. İyi de oldu, zira son derece klasik bir polisiye unsuru olarak çizilen karakteri dayanak noktası oluşturuldu.</p>
<p>Kolajdan tarifle devam: Deeks&#8217;in hemen yanında bence Vural Yaşaroğlu&#8217;na benzeyen (en azından Umutsuz Ev Kadınları gibi çakmalarını yapacaklarsa ona oynatmalılar) <a href="http://www.imdb.com/name/nm0004790/">Scott Caan</a>&#8216;ın oynadığı Danno duruyor. Bu karakter de ziyadesiyle polisiye klasiği, ama bu kadar mı güzel oynanır, bu kadar mı ölçülü ve güzel karakter çizilir. Karşısında oynadığı <a href="http://www.imdb.com/name/nm1533927/">Alex O&#8217;Loughlin</a> &#8216;in canlandırdığı Steve McGarrett karakteri ne kadar itici, özenti ve abartılıysa, Danno karakteri de o kadar müşfik, nüktedan ve sevimli. Gelgelelim, karakterin asıl anlatı özelliği, önemi, nedeni başka&#8230; Yan karakterlerin, hele ki bu kolajda bir araya getirilmeye çalışılan cinsten &#8220;ikinci adam&#8221; rollerinin ortak özelliklerinden birini görmeyi, anlamayı diğerlerine göre kolaylaştırıyor, açık hale getiriyor.</p>
<p>Bir öykünün insanda etki bırakmasını sağlayan unsurların çoğu -belki üretildiği dili kullanma biçimi hariç hepsi- kurgulanma biçimindeki derinlikle ortaya çıkıyor. Kurgu, olay örgüsü ne kadar sofistike olursa, olup bitenler bizi o kadar koltuğumuza çiviliyor, gözyaşlarına ya da kahkaya boğuyor&#8230; Bu derinliğin formülü Aristoteles&#8217;den beri üç aşağı beş yukarı aynı (meraklı okuyucuya ev ödevi olarak anahtar sözcük: catharsis). Formülün etkin şekilde işlemesini sağlamanın yollarından biri çatışma unsurlarını çoğaltmak ve birbirleriyle ilişkili hale getirmek. Çözülmesi gereken ne kadar çelişki varsa, esas mevzu o kadar zor ilerler. Ağır aksak akan konuyu seyirlik hale getirmenin formülleri de devreye sokulursa, işte başarılı bir anlatım.</p>
<p>Senaristler açısından polisiye, en küçük birimin iki kişi olduğu bir alan olarak, birbirine sarmalanmış iki ayrı hikaye sunuyor. Baş öykü kişisinin derdi, zaten dizinin de konusu oluyor. Böylece ikinci sıra da genelde öykünün başka bir temel çelişkisiyle ilgili baş rol anlamına geliyor. Örneğe bakarsak, Danno karakteri, velayeti eski eşinde olan kızıyla yakın olabilmek için nefret etmesine rağmen Hawaii adasına taşınmış New Jersey&#8217;li bir polis. Dizinin mekansal olarak anlamını kurgulayan Hawaii ve Danno çelişkisi zaten nakarat halinde konu üretmeye (<em>leitmotif</em>) tek başına yeterli&#8230;</p>
<p>Bir önceki örneğe bakarsak, Deeks diğer ekip arkadaşları gibi bir federal ajan değil, polis teşkilatında dedektif. Aradaki fark bize sıkça yeni bölüm konusu olarak dönmeye müsait ve dönüyor.</p>
<p>Kolajdaki diğer karakterler, Antony DiNozzo ve Kate Beckett ise sosyal/sınıfsal anlamda ait oldukları çevrenin genellikle rağbet etmediği (tenezzül etmiyorlarmış gibi gösterildiği de oluyor) bir meslek seçmiş karakterler olarak kurgulanmış. Beckett&#8217;in ana öyküsü zaten bu seçimin nedenleri üzerine kurulu. Annesi bir cinayete kurban giden parlak ve başarılı genç kız, hayatını cinayetleri çözmeye adıyor. Tony&#8217;nin durumu ise biraz daha karışık, babasının sürdüğü zengin hayatından kalma bir görgü ve alışkanlık düzeni var. İngilizcede <em>old-money</em> diye tarif edilen durum. Bu düzen girişimciler cenneti gibi lanse edilen Amerikanın donanması için çalışan bir çeşit dedektif olmakla çatışan yanlar içeriyor. Öyküye güçlü biçimde dahil edilmemesine rağmen, Tony&#8217;nin de aslında Jethro Gibbs karakterini babasının yerine koyarak hayatını anlamlandırması onu teşkilat içindeki var oluşunu anlamlandıran bir ilişkiye sokuyor.</p>
<p>Neticede, dizinin kendi olay örgüsünü, izlenir kılacak olan zemin, düzen (<em>setting</em>) aslında ikinci karakterlerden doğru kuruluyor. Onlar olmasa, ne tadı kalacak yoksa&#8230; Bir düşünsenize, Harun olmasa Behzat Ç. izlenir mi? Tamam soru biraz provokatif oldu, Hayalet ve Akbaba gibi yardımcı karakterler de en az Harun kadar bu görevin asli adayları ama, bir tek Behzat karakteri, bütün derinliğine rağmen bir diziyi bu kadar sürüklemeye yeter miydi?..</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/12/anlatinin-canevi-esas-oglanin-yoldasidir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zamanla başım(ız) dertte</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/zamanla-basimiz-dertte/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/zamanla-basimiz-dertte/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Nov 2011 00:01:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[server acim]]></category>
		<category><![CDATA[time based art]]></category>
		<category><![CDATA[uzayzaman]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[zaman temelli sanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=523</guid>
