<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bilöker</title>
	<atom:link href="http://loker.radiobrecht.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://loker.radiobrecht.org</link>
	<description>Kısa lafın uzunu...</description>
	<lastBuildDate>Fri, 27 Jan 2012 22:32:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Anlatının canevi, esas oğlanın yoldaşıdır&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/12/anlatinin-canevi-esas-oglanin-yoldasidir/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/12/anlatinin-canevi-esas-oglanin-yoldasidir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Dec 2011 13:32:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diziler]]></category>
		<category><![CDATA[Antony DiNozzo]]></category>
		<category><![CDATA[Behzat Ç.]]></category>
		<category><![CDATA[Danny 'Danno' Williams]]></category>
		<category><![CDATA[Hawaii Five-O]]></category>
		<category><![CDATA[Kate Beckett]]></category>
		<category><![CDATA[Leroy Jethro Gibbs]]></category>
		<category><![CDATA[Marty Deeks]]></category>
		<category><![CDATA[Mentalist]]></category>
		<category><![CDATA[NCIS]]></category>
		<category><![CDATA[NCIS:LA]]></category>
		<category><![CDATA[Steve McGarrett]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=532</guid>
		<description><![CDATA[İngilizce&#8217;de sidekick terimiyle ifade edilen, Türkçe&#8217;ye kader arkadaşı, yardımcı gibi karşılıklarla çevrilen karakterler her anlatının, ama illa ki dizilerin en belirleyici, ayırt edici karakterleri. Özellikle polisiye türü ikili ekiplerle kurgu yapmayı sever. Büyük bir icat olmasa gerek bu fikir&#8230; Amerika&#8217;da polisler iki kişilik devriye ekipleri halinde organize edilmiş. Türkiye&#8217;de ordunun erlere birbirlerini zimmetleme yöntemi olarak <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/12/anlatinin-canevi-esas-oglanin-yoldasidir/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İngilizce&#8217;de <em>sidekick</em> terimiyle ifade edilen, Türkçe&#8217;ye kader arkadaşı, yardımcı gibi karşılıklarla çevrilen karakterler her anlatının, ama illa ki dizilerin en belirleyici, ayırt edici karakterleri. Özellikle polisiye türü ikili ekiplerle kurgu yapmayı sever. Büyük bir icat olmasa gerek bu fikir&#8230;</p>
<p><span id="more-532"></span></p>
<p>Amerika&#8217;da polisler iki kişilik devriye ekipleri halinde organize edilmiş. Türkiye&#8217;de ordunun erlere birbirlerini zimmetleme yöntemi olarak seçtiği ve isminden yine Amerikan kökenli olduğu tahmin edilebilen badi yöntemi de hakeza. Eli silahlı mesleklerin doğasında en küçük birimin iki kişi olması var gibi görünüyor. Öykü daha kalabalık grupların varlığını getirse bile, tıpkı bir lise sınıfında en yakın arkadaşların aynı sıraya oturmaya çalışması gibi oluşan ikilileri seçiyoruz yine de. Örneğin <strong>NCIS: Los Angeles</strong> üç ayrı ikiliden teşkil bir grubu anlatıyor.</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/12/ikinumaralar.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-533" title="Sırasıyla Kate Beckett, Marty Deeks, Danno Williams, Tony DiNozzo karakterleri" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/12/ikinumaralar.jpg" alt="Sırasıyla Kate Beckett, Marty Deeks, Danno Williams, Tony DiNozzo karakterleri" width="960" height="303" /></a>Kolajda soldan ikinci arkadaş, <a href="http://www.imdb.com/name/nm0647638/">Eric Christian Olsen</a> ya da karakter olarak Marty Deeks bu diziden. Aslında bu dizideki esas oğlan <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000563/">Chris O&#8217;Donnell</a>&#8216;ın oynadığı G. Callen; resmi yancı da <a href="http://www.imdb.com/name/nm0005112/">LL Cool J</a>&#8216;in oynadığı Sam Hanna ama bence dizinin en klasik ve güzel karakteri açık ara Deeks! Gerçi Hetty rolünde <a href="http://www.imdb.com/name/nm0001373/">Linda Hunt</a> da inanılmaz eğlenceli bir karakter yaratmış, ama Deeks olmasa bu dizi çoktan batmıştı. <a href="http://www.imdb.com/name/nm1186775/">Peter Cambor</a> kimbilir hangi sorunla diziden ayrılana kadar gayet özgün bir karakter olarak bir açık dolduruyordu. Şöyle ki, Cambor Nate adlı bir psikologu oynuyordu ve sürekli kılık değiştirerek (<em>undercover</em>) hafiyeliğe koşan bir ekibin akli dengesinden şüphe edilebilir varsayımıyla ekibin asil üyelerinden biri olarak çizilmişti. Daha ne olsun! Fakat Cambor&#8217;un diziden ayrılmasıyla birlikte başka bir psikolog atanması öyküsü yerine Los Angeles polisiyle irtibat elemanı olarak Deeks ekipte kalıcı hale getirildi. İyi de oldu, zira son derece klasik bir polisiye unsuru olarak çizilen karakteri dayanak noktası oluşturuldu.</p>
<p>Kolajdan tarifle devam: Deeks&#8217;in hemen yanında bence Vural Yaşaroğlu&#8217;na benzeyen (en azından Umutsuz Ev Kadınları gibi çakmalarını yapacaklarsa ona oynatmalılar) <a href="http://www.imdb.com/name/nm0004790/">Scott Caan</a>&#8216;ın oynadığı Danno duruyor. Bu karakter de ziyadesiyle polisiye klasiği, ama bu kadar mı güzel oynanır, bu kadar mı ölçülü ve güzel karakter çizilir. Karşısında oynadığı <a href="http://www.imdb.com/name/nm1533927/">Alex O&#8217;Loughlin</a> &#8216;in canlandırdığı Steve McGarrett karakteri ne kadar itici, özenti ve abartılıysa, Danno karakteri de o kadar müşfik, nüktedan ve sevimli. Gelgelelim, karakterin asıl anlatı özelliği, önemi, nedeni başka&#8230; Yan karakterlerin, hele ki bu kolajda bir araya getirilmeye çalışılan cinsten &#8220;ikinci adam&#8221; rollerinin ortak özelliklerinden birini görmeyi, anlamayı diğerlerine göre kolaylaştırıyor, açık hale getiriyor.</p>
<p>Bir öykünün insanda etki bırakmasını sağlayan unsurların çoğu -belki üretildiği dili kullanma biçimi hariç hepsi- kurgulanma biçimindeki derinlikle ortaya çıkıyor. Kurgu, olay örgüsü ne kadar sofistike olursa, olup bitenler bizi o kadar koltuğumuza çiviliyor, gözyaşlarına ya da kahkaya boğuyor&#8230; Bu derinliğin formülü Aristoteles&#8217;den beri üç aşağı beş yukarı aynı (meraklı okuyucuya ev ödevi olarak anahtar sözcük: catharsis). Formülün etkin şekilde işlemesini sağlamanın yollarından biri çatışma unsurlarını çoğaltmak ve birbirleriyle ilişkili hale getirmek. Çözülmesi gereken ne kadar çelişki varsa, esas mevzu o kadar zor ilerler. Ağır aksak akan konuyu seyirlik hale getirmenin formülleri de devreye sokulursa, işte başarılı bir anlatım.</p>
<p>Senaristler açısından polisiye, en küçük birimin iki kişi olduğu bir alan olarak, birbirine sarmalanmış iki ayrı hikaye sunuyor. Baş öykü kişisinin derdi, zaten dizinin de konusu oluyor. Böylece ikinci sıra da genelde öykünün başka bir temel çelişkisiyle ilgili baş rol anlamına geliyor. Örneğe bakarsak, Danno karakteri, velayeti eski eşinde olan kızıyla yakın olabilmek için nefret etmesine rağmen Hawaii adasına taşınmış New Jersey&#8217;li bir polis. Dizinin mekansal olarak anlamını kurgulayan Hawaii ve Danno çelişkisi zaten nakarat halinde konu üretmeye (<em>leitmotif</em>) tek başına yeterli&#8230;</p>
<p>Bir önceki örneğe bakarsak, Deeks diğer ekip arkadaşları gibi bir federal ajan değil, polis teşkilatında dedektif. Aradaki fark bize sıkça yeni bölüm konusu olarak dönmeye müsait ve dönüyor.</p>
<p>Kolajdaki diğer karakterler, Antony DiNozzo ve Kate Beckett ise sosyal/sınıfsal anlamda ait oldukları çevrenin genellikle rağbet etmediği (tenezzül etmiyorlarmış gibi gösterildiği de oluyor) bir meslek seçmiş karakterler olarak kurgulanmış. Beckett&#8217;in ana öyküsü zaten bu seçimin nedenleri üzerine kurulu. Annesi bir cinayete kurban giden parlak ve başarılı genç kız, hayatını cinayetleri çözmeye adıyor. Tony&#8217;nin durumu ise biraz daha karışık, babasının sürdüğü zengin hayatından kalma bir görgü ve alışkanlık düzeni var. İngilizcede <em>old-money</em> diye tarif edilen durum. Bu düzen girişimciler cenneti gibi lanse edilen Amerikanın donanması için çalışan bir çeşit dedektif olmakla çatışan yanlar içeriyor. Öyküye güçlü biçimde dahil edilmemesine rağmen, Tony&#8217;nin de aslında Jethro Gibbs karakterini babasının yerine koyarak hayatını anlamlandırması onu teşkilat içindeki var oluşunu anlamlandıran bir ilişkiye sokuyor.</p>
<p>Neticede, dizinin kendi olay örgüsünü, izlenir kılacak olan zemin, düzen (<em>setting</em>) aslında ikinci karakterlerden doğru kuruluyor. Onlar olmasa, ne tadı kalacak yoksa&#8230; Bir düşünsenize, Harun olmasa Behzat Ç. izlenir mi? Tamam soru biraz provokatif oldu, Hayalet ve Akbaba gibi yardımcı karakterler de en az Harun kadar bu görevin asli adayları ama, bir tek Behzat karakteri, bütün derinliğine rağmen bir diziyi bu kadar sürüklemeye yeter miydi?..</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/12/anlatinin-canevi-esas-oglanin-yoldasidir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zamanla başım(ız) dertte</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/zamanla-basimiz-dertte/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/zamanla-basimiz-dertte/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Nov 2011 00:01:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[server acim]]></category>
		<category><![CDATA[time based art]]></category>
		<category><![CDATA[uzayzaman]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[zaman temelli sanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=523</guid>
		<description><![CDATA[David Hall amca 70&#8242;lerin başında video üzerine denemeler yazar ve de yaparken, zaman temelli sanat (time-based media/arts) kavramını ortaya atmıştı. Tiyatro, sinema ve belgesel gibi şeylere bir arada kafa yorunca, bazı ortak dert ve tasaları tartıştıkça sanki bunların hepsini kapsayan bir isim varmış gibi hissedip, adını koyamadığım olmuştu. Hall tarafından ortaya atılan bu kavram aslında <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/11/zamanla-basimiz-dertte/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a title="David Hall" href="http://en.wikipedia.org/wiki/David_Hall_%28video_artist%29" target="_blank">David Hall</a> amca 70&#8242;lerin başında video üzerine denemeler yazar ve de yaparken, zaman temelli sanat (<em>time-based media/arts</em>) kavramını ortaya atmıştı.</p>
<p>Tiyatro, sinema ve belgesel gibi şeylere bir arada kafa yorunca, bazı ortak dert ve tasaları tartıştıkça sanki bunların hepsini kapsayan bir isim varmış gibi hissedip, adını koyamadığım olmuştu. Hall tarafından ortaya atılan bu kavram aslında şıppadanak bu disiplinlerin ortaklığını önemli ölçüde tarif ediyor. Duyduğumdan beri üzerine düşünmeyi sevdiğim bir kavram. Somutlaştırabildiğim çok şey olmasa da, yazmanın iyi bir düşünme yöntemi olduğunu bilmekten, biraz da böyle düşüneyim diye başladım bu yazıya&#8230;<span id="more-523"></span></p>
<p>Kavramla tanışmam Hall üzerinden değil, <a title="Montevideo Arts Institute" href="http://nimk.nl/" target="_blank">Montevideo Time Based Arts Institute </a>sayesinde olmuştu. Konuyla ilgisiz ama blogun alamet-i farikası tadındaki parantezlerimden birini açayım: Bu kurum, Amsterdam&#8217;da Hollanda&#8217;nın kültür mirasının bir bölümünü oluşturduğu düşünülen video sanatları arşivinin korunmasına yönelik projeler yapıyor. Hem bu çalışmalarını sürdürmek hem de yeni çalışmalara ev sahipliği yapmak için kraliyet dahil bir çok fondan yararlanıyor. Üzerine yüksek lisans <a title="Open Source Film Making" href="http://www.radiobrecht.org/files/open_source_filmmaking_loker.pdf" target="_blank">tezimi</a> yazdığım <a title="Elephants Dream" href="http://orange.blender.org" target="_blank">Elephants Dream</a> adlı dünyanın ilk özgür yazılım modeliyle üretilip, özgürce dağıtılan filmi de <a title="Blender Vakfı" href="http://www.blender.org/blenderorg/blender-foundation/" target="_blank">Blender Vakfı </a>ile ortaklaşa burada üretildi. Özgür yazılımlarla ilişkileri tesadüfi değil, kurumun araştırmacılarından <a title="Jaromil of Dyne" href="http://jaromil.dyne.org/" target="_blank">Jaromil </a><a title="Dyne:bolic" href="http://dyne.org/category/software/full-os/" target="_blank">dyne:bolic</a> işletim sistemi (FSF tarafından önerilecek kadar özgür ender Linux dağıtımlarından biri) projesinin ana geliştiricisi. Aynı zamanda Dyne ekibiyle birlikte NMiK&#8217;te özgür yazılım olarak sanatçıların işlerine yarayabilecek başka projeler de üretiyorlar. Mesela birçok ekranda oynayacak videoların eşzamanlama işlemleri için <a title="Sync Starter" href="http://syncstarter.org/" target="_blank">SyncStarter</a> gibi&#8230;</p>
<p>Neyse&#8230; Konuya dönelim. Zaman temelli sanat(lar) derken zaman doğru bir karşılık oluyor mu diye şüpheye düştüm. Saat, zaman, vakit, süre, mühlet, vade, devir, defa, kat, ecel, esna, çağ, asır gibi kavramları karşılayabilen bir kelime <em>time</em>. Zaman, diğer anlamları da yeterince hatırlatıyor gibi. Oysa aklıma ilk gelen karşılık <em>&#8220;süreç temelli&#8221;</em> olmuştu. Süreç bambaşka bir şey, ama kavram en çok bir zaman dilimi boyunca olan bir şeye işaret edince süreç daha doğru hissettirdi. Neyse zorlamaya gerek yok, basit olan doğrudur diyelim.</p>
<p>Kavramı en basit haliyle nasıl anladığımı da böylece tanımlamaya başlamış oldum. Zaman temelli sanat, sanatsal ürünün var oluşu belirli bir zaman dilimi içinde tamamlanan yaratıları tarif ediyor. Performans sanatlarının tümü (müzik de dahil) ve ifade aracı hareketli görüntü olan her şey. Aslında düşününce roman da bir tür olarak bunun parçası olmalı. Ne kadar sürede tamamlanacağı tasarlanamayan bir eser olsa da, <strong>bir an</strong> içinde okunup algılanması mümkün olmuyor.</p>
<p>Yaratılan bir eserin algılanması ve dolayısıyla alımlama eşiğinin oluşması için belirli bir zaman diliminin harcanması, tasarıma dahil olunca ortak sorunlar ve bunlara dair sorular ortaya çıkabiliyor. Örneğin duraksama da hareketin bir öğesi haline geliyor. Müzikteki suslar bunun en belirgin örneği. Kurgulanan görüntüleri düşününce, siyah ekran da bir sus olarak düşünülebilir mi acaba..? Sesin akışındaki sus bir yana, parçanın uzun süreler boyunca kesildiği müzik eserleri, hatta belirli bir süre sessizliğin müzikal bir tasarım olarak sunulduğu eserler var.</p>
<p style="text-align: center;">ψ</p>
<p>Burada konuyu biraz çatallamak zorunda hissediyorum kendimi, ki asıl yapıp yapabileceğim soru üretmek, dolayısıyla bağlamı daha iyi belirlemek gerekli&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">ψ</p>
<p>İnternet&#8217;in hayatımızda yarattığı çok değişiklik var. İnternet&#8217;le birlikte hayata dair deneyimlerimiz geri dönülemeyecek şekilde etkilendi. Bir aracın bu kadar değişiklik yaptığı başka keşif/icat var mıdır emin değilim.</p>
<p>Bu değişikliklerden önemli birinin de zaman algısı olduğunu düşünüyorum. Zamanın fizik ve matematikte yerinin dönüşümüne dair Vikipedi&#8217;deki <a title="uzayzaman" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Uzayzaman" target="_blank">Uzayzaman</a> maddesi güzel ipuçları sunuyor. Kuantum, karadelik gibi konulara hiç girmeden, basitçe zamanın üç boyutlu koordinat sistemine bir dördüncü boyut olarak eklenişini, bir şeyin var oluşunda onun ne zaman var olduğunu da hesaba katmak gibi özetlemek mümkün olur herhalde. <em>İnsanoğlu kuş misali</em> deyişi hareketin zamanla ilişkisini anlatmak için güzel bir örnek değil mi? Ya da Yiğit Özgür&#8217;ün karikatürlerinden <a title="dün yoğun bakım bugün yoğum bakın" href="http://galeri5.uludagsozluk.com/2/d%C3%BCn-yo%C4%9Fun-bak%C4%B1m-bug%C3%BCn-yo%C4%9Fum-bak%C4%B1n_17867.jpg" target="_blank">biri</a> mesela&#8230; (Aslında bunu okuduklarını umduğum beş fizikçi arkadaşım olmasa daha rahat atıp tutacağım da&#8230;)</p>
<p>Fizikçiler (ya da matematikçiler) bir şeyi tarif ettiklerinde, o şey zaten hep öyle olduğu için sadece anlamlandırabiliyoruz. Zaman hep böyle işliyordu, biz farkında olmuyorduk diye düşünmeye başlıyoruz. Zamanı hesaba katınca yok atom altı parçaları anlıyoruz, yok evrenin halleri falan derken yeni icatlar çıkıyor. Yoksa zaman hep akıyor&#8230; Akan bir şey olduğu için hızıyla ilgili dertlerimiz olabiliyor. Değerli olduğunu fark edebiliyoruz. Bir şey yaparken boşa harcadığımızı, bir başka şey yapaken de çok iyi kullandığımızı düşünüyoruz&#8230;</p>
<p>Shakespeare döneminde tiyatroya giden insanların için zaman, bugün bizler için olduğu kadar önemli ve değerli değildi zahir. Zira oyunlarını hak ettikleri tüm duraklar ve tempo ile sahnelemek üç dört saat sürebiliyor. Bugün bir tiyatro oyununu izlemek için bu kadar zamanını ayırmak çoğu insan için tereddütsüz kabul edebileceği bir öneri değil.</p>
<p>Sinema filmleri de (başlangıç döneminde maliyet ve teknoloji nedeniyle kısa kısa başlasa da) bugün tıpkılaşan örneklerine kıyasla epey uzun eserler olarak üretildiği dönemlerde sanat olarak rüştünü ispatladı. Şimdilerde dağıtımcıların standart uzunluklar talep etmesi, ticari gösterimlerde yer almayan filmlerin yapımcı bulamaması gibi seyirci-sanatçı ilişkisinin dışında gelişen etkenler daha çok etkileyebildiği için çıkarımda bulunmak zor hale gelse de, kısaldıkları bir gerçek.</p>
<p>İnternet&#8217;in deneyim ve algılarımıza etkisine dönersek; aynı anda birçok süreci kontrol edebilme yeteneği geliştirmeye başlayan insanlar olduk. Bunun sonucunda aynı anda birçok şeyi izleyebilme becerimiz de gelişti. Ya da bir şey izlerken aynı zamanda bir başka şeyi de okumak (cep telefonumuza gelen mesajları okumak gibi) normal gelmeye başladı. Bu olanaklar, yavaş yavaş karşı karşıya olduğumuz şeylerle ilgili beklentilerimizi de şekillendiriyor. Yazıların kısa olmasını istiyoruz.</p>
<p style="text-align: center;">ψ</p>
<p>Dijital kavramı da dönüştürüyor deneyimlerimizi. Kaset dinlerken şarkıların sırasına müdahale etme şansı o kadar ilkel ve dardı ki, çoğunlukla yapımcının tercihlerine sadık kalırdık. Kasedin her iki yüzünün ilk şarkıları ayrı anlamlar içerirdi. Bir şarkının bittiği noktada, diğer yüzde başlayan şarkılardan oluşan matrisler hatırlardık farkında olmadan. CD ile istediğimiz şarkıyı istediğimiz an dinleyebilmeye başladık. Gerçi teknoloji hâlâ zaman temelli mecralara özgü özellikler taşıyor, disk dönerken yaptığımız sıçramalar kısacık aralıklar bırakıyordu. Yine de an uzunluğundakı sıçramalar algımızı değiştirmeye yetmişti. Tamamen dijital, gayrî maddi mecralardaki müzik kayıtlarıyla o bile silindi. Bir mp3 dosyasından müzik dinlerken, şarkının herhangi bir anına sıçramak, dönen bir lazer diskin üzerindeki pozisyonu bulmaktan bile binlerce kere hızlı oldu&#8230;</p>
<p>Kısacası, dijital dünyadaki rastgele erişim (<em>random access</em>) olanağı da bize yeni deneyimleme şekilleri ve tercihleri öğretmeye başladı. Bir filmi izlemek yerine, &#8220;en komik sahnelerini&#8221; izlemek yetebilir hale geldi. Bir performans kaydının &#8220;gereksiz yerleriyle uğraşmayabilmeye&#8221; başladık. Zaman temelli sanatlardan alıntı yapmaya dayalı yeni bir editörlük, kırpmaya ve dizmeye dayalı yeni bir kurgu anlayışı çıktı karşımıza. Telif hakları sorunları olmasa bu alan çok daha hızlı gelişirdi büyük olasılıkla, ama o başka bir konu.</p>