		<description><![CDATA[David Hall amca 70&#8242;lerin başında video üzerine denemeler yazar ve de yaparken, zaman temelli sanat (time-based media/arts) kavramını ortaya atmıştı. Tiyatro, sinema ve belgesel gibi şeylere bir arada kafa yorunca, bazı ortak dert ve tasaları tartıştıkça sanki bunların hepsini kapsayan bir isim varmış gibi hissedip, adını koyamadığım olmuştu. Hall tarafından ortaya atılan bu kavram aslında <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/11/zamanla-basimiz-dertte/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a title="David Hall" href="http://en.wikipedia.org/wiki/David_Hall_%28video_artist%29" target="_blank">David Hall</a> amca 70&#8242;lerin başında video üzerine denemeler yazar ve de yaparken, zaman temelli sanat (<em>time-based media/arts</em>) kavramını ortaya atmıştı.</p>
<p>Tiyatro, sinema ve belgesel gibi şeylere bir arada kafa yorunca, bazı ortak dert ve tasaları tartıştıkça sanki bunların hepsini kapsayan bir isim varmış gibi hissedip, adını koyamadığım olmuştu. Hall tarafından ortaya atılan bu kavram aslında şıppadanak bu disiplinlerin ortaklığını önemli ölçüde tarif ediyor. Duyduğumdan beri üzerine düşünmeyi sevdiğim bir kavram. Somutlaştırabildiğim çok şey olmasa da, yazmanın iyi bir düşünme yöntemi olduğunu bilmekten, biraz da böyle düşüneyim diye başladım bu yazıya&#8230;<span id="more-523"></span></p>
<p>Kavramla tanışmam Hall üzerinden değil, <a title="Montevideo Arts Institute" href="http://nimk.nl/" target="_blank">Montevideo Time Based Arts Institute </a>sayesinde olmuştu. Konuyla ilgisiz ama blogun alamet-i farikası tadındaki parantezlerimden birini açayım: Bu kurum, Amsterdam&#8217;da Hollanda&#8217;nın kültür mirasının bir bölümünü oluşturduğu düşünülen video sanatları arşivinin korunmasına yönelik projeler yapıyor. Hem bu çalışmalarını sürdürmek hem de yeni çalışmalara ev sahipliği yapmak için kraliyet dahil bir çok fondan yararlanıyor. Üzerine yüksek lisans <a title="Open Source Film Making" href="http://www.radiobrecht.org/files/open_source_filmmaking_loker.pdf" target="_blank">tezimi</a> yazdığım <a title="Elephants Dream" href="http://orange.blender.org" target="_blank">Elephants Dream</a> adlı dünyanın ilk özgür yazılım modeliyle üretilip, özgürce dağıtılan filmi de <a title="Blender Vakfı" href="http://www.blender.org/blenderorg/blender-foundation/" target="_blank">Blender Vakfı </a>ile ortaklaşa burada üretildi. Özgür yazılımlarla ilişkileri tesadüfi değil, kurumun araştırmacılarından <a title="Jaromil of Dyne" href="http://jaromil.dyne.org/" target="_blank">Jaromil </a><a title="Dyne:bolic" href="http://dyne.org/category/software/full-os/" target="_blank">dyne:bolic</a> işletim sistemi (FSF tarafından önerilecek kadar özgür ender Linux dağıtımlarından biri) projesinin ana geliştiricisi. Aynı zamanda Dyne ekibiyle birlikte NMiK&#8217;te özgür yazılım olarak sanatçıların işlerine yarayabilecek başka projeler de üretiyorlar. Mesela birçok ekranda oynayacak videoların eşzamanlama işlemleri için <a title="Sync Starter" href="http://syncstarter.org/" target="_blank">SyncStarter</a> gibi&#8230;</p>
<p>Neyse&#8230; Konuya dönelim. Zaman temelli sanat(lar) derken zaman doğru bir karşılık oluyor mu diye şüpheye düştüm. Saat, zaman, vakit, süre, mühlet, vade, devir, defa, kat, ecel, esna, çağ, asır gibi kavramları karşılayabilen bir kelime <em>time</em>. Zaman, diğer anlamları da yeterince hatırlatıyor gibi. Oysa aklıma ilk gelen karşılık <em>&#8220;süreç temelli&#8221;</em> olmuştu. Süreç bambaşka bir şey, ama kavram en çok bir zaman dilimi boyunca olan bir şeye işaret edince süreç daha doğru hissettirdi. Neyse zorlamaya gerek yok, basit olan doğrudur diyelim.</p>
<p>Kavramı en basit haliyle nasıl anladığımı da böylece tanımlamaya başlamış oldum. Zaman temelli sanat, sanatsal ürünün var oluşu belirli bir zaman dilimi içinde tamamlanan yaratıları tarif ediyor. Performans sanatlarının tümü (müzik de dahil) ve ifade aracı hareketli görüntü olan her şey. Aslında düşününce roman da bir tür olarak bunun parçası olmalı. Ne kadar sürede tamamlanacağı tasarlanamayan bir eser olsa da, <strong>bir an</strong> içinde okunup algılanması mümkün olmuyor.</p>
<p>Yaratılan bir eserin algılanması ve dolayısıyla alımlama eşiğinin oluşması için belirli bir zaman diliminin harcanması, tasarıma dahil olunca ortak sorunlar ve bunlara dair sorular ortaya çıkabiliyor. Örneğin duraksama da hareketin bir öğesi haline geliyor. Müzikteki suslar bunun en belirgin örneği. Kurgulanan görüntüleri düşününce, siyah ekran da bir sus olarak düşünülebilir mi acaba..? Sesin akışındaki sus bir yana, parçanın uzun süreler boyunca kesildiği müzik eserleri, hatta belirli bir süre sessizliğin müzikal bir tasarım olarak sunulduğu eserler var.</p>
<p style="text-align: center;">ψ</p>
<p>Burada konuyu biraz çatallamak zorunda hissediyorum kendimi, ki asıl yapıp yapabileceğim soru üretmek, dolayısıyla bağlamı daha iyi belirlemek gerekli&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">ψ</p>
<p>İnternet&#8217;in hayatımızda yarattığı çok değişiklik var. İnternet&#8217;le birlikte hayata dair deneyimlerimiz geri dönülemeyecek şekilde etkilendi. Bir aracın bu kadar değişiklik yaptığı başka keşif/icat var mıdır emin değilim.</p>
<p>Bu değişikliklerden önemli birinin de zaman algısı olduğunu düşünüyorum. Zamanın fizik ve matematikte yerinin dönüşümüne dair Vikipedi&#8217;deki <a title="uzayzaman" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Uzayzaman" target="_blank">Uzayzaman</a> maddesi güzel ipuçları sunuyor. Kuantum, karadelik gibi konulara hiç girmeden, basitçe zamanın üç boyutlu koordinat sistemine bir dördüncü boyut olarak eklenişini, bir şeyin var oluşunda onun ne zaman var olduğunu da hesaba katmak gibi özetlemek mümkün olur herhalde. <em>İnsanoğlu kuş misali</em> deyişi hareketin zamanla ilişkisini anlatmak için güzel bir örnek değil mi? Ya da Yiğit Özgür&#8217;ün karikatürlerinden <a title="dün yoğun bakım bugün yoğum bakın" href="http://galeri5.uludagsozluk.com/2/d%C3%BCn-yo%C4%9Fun-bak%C4%B1m-bug%C3%BCn-yo%C4%9Fum-bak%C4%B1n_17867.jpg" target="_blank">biri</a> mesela&#8230; (Aslında bunu okuduklarını umduğum beş fizikçi arkadaşım olmasa daha rahat atıp tutacağım da&#8230;)</p>
<p>Fizikçiler (ya da matematikçiler) bir şeyi tarif ettiklerinde, o şey zaten hep öyle olduğu için sadece anlamlandırabiliyoruz. Zaman hep böyle işliyordu, biz farkında olmuyorduk diye düşünmeye başlıyoruz. Zamanı hesaba katınca yok atom altı parçaları anlıyoruz, yok evrenin halleri falan derken yeni icatlar çıkıyor. Yoksa zaman hep akıyor&#8230; Akan bir şey olduğu için hızıyla ilgili dertlerimiz olabiliyor. Değerli olduğunu fark edebiliyoruz. Bir şey yaparken boşa harcadığımızı, bir başka şey yapaken de çok iyi kullandığımızı düşünüyoruz&#8230;</p>
<p>Shakespeare döneminde tiyatroya giden insanların için zaman, bugün bizler için olduğu kadar önemli ve değerli değildi zahir. Zira oyunlarını hak ettikleri tüm duraklar ve tempo ile sahnelemek üç dört saat sürebiliyor. Bugün bir tiyatro oyununu izlemek için bu kadar zamanını ayırmak çoğu insan için tereddütsüz kabul edebileceği bir öneri değil.</p>
<p>Sinema filmleri de (başlangıç döneminde maliyet ve teknoloji nedeniyle kısa kısa başlasa da) bugün tıpkılaşan örneklerine kıyasla epey uzun eserler olarak üretildiği dönemlerde sanat olarak rüştünü ispatladı. Şimdilerde dağıtımcıların standart uzunluklar talep etmesi, ticari gösterimlerde yer almayan filmlerin yapımcı bulamaması gibi seyirci-sanatçı ilişkisinin dışında gelişen etkenler daha çok etkileyebildiği için çıkarımda bulunmak zor hale gelse de, kısaldıkları bir gerçek.</p>
<p>İnternet&#8217;in deneyim ve algılarımıza etkisine dönersek; aynı anda birçok süreci kontrol edebilme yeteneği geliştirmeye başlayan insanlar olduk. Bunun sonucunda aynı anda birçok şeyi izleyebilme becerimiz de gelişti. Ya da bir şey izlerken aynı zamanda bir başka şeyi de okumak (cep telefonumuza gelen mesajları okumak gibi) normal gelmeye başladı. Bu olanaklar, yavaş yavaş karşı karşıya olduğumuz şeylerle ilgili beklentilerimizi de şekillendiriyor. Yazıların kısa olmasını istiyoruz.</p>
<p style="text-align: center;">ψ</p>
<p>Dijital kavramı da dönüştürüyor deneyimlerimizi. Kaset dinlerken şarkıların sırasına müdahale etme şansı o kadar ilkel ve dardı ki, çoğunlukla yapımcının tercihlerine sadık kalırdık. Kasedin her iki yüzünün ilk şarkıları ayrı anlamlar içerirdi. Bir şarkının bittiği noktada, diğer yüzde başlayan şarkılardan oluşan matrisler hatırlardık farkında olmadan. CD ile istediğimiz şarkıyı istediğimiz an dinleyebilmeye başladık. Gerçi teknoloji hâlâ zaman temelli mecralara özgü özellikler taşıyor, disk dönerken yaptığımız sıçramalar kısacık aralıklar bırakıyordu. Yine de an uzunluğundakı sıçramalar algımızı değiştirmeye yetmişti. Tamamen dijital, gayrî maddi mecralardaki müzik kayıtlarıyla o bile silindi. Bir mp3 dosyasından müzik dinlerken, şarkının herhangi bir anına sıçramak, dönen bir lazer diskin üzerindeki pozisyonu bulmaktan bile binlerce kere hızlı oldu&#8230;</p>
<p>Kısacası, dijital dünyadaki rastgele erişim (<em>random access</em>) olanağı da bize yeni deneyimleme şekilleri ve tercihleri öğretmeye başladı. Bir filmi izlemek yerine, &#8220;en komik sahnelerini&#8221; izlemek yetebilir hale geldi. Bir performans kaydının &#8220;gereksiz yerleriyle uğraşmayabilmeye&#8221; başladık. Zaman temelli sanatlardan alıntı yapmaya dayalı yeni bir editörlük, kırpmaya ve dizmeye dayalı yeni bir kurgu anlayışı çıktı karşımıza. Telif hakları sorunları olmasa bu alan çok daha hızlı gelişirdi büyük olasılıkla, ama o başka bir konu.</p>