<p>Zamanla başım(ız) dertte başlığı attım yazıya. Dert kısmı, bütün bu değişen algılar, yeni doğan, heyecan ve sabırsızlıkla peşine düşülen deneyimlerin dayattığı dönüşümde gizli. <a title="Server Acim" href="http://acim.name.tr/" target="_blank">Server Acim</a> nam güzel insanla tanışmak gibi bir şansım oldu. Tatlı sohbetlerimizden birinde ulaşım araçlarının hayatı doğal olmayan şekilde hızlandırdığı yorumunu yapmıştı. Ona göre, eskiden araçların belirli hızlarda seyretmesi, gündelik yaşamdaki diğer birçok işin hızına paralel-doğal bir denge içindeydi. Artık çok daha hızlı ulaşılabiliyor olması, birbirine bağlanan fiziksel mekanlardaki tempoyu da sıkıştırıyor, ama bu mekanlardaki süreçlerin hızlanmasını sağlayacak bir paralel gelişme yaşanmadığı durumlarda sorunlar ortaya çıkıyordu. Sırf Ankara&#8217;dan İstanbul&#8217;a bir saatte gidilebiliyor diye, gidip dönene kadar yapılması gereken işler de bir saatte yapılabilir hale gelmemişti&#8230;</p>
<p>Sonraki günlerde tesadüfen benzeri bir tespit yaptım ve böylesi bir dengenin televizyon yayınlarıyla ev üretimleri arasında olduğunu iddia etmekten fena halde keyif aldım. Behzat Ç. <a title="bilöker diziler" href="http://loker.radiobrecht.org/category/diziler/" target="_blank">başkalarıyla</a> birlikte İnternet üzerinden izlemeyi tercih ettiğim bir dizi. Sezon finalini biraz meraktan (sonradan ispiyon yememek için) biraz da tesadüfen televizyonda izlemeye karar vermiştik. Yayın başlayacağı sırada ve aç olarak eve girince, yemek hazırlığını reklam aralarında aşama aşama ilerletmek zorunda kalıp, bir kap yemek pişirmenin gerektirdiği; soğanlar pembeleşinceye kadar, suyunu çekinceye kadar, iki tıkırdayana kadar gibi muğlak mutfak zamanlamalarının reklam aralarına nasıl uyduğunu fark ederek şaşırmıştım. Tesadüfe inananlar çoğunlukta olacaktır, ama bu tür eşleşmelerin tesadüfen bile olsa evrimsel olarak başarı şanslarının yüksek olduğunu hesaba katmanın zararı yok.</p>
<p>Velhasıl, bir sürecin kendine has, olması gerektiği ölçüde zaman süresince tamamlanması gerektiğinde aceleye getirmenin alemi yok. Zaman temelli sanat üretenlerin, ürünün algılanabileceği zamanı hesaplarken bu baskı karşısında yaşayacağı dönüşüm kısa vadede olumsuz olacak gibi görünüyor. Belki orta-uzun vadede bunun kendi doğasının güzel sonuçları da olur, hatta belki demek fuzulî, olacaktır&#8230;</p>
<p>Öte yandan tek risk bu alanda üretim yapanlar için değil. Bu üretimlerin toplumda karşılığını bulması için kritik öneme sahip olan eleştirmenler, araştırmacılar vb. için de zaman harcamak ne kadar lüks hale gelirse toplamda kültür o kadar lüks hale geliyor. Bir müzik yazarının, uzun uzun müzik dinleyebilmesi, belki klipler, söyleşiler seyretmesi, yazılar okuması gerekli. Bunları paralel hale getirebileceği (yeni bir albümü dinlerken, bir yandan o albüme dair yapılan söyleşileri okuyabileceği) bir olanak değil, kullanılması gereken bir davranış modeli olarak kurgulandığında eleştirmenliğin, araştırmacılığın doğası hesaba yeterince alınıyor mu acaba? Her birine ayrı ayrı zaman ayırmanın gerektirdiği maliyetleri karşılayacak kültür sermayesini harcamazsak barbarlaşmaya başlayacağımızı unutmamalı&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">ψ</p>
<p style="text-align: left;">Bitirirken&#8230; Dijital olanın zamanla ilgili bir başka tuhaf sonucu daha var aslında. Yine İnternet ile somutlaşan ama bu yazının geliştiği yolun dışına düşen bir tespit. Bağlamında ona dair bir yazıyla bunu bir araya getirmek üzere son bir not olarak düşeyim:</p>
<p style="text-align: left;">Maddi nesneler zamanla kurdukları ilişkiyi yaşayan, taşıyan şeyler. Bir dergi, basıldığı anda fiziksel olarak eskimeye başlıyor. Dolayısıyla bir an tesadüfen insanın karşısına çıkan ve fiziksel olarak yirmi yaşını doldurmuş bir dergi, o yaşanmışlıkla birlikte deneyimleniyor. İçindeki her haber, yorum, kanaat ait oldukları zaman dilimini işaret eden bir var oluşun içinde sunulmuş oluyor. Dijital ve ağlı dünyanın sonsuzluğunda (matematiksel evrenin soyutluğunda) zaman sadece bir değişken, bir sayı olarak var oluyor. Okuyucu bir yazı ile karşılaştığında, yazıldığı dönemi göz önünde tutmak için özellikle tarih bilgisini değerlendirmezse, bütün yazılar zamansızlaşıyor&#8230; Teorik olarak her daim konuşulabilecek bir konuydu bu da olasılıkla&#8230; Ama artık gündelik yaşamın bir çelişkisi olarak hayatımızda&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/zamanla-basimiz-dertte/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Pırıl zeki, cesur, &#8220;erkek gibi&#8221; karakter ver. Arızasından olsun&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/piril-zeki-cesur-erkek-gibi-karakter-ver-arizasindan-olsun/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/piril-zeki-cesur-erkek-gibi-karakter-ver-arizasindan-olsun/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 Nov 2011 17:38:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diziler]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Behzat Ç.]]></category>
		<category><![CDATA[Cal Lightman]]></category>
		<category><![CDATA[Hawaii Five-O]]></category>
		<category><![CDATA[JAG]]></category>
		<category><![CDATA[John Reese]]></category>
		<category><![CDATA[Leroy Jethro Gibbs]]></category>
		<category><![CDATA[Lie To Me]]></category>
		<category><![CDATA[Mentalist]]></category>
		<category><![CDATA[NCIS]]></category>
		<category><![CDATA[NCIS:LA]]></category>
		<category><![CDATA[Patrick Jane]]></category>
		<category><![CDATA[Person of Interest]]></category>
		<category><![CDATA[Steve McGarrett]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=445</guid>
		<description><![CDATA[Değil bilimsellik, blog yazısına konu olmak için bile fazla öznel bir tespit olmakla birlikte, hakkı olan meze saatlerinde ilgi çeken bir genellemeyi, dizi kategorisine ilgi gösterme bahanesiyle yazmak bayram gününe yakışmaz mı? Dizilerin belki de en ayırt edici özellikleri karakterleri oluyor. Hani falanca sayıda öykü var, dönüp dolaşıp onları anlatıyoruz iddiasına nazire, karakterler çeşitlenebilir&#8230; Bir <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/11/piril-zeki-cesur-erkek-gibi-karakter-ver-arizasindan-olsun/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Değil bilimsellik, blog yazısına konu olmak için bile fazla öznel bir tespit olmakla birlikte, hakkı olan meze saatlerinde ilgi çeken bir genellemeyi, dizi kategorisine ilgi gösterme bahanesiyle yazmak bayram gününe yakışmaz mı?</p>
<p>Dizilerin belki de en ayırt edici özellikleri karakterleri oluyor. Hani falanca sayıda öykü var, dönüp dolaşıp onları anlatıyoruz<a title="1, 3, 7, 20, 36 öykü" href="http://www.ipl.org/div/farq/plotFARQ.html" target="_blank"> iddiasına</a> nazire, karakterler çeşitlenebilir&#8230; Bir yandan da eğilimler, kanal rekabetleri, seyirci beklentileri derken karakterler de benzeşiyor gibi görünüyor&#8230; İlk örnek,  özellikle polisiyelerde sık karşılaşılan bir kazak erkek tipi&#8230;<span id="more-445"></span></p>
<p>İşinde en yakın rakibini ilkokul çocuğu gibi gösterecek kadar başarılı, deha özellikleri sergilediği söylenebilecek, bir yanıyla karşı konulamaz bir cazibeye sahip, son derece küstah, her dediğini öyle ya da böyle yaptıran, kuralların onun için yazılmadığına ve bunun (özellikle başarıyla birlikte) son derece doğru bir istisna yarattığına bizi ikna eden haşin erkek&#8230;</p>
<p>Hatta bu erkek aile kurmayı denemiş ama başaramamış olsun. Bir de kızı (Bu kadar toplumsal cinsiyet öğeleriyle şekillendikten sonra Kevin Costner filmine çevrilemeyeceğine göre baba-oğul dar gelir.) olsun.</p>
<p>Karakterin delilik oranıyla uğraşırken işin içine bir de çocuk sokmaya cesareti olmayanlar kızı öldürebilir, kesin sonuç verir.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/11/hasinler.png"><img class="aligncenter size-full wp-image-446" title="Dizilerin haşin erkekleri" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/11/hasinler.png" alt="Cal Lightman, Leroy Jethro Gibbs, Behzat Ç., Patrick Jane" width="619" height="209" /></a></p>
<p>Sırasıyla <a title="Lie To Me karakterleri" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Lie_to_Me#Main" target="_blank">Cal Lightman</a>, <a title="Leroy Jethro Gibbs" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Leroy_Jethro_Gibbs" target="_blank">Leroy Jethro Gibbs</a>, <a title="Behzat Ç." href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=15536664" target="_blank">Behzat Ç.</a>, <a title="Patrick Jane" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Patrick_Jane" target="_blank">Patrick Jane</a> karakterleri bu tipin nefis örnekleri&#8230; (Bu kolaja assolist olarak <strong>Gregory House</strong> da girmeli belki ama kız çocuğu bu karakterlerde epey belirleyici bir özellik&#8230; House&#8217;un oğlan çocuğu gibi davranması, fiziksel engeli falan derken bu karakterlerle tek paralelliği akrabam-olsa-eve-almam huysuzluğuna rağmen evin anahtarını verdirecek cazibesi olabilir&#8230;)</p>
<h4>Kim Bu Adamlar?</h4>
<p>Karakterlere biraz yakından bakalım. <strong>Gibbs</strong> ve <strong>Jane</strong>, hem kızları hem de karılarını cinayet sonucu kaybetmiş adalet ve intikam duyguları arasındaki çizgi zaman zaman görünmez olan, fütursuz ama epey zeki ve etkileyici tipler. Pozisyonlarından bağımsız biçimde sözlerinden çıkılmayan (illa ki haklı çıkarak bunu sağlayan) doğal liderler. <strong>Gibbs</strong> bir ekibin başında ama kolay kolay patron dinlemeyen, bakan, general fark etmeden dediğini dinleten bir karizmaya sahip. <strong>Jane</strong> ise sadece danışman olmasına rağmen neredeyse bir gölge patron&#8230;</p>
<p>Mesleki formasyonlar açısından <strong>Gibbs</strong> ile <strong>Behzat</strong> (<em>amirim</em>) biraz daha benziyor. <strong>Behzat</strong> da kızını kaybetmiş, ama karısıyla birlikte vahşi bir cinayet durumu değil, daha sofistike, daha karmaşık bir ölüm hikayesi var. Üstelik &#8220;<em>deliliğine etki etmesi için kızı kullanamıyorsanız öldürün</em>&#8221; formülünden daha cesurca bir hamleyle öldürülen kızının çocukluğuyla karşı karşıya getiriliyor. <strong>Gibbs</strong>&#8216;le ortak özellikleri kanun namına silah taşımaları. Görevlendiriliyor ve ateş etmekten çekinmiyor oluşları.</p>
<p><strong>Lightman</strong> ve <strong>Jane</strong> da bir anlamda meslektaş kabul edilebilirler (en azından <em>Lie To Me</em>, <strong>Fox</strong>&#8216;un <strong>CBS</strong>&#8216;e cevaben yayına soktuğu bir proje olarak konuşulmuş). Her ikisi de kaba tabirle <em>insan sarrafı</em> ve bu özelliklerinden geçindikleri bir kariyer planı yapmışlar. <strong>Jane</strong>, hikaye gereği planı alt-üst olan ve hayatını değiştiren konumuyla bir çeşit polise dönüşse de onu tarif eden temel özellik hâlâ bu becerisi. <strong>Lightman</strong> ise meseleyi bir yatırım haline getirmiş ve şık bir dükkan sahibi olmuşken karşımıza çıkıyor.</p>
<h4>Hikayelerin geçtiği evrenler&#8230;</h4>
<p>Futbol sadece futbol olmadığı gibi, dizi de sadece dizi değil denebilir herhalde? Konular, karakterlerin özellikleri, toplumsal gündemlere paralel gelişiyor. Bu haşin, nobran karakterler de bir eğilim ya da moda gibi çoğalırken bir çok göstergeyle ilişkileniyor&#8230; Bunu takip etmenin belki en kolay yolu <em>NCIS</em> üzerinden bakmak. Zira <em>NCIS</em>, yapımcısı <a title="Donald Bellisario" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Donald_Bellisario" target="_blank">Donald Bellisario</a>&#8216;nun önceki dizilerinden <em>JAG</em>&#8216;in devamı (<em>spin-off</em>) olarak ortaya çıkmış, dahası sonrasında <em>NCIS:LA</em> dizisine de ev sahipliği yapmış uzun mu uzun bir anlatının parçası olarak görülebilir. <em>JAG</em>, 1995&#8242;te türünün belki de son/geç örneklerinden biri olarak yayınlanıyor. Türü derken, askerî gösteriş öykülerine nasıl bir tür yakıştırılırsa onu kastediyorum.</p>
<p>Aklıma gelen en önemli örnek <a title="Top Gun" href="http://www.imdb.com/title/tt0092099/" target="_blank">Top Gun</a> filmi. <em>JAG</em> de tıpkı bu filmdeki gibi ABD&#8217;nin askerî gücünü, teknolojinin bu alandaki örneklerini gözler önüne seren, dosta güven, düşmana korku salan bir gösterişi düşündürüyor. Uçak gemileri, becerikli araştırmacılar falan fıstık&#8230; Ki, her iki dizi de, orduda var olan birimlerin gündelik yaşamlarına odaklanarak bir empati olanağı yaratıyorlar.</p>
<p>Uçak gemileri ve jet uçaklarının çekimleriyle dolu pahalı yapımlara sponsor olan Hollywood-ordu işbirliği (2. Dünya Savaşı zamanlarından beri ABD ordusu Hollywood&#8217;u ayrı bir önemle ele alıyor ve gerekli yatırımları yapıyor) zamanla yerini işbilir, güçlü, adaleti yerine getiren insan hikayelerine bırakırken <em>NCIS</em> doğuyor, sonrasında yüksek teknoloji, gözetleme olanakları, elektronik kayıtlar gündeme geldiğinde <em>NCIS:LA</em> devreye giriyor&#8230;</p>
<p>Dolayısıyla aslında bir anlamda bu karakterlere ihtiyaç doğuran anlatılar yavaş yavaş miadlarını dolduruyor mu acaba diye düşünülebilir&#8230; Ki başka/yeni bir haşin tipleme daha doğmaya başladı. <a title="Person of Interest" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Person_of_Interest_%28TV_series%29" target="_blank">Person of Interest</a> ve <a title="Hawaii Five-O" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Hawaii_Five-0" target="_blank">Hawaii Five-O</a> dizilerinin ana karakterleri <strong>John Reese</strong> ve <strong>Steven &#8216;Steve&#8217; McGarrett</strong>. <em>Person of Interest</em>, <em>NCIS:LA</em> gibi günümüz güvenlik ve tehdit algılarına yönelik konusuyla zaten üreteceği tipleri baştan tanımlıyor. <em>Hawaii Five-O</em> dizisinde ise diziler arası göndermeyle <em>NCIS:LA</em>&#8216;den konuk karakterler bu açığı dolduruyor. Giden geleni aratır hesabı, yeni haşinler karizmalarıyla sempati toplamayı bile başaramayacak kadar kalas, rambo duygusuzluğunda tipler, ama bu başka yazının konusu&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/piril-zeki-cesur-erkek-gibi-karakter-ver-arizasindan-olsun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oyuncak müzesine ikinci seferin şerefine&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/oyuncak-muzesine-ikinci-seferin-serefine/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/oyuncak-muzesine-ikinci-seferin-serefine/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 Nov 2011 23:27:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[express]]></category>
		<category><![CDATA[Rutin]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul oyuncak müzesi]]></category>
		<category><![CDATA[sunay akın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=442</guid>
		<description><![CDATA[Sunay Akın&#8217;ın İstanbul Oyuncak Müzesi projesini duyduğumdan beri merak etmiş, ancak geçen yıl gitme fırsatı bulmuştum. Express&#8217;in Şehir Hatları bölümüne yazdığım yazıyı, bugün ikinci kez gidince bloga koymadığımı hatırlayarak burada da paylaşmamın iyi olacağını düşündüm. Alttaki yazı Express 117. sayıdan naklen&#8230; Fotoğraflar bugünden&#8230; Yaş sınırı olmayan oyuncaklar Bir hafta içi öğleden sonrasında, ailecek İstanbul Oyuncak <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/11/oyuncak-muzesine-ikinci-seferin-serefine/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Sunay Akın&#8217;ın İstanbul Oyuncak Müzesi projesini duyduğumdan beri merak etmiş, ancak geçen yıl gitme fırsatı bulmuştum. Express&#8217;in Şehir Hatları bölümüne yazdığım yazıyı, bugün ikinci kez gidince bloga koymadığımı hatırlayarak burada da paylaşmamın iyi olacağını düşündüm. Alttaki yazı Express 117. sayıdan naklen&#8230; Fotoğraflar bugünden&#8230;</em></p>
<p><em><span id="more-442"></span></em><strong>Yaş sınırı olmayan oyuncaklar</strong></p>
<p>Bir hafta içi öğleden sonrasında, ailecek İstanbul Oyuncak Müzesi’nin yolunu tuttuk. Zaman tercihimiz biraz kalabalıktan kaçınarak gezebilmek içindi, ama öğrendik ki böyle bir şey çok mümkün değil. Toplu okul gezileri her an düzenlendiği için müze hep kıpır kıpır bir kalabalıkla dolu. Şamatacı bir çocuk güruhuyla birlikte olmak bazı anlarda yorucu olsa da, genellikle neşeli durumlar yaratıyor.</p>
<p>Mekân, Sunay Akın’ın ailesinden yadigâr, Göztepe tren yolunun dibindeki bir konak. Müze için özel olarak  tasarlanmış bir planı olmadığı için daracık alanlarda özel tasarımlarla sunum yapılıyor. Konak mimarisi temel alındığı için geniş galeriler yerine oda oda düzenlenmiş bir yapı var. En üst kattan başlamamız konusundaki öneriye uyuyor ve üç kat tırmanıyoruz.</p>
<p><img class="alignright" src="https://img-s.foursquare.com/pix/D21RPSG3RHIP3N4UD4Y3ZE5MG30UCSXMM12NJRTYZNRK3RNB.jpg" alt="" width="200" height="267" />İlk oda 20. yy başlarından ortalarına dek süregiden ve genellikle askerler ya da savaşla ilgili oyuncaklardan oluşuyor. Arka planda sürekli “Schindler’in Listesi”nden hatırladığımız bir parça çalarken, oyuncakların çocukları askerî bir mite inandırmakta kullanılışı, o çocukların Hitler’in askerlerine dönüştüklerinde yarattıkları dehşetle ilişkilendirilmiş. Sunay Akın’ın kaleme aldığı tahmin edilebilen notlar ve açıklamalarda militarizmin oyuncaklara hiç bulaşmaması dileği hissediliyor. Keşke fon müziği gibi iddialı bir işe girişirken tek bir parça seçilmese, hele hele o parça haber bültenlerinde fon müziği olarak iğdiş edilen bir parça olmasaydı da, bu naif istek karikatürize hale gelmeseydi diye düşünüyorum sessizce. Yine de soğuk, temas edilmeyen birer seyir nesnesi olmaktan çıkarılıp da, bir bağlam içinde sunulan oyuncaklar fikri başarılı görünüyor. Sonraki oda, uzay çağı efsanesinin doğuşuna götürüyor bizi. ‘60’lı yıllardan itibaren uzay araştırmaları ve hayalleri etrafında üretilen yerli-yabancı birçok oyuncağı aya çıkıldığı haberini veren gazete sayfalarıyla iç içe izliyoruz. Gece gökyüzünü seyredercesine tasarlanan tavan yine bir bağlam yaratmak için gösterilen çaba ve özeni düşündürüyor. Bu odanın asıl dikkat çekici yönüyse, oyuncakların farklı ülkelerde yapıldığını anlamanın zorlaşması.</p>
<p>Müze genelinde yerli oyuncak sektörünün –ahşap oyuncak üretimini saymazsak– ne kadar içler acısı durumda olduğu anafikir olarak işlenmiş sanılabilir. Oyuncak askerlerin memlekette üretilenlerini keşfetmek hiç zor olmuyor örneğin. Oysa uzay meselesinde hemen herkes birbirine benzer, yakın tasarımlar ve üretimler gerçekleştirebilmiş. Diğer odalardaki oyuncaklar gündelik yaşamı en ince ayrıntısına kadar sunabiliyor. Oyuncaklı hayat bilgisi Uzay ve asker oyuncaklarına yönelik dönem vurguları diğer oyuncaklarda yok. Öteki odalar konuya, oyuncakların yapıldığı malzemeye göre düzenlenmiş. Teneke oyuncaklar, ahşap oyuncaklar, bebek evleri, oyuncak ayılar ya da trenler gibi. Savaş ve uzay odalarında formel olmaktansa bağlamı güçlendirmek üzere yazılmış açıklamalar, bu odalarda kimi ıvır zıvır malûmat notlarına çevriliyor. Örneğin Özal sonrası dönemin ilk şaşaalı oyuncaklarından matchbox (kibrit kutusu) arabaların gerçekten de kibrit kutusuna sığacak boyda olmaları gerektiği için böyle isimlendirildiklerini öğreniyoruz. İngiltere’de bir dönem okula kibrit kutusuna sığamayacak büyüklükte oyuncak getirilmesine izin yokmuş. Matchbox arabalar da bir döküm oyuncak yapımcısının kızına okula götürebileceği oyuncaklar yapma fikrinden doğmuş. Başka bir ilginç malûmat da, ‘40’larda Almanya’da üretilen Türk bayraklı oyuncak askerlere dair. Hitler’in kahraman asker algısını desteklemeye paralel, Türkiye kamuoyunu tavlamak için ürettirdiği propaganda<br />