<p>Zamanla başım(ız) dertte başlığı attım yazıya. Dert kısmı, bütün bu değişen algılar, yeni doğan, heyecan ve sabırsızlıkla peşine düşülen deneyimlerin dayattığı dönüşümde gizli. <a title="Server Acim" href="http://acim.name.tr/" target="_blank">Server Acim</a> nam güzel insanla tanışmak gibi bir şansım oldu. Tatlı sohbetlerimizden birinde ulaşım araçlarının hayatı doğal olmayan şekilde hızlandırdığı yorumunu yapmıştı. Ona göre, eskiden araçların belirli hızlarda seyretmesi, gündelik yaşamdaki diğer birçok işin hızına paralel-doğal bir denge içindeydi. Artık çok daha hızlı ulaşılabiliyor olması, birbirine bağlanan fiziksel mekanlardaki tempoyu da sıkıştırıyor, ama bu mekanlardaki süreçlerin hızlanmasını sağlayacak bir paralel gelişme yaşanmadığı durumlarda sorunlar ortaya çıkıyordu. Sırf Ankara&#8217;dan İstanbul&#8217;a bir saatte gidilebiliyor diye, gidip dönene kadar yapılması gereken işler de bir saatte yapılabilir hale gelmemişti&#8230;</p>
<p>Sonraki günlerde tesadüfen benzeri bir tespit yaptım ve böylesi bir dengenin televizyon yayınlarıyla ev üretimleri arasında olduğunu iddia etmekten fena halde keyif aldım. Behzat Ç. <a title="bilöker diziler" href="http://loker.radiobrecht.org/category/diziler/" target="_blank">başkalarıyla</a> birlikte İnternet üzerinden izlemeyi tercih ettiğim bir dizi. Sezon finalini biraz meraktan (sonradan ispiyon yememek için) biraz da tesadüfen televizyonda izlemeye karar vermiştik. Yayın başlayacağı sırada ve aç olarak eve girince, yemek hazırlığını reklam aralarında aşama aşama ilerletmek zorunda kalıp, bir kap yemek pişirmenin gerektirdiği; soğanlar pembeleşinceye kadar, suyunu çekinceye kadar, iki tıkırdayana kadar gibi muğlak mutfak zamanlamalarının reklam aralarına nasıl uyduğunu fark ederek şaşırmıştım. Tesadüfe inananlar çoğunlukta olacaktır, ama bu tür eşleşmelerin tesadüfen bile olsa evrimsel olarak başarı şanslarının yüksek olduğunu hesaba katmanın zararı yok.</p>
<p>Velhasıl, bir sürecin kendine has, olması gerektiği ölçüde zaman süresince tamamlanması gerektiğinde aceleye getirmenin alemi yok. Zaman temelli sanat üretenlerin, ürünün algılanabileceği zamanı hesaplarken bu baskı karşısında yaşayacağı dönüşüm kısa vadede olumsuz olacak gibi görünüyor. Belki orta-uzun vadede bunun kendi doğasının güzel sonuçları da olur, hatta belki demek fuzulî, olacaktır&#8230;</p>
<p>Öte yandan tek risk bu alanda üretim yapanlar için değil. Bu üretimlerin toplumda karşılığını bulması için kritik öneme sahip olan eleştirmenler, araştırmacılar vb. için de zaman harcamak ne kadar lüks hale gelirse toplamda kültür o kadar lüks hale geliyor. Bir müzik yazarının, uzun uzun müzik dinleyebilmesi, belki klipler, söyleşiler seyretmesi, yazılar okuması gerekli. Bunları paralel hale getirebileceği (yeni bir albümü dinlerken, bir yandan o albüme dair yapılan söyleşileri okuyabileceği) bir olanak değil, kullanılması gereken bir davranış modeli olarak kurgulandığında eleştirmenliğin, araştırmacılığın doğası hesaba yeterince alınıyor mu acaba? Her birine ayrı ayrı zaman ayırmanın gerektirdiği maliyetleri karşılayacak kültür sermayesini harcamazsak barbarlaşmaya başlayacağımızı unutmamalı&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">ψ</p>
<p style="text-align: left;">Bitirirken&#8230; Dijital olanın zamanla ilgili bir başka tuhaf sonucu daha var aslında. Yine İnternet ile somutlaşan ama bu yazının geliştiği yolun dışına düşen bir tespit. Bağlamında ona dair bir yazıyla bunu bir araya getirmek üzere son bir not olarak düşeyim:</p>
<p style="text-align: left;">Maddi nesneler zamanla kurdukları ilişkiyi yaşayan, taşıyan şeyler. Bir dergi, basıldığı anda fiziksel olarak eskimeye başlıyor. Dolayısıyla bir an tesadüfen insanın karşısına çıkan ve fiziksel olarak yirmi yaşını doldurmuş bir dergi, o yaşanmışlıkla birlikte deneyimleniyor. İçindeki her haber, yorum, kanaat ait oldukları zaman dilimini işaret eden bir var oluşun içinde sunulmuş oluyor. Dijital ve ağlı dünyanın sonsuzluğunda (matematiksel evrenin soyutluğunda) zaman sadece bir değişken, bir sayı olarak var oluyor. Okuyucu bir yazı ile karşılaştığında, yazıldığı dönemi göz önünde tutmak için özellikle tarih bilgisini değerlendirmezse, bütün yazılar zamansızlaşıyor&#8230; Teorik olarak her daim konuşulabilecek bir konuydu bu da olasılıkla&#8230; Ama artık gündelik yaşamın bir çelişkisi olarak hayatımızda&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/zamanla-basimiz-dertte/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Pırıl zeki, cesur, &#8220;erkek gibi&#8221; karakter ver. Arızasından olsun&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/piril-zeki-cesur-erkek-gibi-karakter-ver-arizasindan-olsun/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/piril-zeki-cesur-erkek-gibi-karakter-ver-arizasindan-olsun/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 Nov 2011 17:38:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diziler]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Behzat Ç.]]></category>
		<category><![CDATA[Cal Lightman]]></category>
		<category><![CDATA[Hawaii Five-O]]></category>
		<category><![CDATA[JAG]]></category>
		<category><![CDATA[John Reese]]></category>
		<category><![CDATA[Leroy Jethro Gibbs]]></category>
		<category><![CDATA[Lie To Me]]></category>
		<category><![CDATA[Mentalist]]></category>
		<category><![CDATA[NCIS]]></category>
		<category><![CDATA[NCIS:LA]]></category>
		<category><![CDATA[Patrick Jane]]></category>
		<category><![CDATA[Person of Interest]]></category>
		<category><![CDATA[Steve McGarrett]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=445</guid>
		<description><![CDATA[Değil bilimsellik, blog yazısına konu olmak için bile fazla öznel bir tespit olmakla birlikte, hakkı olan meze saatlerinde ilgi çeken bir genellemeyi, dizi kategorisine ilgi gösterme bahanesiyle yazmak bayram gününe yakışmaz mı? Dizilerin belki de en ayırt edici özellikleri karakterleri oluyor. Hani falanca sayıda öykü var, dönüp dolaşıp onları anlatıyoruz iddiasına nazire, karakterler çeşitlenebilir&#8230; Bir <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/11/piril-zeki-cesur-erkek-gibi-karakter-ver-arizasindan-olsun/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Değil bilimsellik, blog yazısına konu olmak için bile fazla öznel bir tespit olmakla birlikte, hakkı olan meze saatlerinde ilgi çeken bir genellemeyi, dizi kategorisine ilgi gösterme bahanesiyle yazmak bayram gününe yakışmaz mı?</p>
<p>Dizilerin belki de en ayırt edici özellikleri karakterleri oluyor. Hani falanca sayıda öykü var, dönüp dolaşıp onları anlatıyoruz<a title="1, 3, 7, 20, 36 öykü" href="http://www.ipl.org/div/farq/plotFARQ.html" target="_blank"> iddiasına</a> nazire, karakterler çeşitlenebilir&#8230; Bir yandan da eğilimler, kanal rekabetleri, seyirci beklentileri derken karakterler de benzeşiyor gibi görünüyor&#8230; İlk örnek,  özellikle polisiyelerde sık karşılaşılan bir kazak erkek tipi&#8230;<span id="more-445"></span></p>
<p>İşinde en yakın rakibini ilkokul çocuğu gibi gösterecek kadar başarılı, deha özellikleri sergilediği söylenebilecek, bir yanıyla karşı konulamaz bir cazibeye sahip, son derece küstah, her dediğini öyle ya da böyle yaptıran, kuralların onun için yazılmadığına ve bunun (özellikle başarıyla birlikte) son derece doğru bir istisna yarattığına bizi ikna eden haşin erkek&#8230;</p>
<p>Hatta bu erkek aile kurmayı denemiş ama başaramamış olsun. Bir de kızı (Bu kadar toplumsal cinsiyet öğeleriyle şekillendikten sonra Kevin Costner filmine çevrilemeyeceğine göre baba-oğul dar gelir.) olsun.</p>
<p>Karakterin delilik oranıyla uğraşırken işin içine bir de çocuk sokmaya cesareti olmayanlar kızı öldürebilir, kesin sonuç verir.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/11/hasinler.png" rel="lightbox[445]" title="Dizilerin haşin erkekleri"><img class="aligncenter size-full wp-image-446" title="Dizilerin haşin erkekleri" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/11/hasinler.png" alt="Cal Lightman, Leroy Jethro Gibbs, Behzat Ç., Patrick Jane" width="619" height="209" /></a></p>
<p>Sırasıyla <a title="Lie To Me karakterleri" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Lie_to_Me#Main" target="_blank">Cal Lightman</a>, <a title="Leroy Jethro Gibbs" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Leroy_Jethro_Gibbs" target="_blank">Leroy Jethro Gibbs</a>, <a title="Behzat Ç." href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=15536664" target="_blank">Behzat Ç.</a>, <a title="Patrick Jane" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Patrick_Jane" target="_blank">Patrick Jane</a> karakterleri bu tipin nefis örnekleri&#8230; (Bu kolaja assolist olarak <strong>Gregory House</strong> da girmeli belki ama kız çocuğu bu karakterlerde epey belirleyici bir özellik&#8230; House&#8217;un oğlan çocuğu gibi davranması, fiziksel engeli falan derken bu karakterlerle tek paralelliği akrabam-olsa-eve-almam huysuzluğuna rağmen evin anahtarını verdirecek cazibesi olabilir&#8230;)</p>
<h4>Kim Bu Adamlar?</h4>
<p>Karakterlere biraz yakından bakalım. <strong>Gibbs</strong> ve <strong>Jane</strong>, hem kızları hem de karılarını cinayet sonucu kaybetmiş adalet ve intikam duyguları arasındaki çizgi zaman zaman görünmez olan, fütursuz ama epey zeki ve etkileyici tipler. Pozisyonlarından bağımsız biçimde sözlerinden çıkılmayan (illa ki haklı çıkarak bunu sağlayan) doğal liderler. <strong>Gibbs</strong> bir ekibin başında ama kolay kolay patron dinlemeyen, bakan, general fark etmeden dediğini dinleten bir karizmaya sahip. <strong>Jane</strong> ise sadece danışman olmasına rağmen neredeyse bir gölge patron&#8230;</p>