oyuncaklarının varlığını da müzeden öğreniyoruz.<br />
<img class="alignright" src="https://img-s.foursquare.com/pix/HQDUYKEZBT5PBCOQLVAXNI2FXSCDV04QCCUACA3BNODQZBDG.jpg" alt="" width="200" height="267" /><br />
Bu kadar çok oyuncağı bir arada görmenin, karşılaştırmanın bir şaşırtıcı sonucu da, geçtiğimiz asır boyunca, çocukların gündelik yaşamı öğrenmeye yönelik ne kadar çok bilgiyi oyuncaklar üzerinden alabildiğini gözlemlemek. İçinde insan figürü ya da tava, kuş kafesi gibi ayrıntılı modellerle oynanabilen evlere hemen her türden esnaf eşlik ediyor. Bir tuhafiyeci ya da kitapçı dükkanını ya da kasabı oyuncağından tanımak mümkün. Geçen zamanla birlikte yaşanan değişimin sonucu olarak, artık bu bir dönem bilgisi olarak ayrıca önem kazanmış durumda. Çamaşır, bulaşık makineleri ya da klozet gibi örnekler, oyuncak yapımına konu olamayacak hiçbir şeyin olmadığını düşündürüyor.</p>
<p>Kız ve erkek çocuklar için düşünülen oyuncaklar ise başlı başına incelenebilecek (ve incelenmiş olan) bir konu elbette. Ev işlerine yönlendiren, hatta eğiten, alıştıran, sevdiren misyonlarla üretilen oyuncaklar, Ira Levin’in “The Stepford Wives” romanıyla karikatürize biçimde tasvir edilebilen ev kadını rolünün nasıl inşa edildiğini hatırlatabiliyor. Bu oyuncaklara rastgeldiğimiz ikinci katı o an gelen bir tur eşliğinde gezmeye başladığımız için en az oyuncaklar kadar çevremizi saran kalabalık da ilgimizi çekiyor. Çocukların müzeyle, oyuncaklarla ve birbirleriyle kurduğu ilişki başlı başına seyirlik. Akıllara zarar bir cep telefonu ve (aslında aynı cihazın uzantısı olarak) fotoğraf makinesi kullanımı var. Çocukların teknolojiyle ilişkisi üzerine ne duymuş olursam olayım, oyuncak müzesinde değil de, Tahtakale’deki döviz pazarı nda gibi hissetmemi sağlayacak bu telâş hâlini gözümde canlandırmam mümkün olmazdı.</p>
<p><strong>Topaç, Vita tenekesi, horoz şekeri </strong></p>
<p>Müzenin giriş katına döndüğümüzde yerli oyuncakların en güçlü ve özgün yanına ayrılmış bir bölüme geliyoruz. Ahşap oyuncaklarla ağzına kadar doldurulmuş bir dükkân, içinde el yapımı oyuncakların üretim sürecini gösteren bir mankenle birlikte sergileniyor. Vitrinde duran bir topacın yanında epeyce değişik şekilli bir oyuncağın da farklı bir topaç tasarımı olup olmadığını tartışmaya koyuluyoruz. Tam o sırada yanımızdaki bir kadın dönüp bize topacın bir oyuncak olduğunu öğreterek, nasıl oynandığını anlatmaya çalışıyor. Genç göründüğümüze sevinsek mi diye düşünsek de, biraz bozuluyoruz. Bozulmamızın nedeni, bilmiyor olduğumuzu düşünmesinden çok, bir anda maruz bıraktığı nostalji duygusu. Bu nostalji vurgusunun müze geneline sirayet ettiğine bir anda uyanıyoruz. Örneğin, müzenin bir köşesinde, yirmi yıldır göze çarpmayan markalar ve ambalajlarla dolu bir “bakkal” var. Oyuncak müzesinde bakkalın yeri olabilir elbette. Bir dönem oyuncakların en çok satıldığı yerlerin kırtasiye ve bakkal dükkânları olduğunu hatırlıyorum. Fakat bakkalın durumu, bu ilişkiyi göstermekten ziyade, “şimdinin çocuklarına Vita tenekesi göstermek” fikriyle sınırlı kalmış bir sergilemeye takılıyor. Toplu gezi biçiminde düzenlenen organizasyonlar sayesinde yoğun katılımları sağlanan çocuklar için anlaşılması zor bir unsur bu. Bir yağ tenekesi, 1900 yılında üretilmiş, el yapımı bir oyuncakla neredeyse aynı önemde sunulunca, çocuklar bu müzedeki deneyimden ilk kez görülen nesneler önemlidir gibi bir sonuç çıkarabilirler elbette. Müzenin belki de tasarımında ıskalanan tek bir nokta zincirleme olarak bu etkiyi pekiştirmeye yarıyor. Müzeyi tasarlayanlar, kendilerini merkeze koydukları bir algı noktası belirlemiş görünüyorlar. Bu sadece kavramsal çerçevede değil, fiziksel tasarımda da kendini gösteriyor. Artık alışveriş merkezlerinde bile merdivenlere çocuklar için ikinci ve alçak bir trabzan eklemek gibi çözümler akıl edilirken, müzedeki tüm yazılı açıklamalar yetişkinler için normal sayılabilecek yükseklik ve açılara yerleştirilmiş. Bu da müzenin çocuklar tarafından tamamen seyirlik bir deneyim olarak algılanmasını, işin bağlam ve bilgi kısımlarının es geçilmesini kolaylaştırıyor.</p>
<p>Bu ani tespit zincirine kendimizi kaptırdığımız ahşap oyuncak dükkânından, çoğunlukla plastik ve yerli oyuncakların sergilendiği son bölüme ulaşıyoruz. Fatoş oyuncaklarının yarım kalmış bir projesi olarak Adile Naşit bebeği parçalarını seyrediyoruz. Güzel olabilecek bir projeymiş aslında. Yine nostalji kısmına hizmet eden bir unsur olarak Horoz Şeker kalıbı gözümüze çarpıyor. Hatıra parası basmaya yarayan bir makineyle birlikte kendi zamanımıza geri döndüğümüzü anlıyoruz. Girişte bilet aldığımız masa, müzeciliğin güncel eğilimiyle “Gift Shop” görevini de üstlenmiş durumda. Şöyle bir karıştırıp müze kataloğu almaya karar veriyor ve dışarı çıkarak tütün keselerimize, sigara paketlerimize davranıyoruz. Tuvaletlerin de tasarım bütünlüğüne uygun ve çok eğlenceli olduğunu duymuştuk, unutmuşuz. Bir daha gelişimizde ona da bakalım diyerek uzaklaşıyoruz. Bir daha gelinir mi? Gelinir&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/11/oyuncak-muzesine-ikinci-seferin-serefine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teknolojinin yarattığı çirkin varisler</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/teknolojinin-yarattigi-cirkin-varisler/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/teknolojinin-yarattigi-cirkin-varisler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Sep 2011 21:38:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[convergence]]></category>
		<category><![CDATA[hackers and painters]]></category>
		<category><![CDATA[paul graham]]></category>
		<category><![CDATA[yakınsama]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=435</guid>
		<description><![CDATA[Cep telefonlarıyla çekilen fotoğraflar, usta ressamların geçim derdinden yaptıkları ve bugün müzeleri dolduran portrelerin varisleri kabul edilebilir mi? Dizilerden bahsetmeye çalışırken, özellikle de &#8220;kısmen bağımsız bir başka unsur da ister kültür endüstrisinden, ister genel hatlarıyla üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinden bakalım kısacası “paranın çoğu burada olunca, bir sürü yetenekli insan da burada toplanıyor” hali.&#8221; derken bu bağlantıyı <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/09/teknolojinin-yarattigi-cirkin-varisler/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Cep telefonlarıyla çekilen fotoğraflar, usta ressamların geçim derdinden yaptıkları ve bugün müzeleri dolduran portrelerin varisleri kabul edilebilir mi?</p>
<p>Dizilerden bahsetmeye çalışırken, özellikle de <em>&#8220;kısmen bağımsız bir başka unsur da ister kültür endüstrisinden, ister  genel hatlarıyla üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinden bakalım  kısacası “paranın çoğu burada olunca, bir sürü yetenekli insan da burada  toplanıyor” hali.</em>&#8221; <a href="http://loker.radiobrecht.org/2011/09/dizi-dedigin/" target="_blank">derken</a> bu bağlantıyı kurmama neden olan onlarca küçük fikir/bilgi/kanaat kırıntısı kafamın içinde uçuşurken biri azıcık odağa girer gibi yapıp tekrar uzaklaştı. Kuramadığım bağlantıyı ayrıca konu edeyim:</p>
<p><span id="more-435"></span><a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/25128189/" target="_blank">Waltic</a> konferansında Bülent Somay&#8217;la telif meselesi tartışırken yaptığı çıkışı çok beğenmiştim. Şimdi konuyu tamamen oraya saptırmayayım, ama maddi beklentilerden uzak bir kültürel üretim yapılamaz mı sorusuna &#8220;başka işlerde çalışmayı düşünmez misiniz?&#8221; diye sormanın hem ajitatif hem kibar bir yöntemini formüle etmişti. Ne bir buluş yapmış ne de böyle bir şey önermeye cesaret eden ilk kişi olmuştu elbette&#8230; Yazar ve yayıncı Cem Akaş, 2004 yılında <a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=104720" target="_blank">Korsan&#8217;a Güzelleme</a> diye benzer bir noktayı savunabiliyordu&#8230;</p>
<p>Yakın zamanda benzer şekilde, konuyu güzelce özetleyen bir başka denemeyi okudum: Paul Graham&#8217;ın <a href="http://www.paulgraham.com/hp.html" target="_blank">Hackers and Painters</a> denemesi. Yazılım dünyasında hacker olmanın aslında kendine tam bir yer bulamamak anlamına gelebildiğini birçok bakış açısından değerlendirip (kimi mühendis gibi davranmanı bekler, kimi işçi, kimi bilim insanı vb.) sonuçta hacker olmanın aslında bir ressam ya da yazar gibi tamamen içsel nedenlerle ve yaratıcılıkla harekete geçtiğini vurguluyor ve bunun hep canlı kalması gerektiğini savunuyordu.</p>
<p>Başka işlerde çalışarak özgün projeleri maddi beklentilerden bağımsız hale getirmek, başarılı olmalarını kolaylaştırabilir gerçekten. Satmak zorunda olmayan bir albümden daha özgürce yapılan bir müzik olabilir mi? Gişe kaygısı olmadan çekilen bir film, yönetmenin gerçekten iç dünyasını daha iyi yansıtmaz mı? Mümkün veya değil, o başka bir tartışma.</p>
<p>Bu yazıyı yazmaya iten, kulağıma küpe olan bölümse, bu tezi geliştirirken bir ayrıntı olarak değinip geçtiği, ama başlı başına bir denemeye, hatta tezlere konu olabilecek bir saptama. Tam da &#8220;nasıl bunca zaman aklıma gelmemiş&#8221; denecek türden. Diyor ki -mealen: <em>Fotoğrafın resim sanatına vurduğu asıl darbe, ressamların ideal günlük işini çalmış olmak. Tarihteki birçok büyük ressam portreler yaparak geçimlerini sağlardı</em>.</p>