<p>Mesleki formasyonlar açısından <strong>Gibbs</strong> ile <strong>Behzat</strong> (<em>amirim</em>) biraz daha benziyor. <strong>Behzat</strong> da kızını kaybetmiş, ama karısıyla birlikte vahşi bir cinayet durumu değil, daha sofistike, daha karmaşık bir ölüm hikayesi var. Üstelik &#8220;<em>deliliğine etki etmesi için kızı kullanamıyorsanız öldürün</em>&#8221; formülünden daha cesurca bir hamleyle öldürülen kızının çocukluğuyla karşı karşıya getiriliyor. <strong>Gibbs</strong>&#8216;le ortak özellikleri kanun namına silah taşımaları. Görevlendiriliyor ve ateş etmekten çekinmiyor oluşları.</p>
<p><strong>Lightman</strong> ve <strong>Jane</strong> da bir anlamda meslektaş kabul edilebilirler (en azından <em>Lie To Me</em>, <strong>Fox</strong>&#8216;un <strong>CBS</strong>&#8216;e cevaben yayına soktuğu bir proje olarak konuşulmuş). Her ikisi de kaba tabirle <em>insan sarrafı</em> ve bu özelliklerinden geçindikleri bir kariyer planı yapmışlar. <strong>Jane</strong>, hikaye gereği planı alt-üst olan ve hayatını değiştiren konumuyla bir çeşit polise dönüşse de onu tarif eden temel özellik hâlâ bu becerisi. <strong>Lightman</strong> ise meseleyi bir yatırım haline getirmiş ve şık bir dükkan sahibi olmuşken karşımıza çıkıyor.</p>
<h4>Hikayelerin geçtiği evrenler&#8230;</h4>
<p>Futbol sadece futbol olmadığı gibi, dizi de sadece dizi değil denebilir herhalde? Konular, karakterlerin özellikleri, toplumsal gündemlere paralel gelişiyor. Bu haşin, nobran karakterler de bir eğilim ya da moda gibi çoğalırken bir çok göstergeyle ilişkileniyor&#8230; Bunu takip etmenin belki en kolay yolu <em>NCIS</em> üzerinden bakmak. Zira <em>NCIS</em>, yapımcısı <a title="Donald Bellisario" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Donald_Bellisario" target="_blank">Donald Bellisario</a>&#8216;nun önceki dizilerinden <em>JAG</em>&#8216;in devamı (<em>spin-off</em>) olarak ortaya çıkmış, dahası sonrasında <em>NCIS:LA</em> dizisine de ev sahipliği yapmış uzun mu uzun bir anlatının parçası olarak görülebilir. <em>JAG</em>, 1995&#8242;te türünün belki de son/geç örneklerinden biri olarak yayınlanıyor. Türü derken, askerî gösteriş öykülerine nasıl bir tür yakıştırılırsa onu kastediyorum.</p>
<p>Aklıma gelen en önemli örnek <a title="Top Gun" href="http://www.imdb.com/title/tt0092099/" target="_blank">Top Gun</a> filmi. <em>JAG</em> de tıpkı bu filmdeki gibi ABD&#8217;nin askerî gücünü, teknolojinin bu alandaki örneklerini gözler önüne seren, dosta güven, düşmana korku salan bir gösterişi düşündürüyor. Uçak gemileri, becerikli araştırmacılar falan fıstık&#8230; Ki, her iki dizi de, orduda var olan birimlerin gündelik yaşamlarına odaklanarak bir empati olanağı yaratıyorlar.</p>
<p>Uçak gemileri ve jet uçaklarının çekimleriyle dolu pahalı yapımlara sponsor olan Hollywood-ordu işbirliği (2. Dünya Savaşı zamanlarından beri ABD ordusu Hollywood&#8217;u ayrı bir önemle ele alıyor ve gerekli yatırımları yapıyor) zamanla yerini işbilir, güçlü, adaleti yerine getiren insan hikayelerine bırakırken <em>NCIS</em> doğuyor, sonrasında yüksek teknoloji, gözetleme olanakları, elektronik kayıtlar gündeme geldiğinde <em>NCIS:LA</em> devreye giriyor&#8230;</p>
<p>Dolayısıyla aslında bir anlamda bu karakterlere ihtiyaç doğuran anlatılar yavaş yavaş miadlarını dolduruyor mu acaba diye düşünülebilir&#8230; Ki başka/yeni bir haşin tipleme daha doğmaya başladı. <a title="Person of Interest" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Person_of_Interest_%28TV_series%29" target="_blank">Person of Interest</a> ve <a title="Hawaii Five-O" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Hawaii_Five-0" target="_blank">Hawaii Five-O</a> dizilerinin ana karakterleri <strong>John Reese</strong> ve <strong>Steven &#8216;Steve&#8217; McGarrett</strong>. <em>Person of Interest</em>, <em>NCIS:LA</em> gibi günümüz güvenlik ve tehdit algılarına yönelik konusuyla zaten üreteceği tipleri baştan tanımlıyor. <em>Hawaii Five-O</em> dizisinde ise diziler arası göndermeyle <em>NCIS:LA</em>&#8216;den konuk karakterler bu açığı dolduruyor. Giden geleni aratır hesabı, yeni haşinler karizmalarıyla sempati toplamayı bile başaramayacak kadar kalas, rambo duygusuzluğunda tipler, ama bu başka yazının konusu&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/piril-zeki-cesur-erkek-gibi-karakter-ver-arizasindan-olsun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oyuncak müzesine ikinci seferin şerefine&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/oyuncak-muzesine-ikinci-seferin-serefine/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/oyuncak-muzesine-ikinci-seferin-serefine/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 Nov 2011 23:27:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[eXpress]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul oyuncak müzesi]]></category>
		<category><![CDATA[sunay akın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=442</guid>