<p>Gerçekten de zenginlerin portrelerini yaparken kazandığı parayla kirasını ödeyip, karnını doyurup, boyasını alıp bir başına hayallerindeki resimleri yapmaya çalışan nice ressamın işleri bugün müzeleri süslüyor ve fotoğraf bu iş sahasını yok etmediyse bile öyle kabul etmemizi gerektirecek kadar daralttı.</p>
<p>Tabii burada hatırlamak gereken bir başka nokta da, fotoğrafın ortaya çıkışının tek başına ve bir anda portre geleneğini ressamlardan almadığı olmalı. Aslında teknolojideki dönüşümler, bu işin iş olma biçimindeki değişimler sonra da hiç durmadı. Fotoğrafın portreler için ticari kullanımı stüdyolarda başladı. Fakat bu stüdyolar yerlerini çok uzun olmayan bir süre sonra haber fotoğrafçıları, özellikle de savaşları belgeleyen fotoğrafçılar için sinema filmlerinin kullanılabildiği ve bugün tüm fotoğraf makinalarındaki temel ölçü ve konvansiyonları yaratan 35mm. fotoğraf makinalara bırakmaya başladı. Bu makinaların yayılmasıyla stüdyolar fotoğraf çekilen yerler olmaktan, fotoğrafların ham malzemelerinin satıldığı ve sonra işlendiği dükkanlara döndü. Dükkanlar da direnemiyor. Dijital teknoloji, hele ki telefonlarımızla bile fotoğraf çekebilmek o anlamı da ortadan kaldırmaya başladı.</p>
<p>Fotoğraf çeken telefonların, ressamların mirasyedisi olduğunu söylemek ileri gitmek olacaktır. Hele ki insanların telefonlarından İnternet&#8217;e yayılan fotoğraflar, tabloların estetiğiyle kıyaslandığında. ;-)</p>
<p>Şimdi, bu yazı burada bitiyor, ki bir de Benjamin&#8217;e dalmayayım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/teknolojinin-yarattigi-cirkin-varisler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Geç olsun, güç olmasın: Community Leadership Summit nedir?</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/gec-olsun-guc-olmasin-community-leadership-summit-nedir/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/gec-olsun-guc-olmasin-community-leadership-summit-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Sep 2011 07:20:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Yazılım]]></category>
		<category><![CDATA[Seminerler]]></category>
		<category><![CDATA[CLS]]></category>
		<category><![CDATA[community leadership summit]]></category>
		<category><![CDATA[linux]]></category>
		<category><![CDATA[portland]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://developer.pardus.org.tr/people/loker/blog/?p=119</guid>
		<description><![CDATA[Community Leadership Summit, 2009&#8242;da Ubuntu&#8217;da Community Manager olarak çalışan Jono Bacon tarafından başlatılan ve devamında Dave Nielson (CloudCamp), Van Riper (CLS-West organizatörü ve Google community manager), Sara Ford, Marsee Henon (community manager ve O’Reilly irtibatı) gibi isimlerin de katılımıyla sürdürülen bir na-konferans (unconference). Zamanından ötesinden gelen edit: Sözlük jargonundan apararak, yazı bittikten sonra en başına <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/09/gec-olsun-guc-olmasin-community-leadership-summit-nedir/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a title="Community Leadership Summit" href="http://www.communityleadershipsummit.com" target="_blank">Community Leadership Summit</a>, 2009&#8242;da Ubuntu&#8217;da <em>Community Manager</em> olarak çalışan Jono Bacon tarafından başlatılan ve devamında Dave Nielson (CloudCamp), Van Riper (CLS-West organizatörü ve Google community manager), Sara Ford, Marsee Henon (community manager ve O’Reilly irtibatı) gibi isimlerin de katılımıyla sürdürülen bir na-konferans (<em>unconference</em>).</p>
<p>Zamanından ötesinden gelen edit: Sözlük jargonundan apararak, yazı bittikten sonra en başına ekleyeyim şu notu: Çok uzadı, bu yazı sadece bu etkinliğin genel olarak ne olduğunu anlatıyor. Sonraki yazılarda günler halinde etkinlik izlenimlerine sıra gelecek&#8230;</p>
<p><span id="more-506"></span>Başlarken bir terminolojik ayrımda yarar var. Nihan Katipoğlu ile birlikte, Pardus&#8217;un daha kurumsal bir yapıya kavuşturulması döneminde giriştiğimiz camia koordinatörlüğü ile <em>community manager</em> olarak tanımlanan kavram arasında farklar var. Dolayısıyla hoppadanak bir çeviri yapamıyorum bu terim için. Şöyle ki, biz camia koordinatörleri olarak projenin, gönüllüleriyle ilişkilerini geliştirmek; katkıcıların, gönüllülerin ihtiyaçlarının proje tarafından karşılanmasını sağlamaya çalışmak gibi bir alanda görev yapmayı deniyoruz. Buna aslında iş ortakları da belirli alanlarıyla girebiliyor. Ubuntu ya da bu görevi tanımlayan başka projelerden tanıştığım insanların durumuysa farklı. Onlar gönüllülerin organizasyonunu yapan ekiplerin liderleri olarak çalışıyorlar. Oradaki manager sözcüğü, tam çevirisiyle müdür desek başımız ağrımaz bir alana denk geliyor. Topluluğun müdürü değiller elbette, topluluktan sorumlu olarak çalışanların müdürü olarak görev yapıyorlar. Belki, sonra iş başında gördüklerimden yola çıkarak sezgisel biçimde yakıştırdığım topluluk lideri tamlamasını kullanabilirim diye düşünüyorum.</p>
<p>Etkinlikte ilk öğrendiğim ve şaşırdığım noktalardan biri bu oldu. Yıllardır falanca projesinin sırf ofis paketi için şu kadar geliştiricisi var, bilmemkimler <em>kernel</em> için şu kadar geliştirici çalıştırıyor efsaneleriyle Pardus&#8217;u kıyaslarken hüzünlü bir asimetriyi görür dururduk, ama bu alanda bu kadar ciddi bir farkla karşılaşmayı beklemiyormuşum demek ki&#8230; Yani artık geliştirici kardeşlerimin imrenmelerine eklenip &#8220;bizim de etkinlik planlamaya ayrı, sosyal medyaya ayrı, basına ayrı atayabildiğimiz elemanlarımızın olduğu koca bir takımımız olsaydı&#8230; Nerdee, çamaşır bende, bulaşık bende&#8230;&#8221; diyebiliriz. Neyse&#8230;</p>
<p>Etkinliğin amacı temelde topluluk çalışmalarına dair kafa yoranları bir araya getirerek, bu alanın geleceğine dair ortak planlar yapmak, mevcut sorunlar üzerine ortak kafa yormak ve kişilerin kendilerini geliştirmelerine olanak sağlamak.</p>
<p><a href="http://oreilly.com/" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-126" title="cls_oscon_duyuru" src="http://developer.pardus.org.tr/people/loker/blog/wp-content/uploads/2011/09/cls_oscon_duyuru-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" />O&#8217;Reilly</a> tarafından düzenlenen epey büyük ve önemli bir başka etkinliğin, <a href="http://www.oscon.com/oscon2011" target="_blank">OSCON</a>&#8216;un hemen öncesinde, aynı mekan kullanılarak gerçekleştirilmesi de ilk günden beri gelenek olmuş. Bu yönteme mekan paylaşımı (co-location) deniyor ve etkinliklerin ekonomik anlamda kolaylaşması için önerilen yöntemlerden biri. O&#8217;Reilly beş değil de yedi gün için mekanla anlaşıyor, iki gün bu etkinliğin mekan sponsoru oluyor. Sıfırdan bir etkinlik mekanı kiralanmasına kıyasla çok daha az maliyeti olduğu için sponsor açısından olumlu bir talep. O etkinliğe katılmaya gelecek insanlar da aynı şekilde planlarını iki gün fazladan yaparken (hele benim gibi kıtalar arası uçunca) epeyce anlamlı hale geliyor.</p>
<p>Etkinliğin şekli de dikkate değer, verimli ama riskli bir yöntem ve başlı başına üzerine konuşmayı hak ediyor.</p>
<p><strong>Na-konferans</strong></p>
<p>Na-konferans olarak kullandığım terimin İngilizcesi <em>konferans olmayan</em> anlamına gelen <em>unconference</em> sözcüğü. Wikipedia bu kavram hakkında şöyle <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Unconference" target="_blank">diyor</a>: &#8220;<em>Na-konferans, katılımcılar tarafından yürütülen bir etkinliktir. Geleneksel konferansların bir ya da birkaç yönünden kaçınmayı ifade eder. Bu özellikler yaygın olarak sunumların sponsorlar tarafından yapılması, yüksek katılım ücretleri ve hiyerarşik örgütlenme biçimleridir.</em>&#8221;</p>
<p>Türkiye&#8217;de birkaç konferansa katılınca, neden konferans mantığına karşı çıkan insanlar olduğunu anlamak zor olmuyor. Özellikle sponsorlar tarafından sunum yapılması, genellikle belirli bir ürünün reklamından ibaret oluyor. Konferans ne kadar kavramsal çerçeveyi belirlese de, bir yol bulunup olay firmaya çekiştirilebiliyor. Dolayısıyla gerçekten insanlara temas etmek, ortak akıl yürütmek için konferans tek başına iyi bir yöntem olmayabiliyor.</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-127" title="cls_program_olusurken" src="http://developer.pardus.org.tr/people/loker/blog/wp-content/uploads/2011/09/cls_program_olusurken-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" />Bu yönteme benzeyen etkinlik modellerinden biri de boot camp terimi ödünç alınarak ya da ondan devşirilerek isimlendirilen etkinlikler. Boot camp İngilizce&#8217;de askeri eğitimi tarif ediyor. Tam bir çevirisi Acemi Eğitimi olur herhalde. WordPress&#8217;in <a href="http://central.wordcamp.org/" target="_blank">WordCamp</a> etkinliği bunlara bir örnek.</p>
<p>Bu etkinliklerde program önceden belirlenmiyor. İlk gün katılımcılar üzerine konuşmak istedikleri konuları birer kağıda yazarak sıra oluşturuyor, bir dakikalık süre içinde niye böyle bir oturum istediklerini açıklıyor ve program tahtasında boş bir oturum alanına yerleştiriyorlar.</p>
<p>Bir oturum öneren herkes konuşmasını tamamladıktan sonra bir moderatör (genellikle organizasyondan biri bu sıkıcı işi üstlenmiş oluyor) önerilen oturumların yerleşimlerine bakıyor. Tüm önerenler de o sırada sınav sonucu açıklanmasını bekleyen insanlar gibi tahta etrafında yarım çember halinde bekleşiyor. Bu sırada sığmayan oturumlara yer ayarlamak, birbirine benzeyen konulardaki oturumları önerenler kabul ederse birleştirmek, ilgi alanına göre takip edilebilecek oturumları paralel yerleştirmemeye özen göstermek gibi bazı düzenleme işlemleri yapılabiliyor. CLS 11 bu konuda epey rahat ve kendinden organize bir topluluk tarafından yürütüldüğü için bu seans çok yaşanmadı desem yeridir. Program tamam olunca -ilk oturumdan beş-on dakika önce bitirmeye çalışılıyor)- herkes temiz hava, nikotin, kafein ihtiyaçlarını karşılamaya dağılıyor ve kısa bir aranın ardından ilk oturum başlıyor.</p>
<p>CLS 11&#8242;de ikinci gün ancak akıl edebildiğimiz iki detay sonradan işimizi çok kolaylaştırdı. Önceki yıllardaki iki etkinlik boyunca akıl edilmedi mi, deneyim aktarmada bir sorun mu var diye de düşündüm, ben bundan sonra katıldığım her na-konfereansta buna dikkat ederim mesela&#8230; Detaylar şunlar:</p>
<p>Program tamamlanır tamamlanmaz düzgün bir telefonla fotoğrafını çekip etkinliğin <em>hashtag</em>&#8216;i ile yayınlamak, böylece herkesin telefonundan da takip edebilmesini sağlamak&#8230;</p>
<p>Bir gönüllünün, oturum notlarının tutulduğu araçta oturumların hazırlığını yapması.<img class="size-medium wp-image-128 alignright" title="cls_program_bakarken" src="http://developer.pardus.org.tr/people/loker/blog/wp-content/uploads/2011/09/cls_program_bakarken-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></p>
<p>Bu ikinci detayı biraz açmam lazım tabii. CLS 11 boyunca düzenlenen tüm etkinliklere dair notlar wikia&#8217;da bu iş için açılan <a href="http://communityleadershipsummit.wikia.com/wiki/Main_Page" target="_blank">bir sayfada</a> toplandı. Her oturum başladığında oturumu öneren, katılımcılardan dizüstü bilgisayar ile gelen bir gönüllü soruyor, kabul eden biri wikia&#8217;da oturum başlığıyla sayfa oluşturuyor şeklinde bir süreç. Fakat notları düzenli olarak tutanlar dışında, sonradan katılımcılar kendi verdikleri örnekleri, linkleri eklemek isteyebiliyorlar ve ismi bulamayınca başka isimle sayfa açabiliyor ya da başka karışıklıklar yaşanabiliyor&#8230; Bunların önlenmesi için programın sayfaya linkleştirilerek girilmesi yetiyor. Wiki yapısı, olmayan bir sayfanın linkini doğrudan onu yaratmaya yönlendirdiği için herkes programda katıldığı oturuma tıklayınca ortak bir alana ulaşmış oluyor.</p>
<p>Oturumun ne şekilde olacağı tamamen o oturumu gerçekleştirenlere kalan bir konu. Yine de bu konuda epeyce tavsiye ve deneyim biriktirmek de mümkün oldu, wiki&#8217;de detayları var. Benim kendi açımdan önemsediğim püf noktalardan biri, kullanılan dile yabancı ya da çekingen olanların konuşmaya katılmalarını kolaylaştırmak için kimi taktiklerin kullanılması önerisi. Mesela, söz alarak konuşmak ya da giriş ve çıkış sırasında birer tur herkesin tek tek söz almasını bir moderatörün sağlaması&#8230; Bu tür yöntemler genellikle hararetli ve üretken konuşmaların önünü kesebiliyor, ama ikinci yöntem (oturum başı ve sonunda birer tur) zaten konuşabilen insanların o turları pas geçmesi, ama lafa giremeyenlerin de iki kelam etmesi açısından faydalı oluyor.</p>
<p>Özellikle Amerikan kültüründe topluluk çalışmasından anlaşılan şey çoğunlukla etkinlik düzenlemek, zira işi paylaşırken zaten belirli ortaklıklar işliyor. Herkes anladığı işe karışıyor, birbirinin alanına saygı duyuyor falan derken ihtiyaç duyulan şey genellikle sosyalleşmeye dönüyor. Haliyle bu na-konferansı kapsayan günlerin de oturum dışı zamanları ağırlıkla bu yaklaşımla örülmüştü. Şehirde ayarlanan bir barda, sponsor ayarlanabildiği zamanlarda hesabı onlara yıkarak, hep birlikte içmeye giderek akşamı doldurmak. Sonra da kongre vadisi ismini hatırlatan bölgedeki otellere dağılmak&#8230;</p>
<p>Yazı iyice kontrolden çıkmadan, gün gün oturumlar ve insanlar hakkındaki izlenimlerimi aktarmak üzere ve soru, yorum ve katkılara her daim açık olduğumu hatırlatarak bunu bitireyim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/gec-olsun-guc-olmasin-community-leadership-summit-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Okullar mı açılıyor? Onu bırak, diziler başlıyor!</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/okullar-mi-aciliyor-onu-birak-diziler-basliyor/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/okullar-mi-aciliyor-onu-birak-diziler-basliyor/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Sep 2011 17:30:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diziler]]></category>
		<category><![CDATA[dizi]]></category>
		<category><![CDATA[yeni sezon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=430</guid>
		<description><![CDATA[Mevsimler kadar, küresel ısınma etkilerini düşünürsek belki daha bile belirleyici iki önemli sosyal gelişmenin eşiğindeyiz. Okullar açılıyor ve diziler başlıyor. Günlük rutini çaktırmadan bu kadar etkileyen başka ne var acaba? Derbi maçları desem, onlar gündelik hayatı ve hatta dünyanın dönme hızını bile etkilemeye göstere göstere uğraştıklarından sayılmaz herhalde. Aklıma gelen tüm örnekler de öyle&#8230; Öyle <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/09/okullar-mi-aciliyor-onu-birak-diziler-basliyor/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mevsimler kadar, küresel ısınma etkilerini düşünürsek belki daha bile belirleyici iki önemli sosyal gelişmenin eşiğindeyiz. Okullar açılıyor ve diziler başlıyor. Günlük rutini çaktırmadan bu kadar etkileyen başka ne var acaba? Derbi maçları desem, onlar gündelik hayatı ve hatta dünyanın dönme hızını bile etkilemeye göstere göstere uğraştıklarından sayılmaz herhalde. Aklıma gelen tüm örnekler de öyle&#8230; Öyle ya da böyle kışın müjdecisi bu olay önümüzdeki haftadan itibaren gün isimlerinin pazartesi&#8217;den <em>dexter</em>&#8216;a, cuma&#8217;dan <em>bigbang</em>&#8216;e dönüşmesi anlamına gelebiliyor.</p>
<p>Dizileri kabaca dört sınıfta hatırlıyorum. İple çekercesine beklediklerim, gelince izlerim grubundakiler, bana mı yayınlıyorlar bunları ve bittiği için o kadar üzüldüm ki&#8230; Biten ve bittiğiyle kalanlar da eklenebilir ama, gereksiz&#8230; İlk iki gruptakiler düzenli konu olma potansiyeli olanlar. Hâlâ yayınlanıyor ve ilgi görüyorlar zira. Üçüncü gruptakiler, diğerlerinden bahsederken ya da takvim çıkartırken dedikodu kıvamında geçiştirilebilirler. Dördüncü gruptakileri yazmak için bir dizi kategorisi olmasa da olurdu aslında&#8230; İnsanın <a href="http://www.22dakika.org/yazi/firefly-tanitim" target="_blank">Firefly</a>&#8216;dan, <a href="http://www.22dakika.org/yazi/black-books" target="_blank">Black Books</a>&#8216;tan bahsetmek için nedene ihtiyacı olmaz ki&#8230; Ama denk gelmemiş demek ki&#8230;</p>
<p>Bu ayrımı zorlamadan, bu hafta başlayan dizilere gelirsek, saat farkı nedeniyle Salı gününden itibaren günlük yaşamıma karıştıracağım diziler gün sırasıyla şöyle:</p>
<p><a href="http://www.22dakika.org/yazi/castle-tanitim" target="_blank">Castle</a>, <a href="http://www.22dakika.org/yazi/how-i-met-your-mother" target="_blank">How I Met Your Mother</a>, <a href="http://www.22dakika.org/yazi/tanitim-ncis-deniz-kuvvetleri-kriminal" target="_blank">NCIS</a>, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/NCIS:_Los_Angeles" target="_blank">NCIS:LA</a>, <a href="http://www.22dakika.org/yazi/glee-tanitim" target="_blank">Glee</a>, <a href="http://www.22dakika.org/yazi/criminal-minds-tanitim" target="_blank">Criminal Minds</a>,<a href="http://www.22dakika.org/yazi/the-mentalist-tanitim" target="_blank"> The Mentalist</a>, <a href="http://www.22dakika.org/yazi/the-big-bang-theory-tanitim" target="_blank">The Big Bang Theory</a></p>
<p>Ekim ortasında ve hatta Kasım&#8217;da falan da <a href="http://www.22dakika.org/yazi/behzat-c-bir-ankara-polisiyesi" target="_blank">Behzat Ç.</a>, <a href="http://www.22dakika.org/yazi/dexter-tanitim" target="_blank">Dexter</a>, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Covert_Affairs" target="_blank">Covert Affairs</a>, <a href="http://www.22dakika.org/yazi/leverage-tanitim" target="_blank">Leverage</a> ve <a href="http://www.22dakika.org/yazi/house%20-tanitim" target="_blank">House MD</a> giriyorlar. House geçen dönemin ortasında izlemeyi bıraktığım bir diziye dönüşmüştü, Lisa Edelstein, dolayısıyla canlandırdığı karakter, başhekim Dr. Lisa Cuddy bu sezonda yer almayacakmış. Edelstein&#8217;la özel bir alıp veremediğim olmasa da, House-Cuddy ilişkisinden sıtkım sıyrıldığı, dizinin asıl zeka pırıltıları olan bulmaca halindeki hastaların yerini birbirinden cılız yan karakterlerin itişmesi aldığı için yılmıştım. Bu sezon bir şans daha veririm herhalde&#8230;</p>
<p>Tabii bütün bu diziler arasında açık ara tek geçtiğim biri var, ki kendisi için Ocak ayını bekleyip tadı damağımızda kaldığı sırada uğurlayacağız. BBC&#8217;nin şahane dizisi <a title="Hustle" href="http://www.bbc.co.uk/programmes/b007gf9k" target="_blank">Hustle</a>. Tamam dizi sünmüyor, yapım kalitesinden taviz vermiyorlar, hatta kadroyu da ana hatlarıyla korudular. Fakat yılda altı bölüm blogda dizi kategorisi açarken <a href="http://loker.radiobrecht.org/2011/09/dizi-dedigin">vurguladığım</a> diziye özgü avantajları çok zorluyor. (Yalan aslında, misler gibi de karakter derinlikleri, yaratıcı senaryolar, harika bir ekip falan da, gözüm doymuyor işte&#8230;)</p>