		<description><![CDATA[Sunay Akın&#8217;ın İstanbul Oyuncak Müzesi projesini duyduğumdan beri merak etmiş, ancak geçen yıl gitme fırsatı bulmuştum. Express&#8217;in Şehir Hatları bölümüne yazdığım yazıyı, bugün ikinci kez gidince bloga koymadığımı hatırlayarak burada da paylaşmamın iyi olacağını düşündüm. Alttaki yazı Express 117. sayıdan naklen&#8230; Fotoğraflar bugünden&#8230; Yaş sınırı olmayan oyuncaklar Bir hafta içi öğleden sonrasında, ailecek İstanbul Oyuncak <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/11/oyuncak-muzesine-ikinci-seferin-serefine/' class='excerpt-more'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Sunay Akın&#8217;ın İstanbul Oyuncak Müzesi projesini duyduğumdan beri merak etmiş, ancak geçen yıl gitme fırsatı bulmuştum. Express&#8217;in Şehir Hatları bölümüne yazdığım yazıyı, bugün ikinci kez gidince bloga koymadığımı hatırlayarak burada da paylaşmamın iyi olacağını düşündüm. Alttaki yazı Express 117. sayıdan naklen&#8230; Fotoğraflar bugünden&#8230;</em></p>
<p><em><span id="more-442"></span></em><strong>Yaş sınırı olmayan oyuncaklar</strong></p>
<p>Bir hafta içi öğleden sonrasında, ailecek İstanbul Oyuncak Müzesi’nin yolunu tuttuk. Zaman tercihimiz biraz kalabalıktan kaçınarak gezebilmek içindi, ama öğrendik ki böyle bir şey çok mümkün değil. Toplu okul gezileri her an düzenlendiği için müze hep kıpır kıpır bir kalabalıkla dolu. Şamatacı bir çocuk güruhuyla birlikte olmak bazı anlarda yorucu olsa da, genellikle neşeli durumlar yaratıyor.</p>
<p>Mekân, Sunay Akın’ın ailesinden yadigâr, Göztepe tren yolunun dibindeki bir konak. Müze için özel olarak  tasarlanmış bir planı olmadığı için daracık alanlarda özel tasarımlarla sunum yapılıyor. Konak mimarisi temel alındığı için geniş galeriler yerine oda oda düzenlenmiş bir yapı var. En üst kattan başlamamız konusundaki öneriye uyuyor ve üç kat tırmanıyoruz.</p>
<p><img class="alignright" src="https://img-s.foursquare.com/pix/D21RPSG3RHIP3N4UD4Y3ZE5MG30UCSXMM12NJRTYZNRK3RNB.jpg" alt="" width="200" height="267" />İlk oda 20. yy başlarından ortalarına dek süregiden ve genellikle askerler ya da savaşla ilgili oyuncaklardan oluşuyor. Arka planda sürekli “Schindler’in Listesi”nden hatırladığımız bir parça çalarken, oyuncakların çocukları askerî bir mite inandırmakta kullanılışı, o çocukların Hitler’in askerlerine dönüştüklerinde yarattıkları dehşetle ilişkilendirilmiş. Sunay Akın’ın kaleme aldığı tahmin edilebilen notlar ve açıklamalarda militarizmin oyuncaklara hiç bulaşmaması dileği hissediliyor. Keşke fon müziği gibi iddialı bir işe girişirken tek bir parça seçilmese, hele hele o parça haber bültenlerinde fon müziği olarak iğdiş edilen bir parça olmasaydı da, bu naif istek karikatürize hale gelmeseydi diye düşünüyorum sessizce. Yine de soğuk, temas edilmeyen birer seyir nesnesi olmaktan çıkarılıp da, bir bağlam içinde sunulan oyuncaklar fikri başarılı görünüyor. Sonraki oda, uzay çağı efsanesinin doğuşuna götürüyor bizi. ‘60’lı yıllardan itibaren uzay araştırmaları ve hayalleri etrafında üretilen yerli-yabancı birçok oyuncağı aya çıkıldığı haberini veren gazete sayfalarıyla iç içe izliyoruz. Gece gökyüzünü seyredercesine tasarlanan tavan yine bir bağlam yaratmak için gösterilen çaba ve özeni düşündürüyor. Bu odanın asıl dikkat çekici yönüyse, oyuncakların farklı ülkelerde yapıldığını anlamanın zorlaşması.</p>
<p>Müze genelinde yerli oyuncak sektörünün –ahşap oyuncak üretimini saymazsak– ne kadar içler acısı durumda olduğu anafikir olarak işlenmiş sanılabilir. Oyuncak askerlerin memlekette üretilenlerini keşfetmek hiç zor olmuyor örneğin. Oysa uzay meselesinde hemen herkes birbirine benzer, yakın tasarımlar ve üretimler gerçekleştirebilmiş. Diğer odalardaki oyuncaklar gündelik yaşamı en ince ayrıntısına kadar sunabiliyor. Oyuncaklı hayat bilgisi Uzay ve asker oyuncaklarına yönelik dönem vurguları diğer oyuncaklarda yok. Öteki odalar konuya, oyuncakların yapıldığı malzemeye göre düzenlenmiş. Teneke oyuncaklar, ahşap oyuncaklar, bebek evleri, oyuncak ayılar ya da trenler gibi. Savaş ve uzay odalarında formel olmaktansa bağlamı güçlendirmek üzere yazılmış açıklamalar, bu odalarda kimi ıvır zıvır malûmat notlarına çevriliyor. Örneğin Özal sonrası dönemin ilk şaşaalı oyuncaklarından matchbox (kibrit kutusu) arabaların gerçekten de kibrit kutusuna sığacak boyda olmaları gerektiği için böyle isimlendirildiklerini öğreniyoruz. İngiltere’de bir dönem okula kibrit kutusuna sığamayacak büyüklükte oyuncak getirilmesine izin yokmuş. Matchbox arabalar da bir döküm oyuncak yapımcısının kızına okula götürebileceği oyuncaklar yapma fikrinden doğmuş. Başka bir ilginç malûmat da, ‘40’larda Almanya’da üretilen Türk bayraklı oyuncak askerlere dair. Hitler’in kahraman asker algısını desteklemeye paralel, Türkiye kamuoyunu tavlamak için ürettirdiği propaganda<br />
oyuncaklarının varlığını da müzeden öğreniyoruz.<br />
<img class="alignright" src="https://img-s.foursquare.com/pix/HQDUYKEZBT5PBCOQLVAXNI2FXSCDV04QCCUACA3BNODQZBDG.jpg" alt="" width="200" height="267" /><br />
Bu kadar çok oyuncağı bir arada görmenin, karşılaştırmanın bir şaşırtıcı sonucu da, geçtiğimiz asır boyunca, çocukların gündelik yaşamı öğrenmeye yönelik ne kadar çok bilgiyi oyuncaklar üzerinden alabildiğini gözlemlemek. İçinde insan figürü ya da tava, kuş kafesi gibi ayrıntılı modellerle oynanabilen evlere hemen her türden esnaf eşlik ediyor. Bir tuhafiyeci ya da kitapçı dükkanını ya da kasabı oyuncağından tanımak mümkün. Geçen zamanla birlikte yaşanan değişimin sonucu olarak, artık bu bir dönem bilgisi olarak ayrıca önem kazanmış durumda. Çamaşır, bulaşık makineleri ya da klozet gibi örnekler, oyuncak yapımına konu olamayacak hiçbir şeyin olmadığını düşündürüyor.</p>
<p>Kız ve erkek çocuklar için düşünülen oyuncaklar ise başlı başına incelenebilecek (ve incelenmiş olan) bir konu elbette. Ev işlerine yönlendiren, hatta eğiten, alıştıran, sevdiren misyonlarla üretilen oyuncaklar, Ira Levin’in “The Stepford Wives” romanıyla karikatürize biçimde tasvir edilebilen ev kadını rolünün nasıl inşa edildiğini hatırlatabiliyor. Bu oyuncaklara rastgeldiğimiz ikinci katı o an gelen bir tur eşliğinde gezmeye başladığımız için en az oyuncaklar kadar çevremizi saran kalabalık da ilgimizi çekiyor. Çocukların müzeyle, oyuncaklarla ve birbirleriyle kurduğu ilişki başlı başına seyirlik. Akıllara zarar bir cep telefonu ve (aslında aynı cihazın uzantısı olarak) fotoğraf makinesi kullanımı var. Çocukların teknolojiyle ilişkisi üzerine ne duymuş olursam olayım, oyuncak müzesinde değil de, Tahtakale’deki döviz pazarı nda gibi hissetmemi sağlayacak bu telâş hâlini gözümde canlandırmam mümkün olmazdı.</p>
<p><strong>Topaç, Vita tenekesi, horoz şekeri </strong></p>
<p>Müzenin giriş katına döndüğümüzde yerli oyuncakların en güçlü ve özgün yanına ayrılmış bir bölüme geliyoruz. Ahşap oyuncaklarla ağzına kadar doldurulmuş bir dükkân, içinde el yapımı oyuncakların üretim sürecini gösteren bir mankenle birlikte sergileniyor. Vitrinde duran bir topacın yanında epeyce değişik şekilli bir oyuncağın da farklı bir topaç tasarımı olup olmadığını tartışmaya koyuluyoruz. Tam o sırada yanımızdaki bir kadın dönüp bize topacın bir oyuncak olduğunu öğreterek, nasıl oynandığını anlatmaya çalışıyor. Genç göründüğümüze sevinsek mi diye düşünsek de, biraz bozuluyoruz. Bozulmamızın nedeni, bilmiyor olduğumuzu düşünmesinden çok, bir anda maruz bıraktığı nostalji duygusu. Bu nostalji vurgusunun müze geneline sirayet ettiğine bir anda uyanıyoruz. Örneğin, müzenin bir köşesinde, yirmi yıldır göze çarpmayan markalar ve ambalajlarla dolu bir “bakkal” var. Oyuncak müzesinde bakkalın yeri olabilir elbette. Bir dönem oyuncakların en çok satıldığı yerlerin kırtasiye ve bakkal dükkânları olduğunu hatırlıyorum. Fakat bakkalın durumu, bu ilişkiyi göstermekten ziyade, “şimdinin çocuklarına Vita tenekesi göstermek” fikriyle sınırlı kalmış bir sergilemeye takılıyor. Toplu gezi biçiminde düzenlenen organizasyonlar sayesinde yoğun katılımları sağlanan çocuklar için anlaşılması zor bir unsur bu. Bir yağ tenekesi, 1900 yılında üretilmiş, el yapımı bir oyuncakla neredeyse aynı önemde sunulunca, çocuklar bu müzedeki deneyimden ilk kez görülen nesneler önemlidir gibi bir sonuç çıkarabilirler elbette. Müzenin belki de tasarımında ıskalanan tek bir nokta zincirleme olarak bu etkiyi pekiştirmeye yarıyor. Müzeyi tasarlayanlar, kendilerini merkeze koydukları bir algı noktası belirlemiş görünüyorlar. Bu sadece kavramsal çerçevede değil, fiziksel tasarımda da kendini gösteriyor. Artık alışveriş merkezlerinde bile merdivenlere çocuklar için ikinci ve alçak bir trabzan eklemek gibi çözümler akıl edilirken, müzedeki tüm yazılı açıklamalar yetişkinler için normal sayılabilecek yükseklik ve açılara yerleştirilmiş. Bu da müzenin çocuklar tarafından tamamen seyirlik bir deneyim olarak algılanmasını, işin bağlam ve bilgi kısımlarının es geçilmesini kolaylaştırıyor.</p>
<p>Bu ani tespit zincirine kendimizi kaptırdığımız ahşap oyuncak dükkânından, çoğunlukla plastik ve yerli oyuncakların sergilendiği son bölüme ulaşıyoruz. Fatoş oyuncaklarının yarım kalmış bir projesi olarak Adile Naşit bebeği parçalarını seyrediyoruz. Güzel olabilecek bir projeymiş aslında. Yine nostalji kısmına hizmet eden bir unsur olarak Horoz Şeker kalıbı gözümüze çarpıyor. Hatıra parası basmaya yarayan bir makineyle birlikte kendi zamanımıza geri döndüğümüzü anlıyoruz. Girişte bilet aldığımız masa, müzeciliğin güncel eğilimiyle “Gift Shop” görevini de üstlenmiş durumda. Şöyle bir karıştırıp müze kataloğu almaya karar veriyor ve dışarı çıkarak tütün keselerimize, sigara paketlerimize davranıyoruz. Tuvaletlerin de tasarım bütünlüğüne uygun ve çok eğlenceli olduğunu duymuştuk, unutmuşuz. Bir daha gelişimizde ona da bakalım diyerek uzaklaşıyoruz. Bir daha gelinir mi? Gelinir&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/oyuncak-muzesine-ikinci-seferin-serefine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