<p>Listedeki dizilerin her biri ayrı birer yazı olmayı hak ediyor, hatta yazılar boyu gidecek etiketler haline dönüşebilir diye düşünerek bu yazıya da burada son vermek uygun olur herhalde. Son olarak dizi üzerine okumayı sevenler için iki link: ilki zaten dizilerin linklerinin çoğunun gittiği ve tamamen dizi kültürüne adanmış <a href="http://22dakika.org" target="_blank">22dakika.org</a>, diğeri de  <a href="http://kedilervekitaplar.blogspot.com/2010/01/tv-dizisi-yazlar-dizini.html" target="_blank">kediler ve kitaplar</a> dizi bölümü, ki diğer bölümlerini de görmelisiniz!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/okullar-mi-aciliyor-onu-birak-diziler-basliyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dizi dediğin</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/dizi-dedigin/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/dizi-dedigin/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Sep 2011 14:39:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diziler]]></category>
		<category><![CDATA[dizi]]></category>
		<category><![CDATA[televizyon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=426</guid>
		<description><![CDATA[Catherine Deneuve BiR+BiR&#8216;in 12. sayısında Siren İdemen&#8217;in çevirisiyle yayınlanan söyleşisinde CSI, Mad Men, Six Feet Under ve Dexter&#8217;dan sonra The Wire&#8217;a kaptırdığını anlatıyordu. Kendisi arkadaş tavsiyesiyle birkaç diziye göz atmış olmanın yanında sinefilliğini çok kaybetmemiş olan Siren bu duruma hafifçe şaşırmış olarak &#8220;diziler ne kadar yaygın ve etkili hale geldi değil mi?&#8221; diye sordu bir <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/09/dizi-dedigin/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Catherine Deneuve <a title="BiR+BiR" href="http://birdirbir.org/1" target="_blank">BiR+BiR</a>&#8216;in 12. sayısında Siren İdemen&#8217;in çevirisiyle yayınlanan söyleşisinde CSI, Mad Men, Six Feet Under ve Dexter&#8217;dan sonra The Wire&#8217;a kaptırdığını anlatıyordu. Kendisi arkadaş tavsiyesiyle birkaç diziye göz atmış olmanın yanında sinefilliğini çok kaybetmemiş olan Siren bu duruma hafifçe şaşırmış olarak &#8220;diziler ne kadar yaygın ve etkili hale geldi değil mi?&#8221; diye sordu bir gün.</p>
<p>Dizilerin etki alanları basitçe televizyon kültürüyle sınırlanmıyor. Kendilerine has alt kültürler oluşturan &#8220;kült&#8221; diziler başta olmak üzere, mazruf zarfı unutturalı çok oldu.</p>
<p><span id="more-426"></span>Gülengül Altıntaş&#8217;ın sorularını yanıtlayan Tuna Erdem, Bağımsız Akademisyenler çalışmaları kapsamında İstanbul&#8217;da Buffy The Vampire Slayer dizisini odağına alan bir bilimsel konferans düzenlemelerine dair şöyle diyor örneğin:</p>
<p>&#8220;<em>(&#8230;)bir hayli tepki aldık; bu konuda bilim mi olur, konferans mı yapılır diye. İşin özü şu: Düşüncenin, bilginin ve bilimin özel bir konusu, teması olamaz. Her konuya kafa yormak, her konuda eleştirel düşünce ve bilimsel bilgi üretmek zorundayız. Bilimsellik ele alınan konuda değil, kullanılan yöntemdedir. Bir konu ‘ciddi’ olduğu için değil, bilimsel yöntemlerle araştırıldığı için bilimseldir. Kaldı ki kısıtlı kaynaklarımızın hatırı sayılır bir bölümünü, televizyon dizilerinin üretimi ve tüketimine harcayan bir ülke olarak, bu konuda kafa yormak lüks değil, tam tersine bir gereklilik. Aksi takdirde bu alana yatırdıklarımız ciddi bir israf haline gelir.</em>&#8221;</p>
<p>Gerçekten de dizi dünyası sürekli büyüyen, sorunlarıyla, hacmiyle daha çok konuşulan; ihracat konusu haline gelmesiyle gündem oluşturmasıyla bile başlı başına dikkati çeken bir boyut yaratıyor. Bir kaç yıl önce anlaşmalarının kablo televizyon devriyle sınırlı kalmasından rahatsız olan ve dijital mecralardaki yayınlardan telif isteyen senaristler greve gittiğinde sektörün kalbi Hollywood epeyce zora düşmüş, yazarlar sadece dizi yazmadığı için neredeyse efsanevi Oscar törenleri bile yapılamaz hale gelmişti.</p>
<p>Dizi izlemenin, yaşamının bir parçası haline gelen diziler olmasının öncelikle böyle kaçınılmaz bir boyutu var. Groucho Marx &#8220;<em>Televizyon izlemenin çok eğitici olduğuna inanıyorum. Ne zaman biri televizyonu açsa, diğer odaya gidip kitap okumaya başlıyorum.</em>&#8221; <a href="http://www.quotationspage.com/quote/850.html" target="_blank">dediğinde</a>, Baudrillard henüz televizyondan naklen yayınlanmasının etkilerini inceleyerek Irak savaşı gerçekten yaşandı mı sorusunu sormamıştı.</p>
<p>Elbette hayatta karşımıza çıkan herhangi bir şeyin kapsayıcı etkisi onunla kurduğumuz ilişkinin bağlayıcı tek nedeni olmamalı. Öte yandan diziler basitçe artık gündelik bir gerçek ve onunla yaşamayı öğrenmeliyiz bakış açısıyla düşünmüyorum bunları söylerken. Bu işin sadece bir boyutu.</p>
<p>Benim açımdan dizilerin çekici olmasını sağlayan çok daha temel bir boyut, sunduğu anlatım olanaklarının genişliği. Yıllar önce <a href="http://www.worldshortstoryday.org/tr/dusleroykuler.asp" target="_blank">Düşler Öyküler</a> diye bir dergi çıkardı. İlk sayısını ya yayınladığında ya da yayınlamak üzereyken Hacettepe Üniversitesinde düzenlenen bir öykü sempozyumuna katılmıştım. Öyküyü tarif etmek isteyen akademisyenlerden biri, öykünün olay temelli, romanın karakter temelli gelişiminin temel ayırıcı unsur olduğunu söylediğini hatırlıyorum. Karenin kenarlarının dik olması gibi, üçgenin iç açılarının toplamının hep 180 derece olduğunun ne kadar basit ispat edildiğini görmek gibi, bir kez anlayınca sanki doğduğundan beri biliyormuş gibi hisettiğin bilgilerden biri gibi geliyor.</p>
<p>Öykü-roman ayrımında olduğu gibi, olaylar ve karakterler arasında film ve dizilerde de başka olanaklar ve alanlar var. Aslında yapıldığı tarihi aşıp, kuşaklar boyu tekrar izlenen filmlerin de karakter derinlikleri hep başarılı ve doyurucu olur. Yani filmde karakter değil olay var denemez tabii, ama standart bir amerikan dizisiyle, hollywood filmini yanyana koyunca 1.5 saate 10 saat gibi bir hacimsel fark ortaya çıkıyor. Detay üretme konusunda bu farkı değerlendirebilen dizi yapımcılarının, en az ekol yaratan sinemacılar kadar önemli sanatsal güçleri olduğunu fark etmekte yarar var.</p>
<p>Bu ayrıma kısmen bağlı, kısmen bağımsız bir başka unsur da ister kültür endüstrisinden, ister genel hatlarıyla üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinden bakalım kısacası &#8220;paranın çoğu burada olunca, bir sürü yetenekli insan da burada toplanıyor&#8221; hali.</p>
<p>Türkiye&#8217;de görüntü yönetmenleri, ışıkçılar, yapım ekiplerini kuranlar genellikle profesyonel yetkinliklerini reklam sektöründe kazanıyor mesela. Sık ve düzgün para kazandırabilen işler o alanda çıktığı için geçimlerini o sektörde sağlıyor, bir projeye katılabilecek vakitleri olduğunda, birisi onlarla çalışmak istediğinde sinema filmlerinde görev alıyorlar. Haliyle görüntü yönetmeninin estetik algısı hem reklam dünyasını hem de sinemayı aynı bakış açısından besliyor (ya da ikisinde birden olmak onu dönüştürerek buna yol açıyor) ama sinema tadında reklamlar, reklam kokan filmler gibi bir sonucu oluyor bu etkileşimin&#8230;</p>
<p>Benzeri bir etki televizyon yapımlarında kameramanların görev almaya başlaması sonucu haber çekimi gibi dizi izlediğimiz talihsiz günlerde de kendini göstermişti, neyse ki uzun sürmedi.</p>
<p>Biraz fazla indirgeyerek ve üfürerek yapılmış tespitler bu üsttekiler, ama haklılık payları olduğuna inanıyorum. Polemiği sürdürmekten kaçınmam hani&#8230;  Neticede insanın hayatını nasıl kazandığı, nasıl sürdürdüğünü etkiliyor tespiti yüzlerce yıldır var ve işliyor görünüyor&#8230;</p>
<p>Şimdi bu iki son derece nabilimsel tespitin ışığında, dizi dünyasında izlenecek bir şeyler bulmanın ne kadar çok nedeni olabileceği açığa çıkıyor&#8230; Öte yandan, tıpkı sinema gibi mecranın olanakları, her yapıtın bu olanakları hayalgücünü zorlayan, insanı entelektüel anlamda doyuran birer ürün yaratmak için kullanması anlamına gelmiyor tabii. Dizi deyince Kaynanalar da var, Şaşıfelek Çıkmazı da&#8230;</p>
<p>Bir yandan günün yorgunluğunu atmak, kafanın içindeki çiti açıp dolanan tilkileri yarım saatliğine salmak uğruna bir terapi olarak izlenen diziler oluyor, diğer yanda iple çekip bayılarak izlediğin diziler&#8230; Kimi zaman izlemeden duramayıp, izlediğini itiraf etmekte utandıkların da olabiliyor. Blogda dizi yazmak hiç aklıma gelmemişti, üşenmediğim bir iki sefer <a href="http://22dakika.org" target="_blank">22dakika</a>&#8216;ya yazı göndermiştim. Sonra bir diziyi geç keşfettiğine inanan bir arkadaşın &#8220;şu diziyi izleyip de yazmamış olanlar!&#8221; diye ünleyince, belki ihmal etmemin alışkanlık olduğu bilöker&#8217;e de biraz hareket gelir diye düşünerek yeni bir kategori açmış olayım dedim. Her kategori böyle hafiften feragatnâmesiyle birlikte geliyor, bu seferki uzun oldu ama&#8230; Olsun&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/09/dizi-dedigin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Portland macerası &#8211; bölüm 2</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-2/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Jul 2011 23:24:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[portland]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=418</guid>
		<description><![CDATA[İlk günün şaşkınlığını takiben birbirinden ilginç insanların olduğu Community Leadership Summit 11&#8242;e katıldım. Bu konuyla ilgili notları ayrıca özgür yazılım ve copyleft maslahatgüzarlığında bulabilirsiniz. Burada ufak tefek notlarla Amerika deneyimi yazmaya devam edeyim diye düşündüm. Tekman, Portland&#8217;la ilgili tavsiyeler veriken parkı gösterip &#8220;tanışmasalar da nazikçe selamlaşan insanları göreceğin yer de burası&#8221; demişti. Bu aslında en <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-2/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İlk günün şaşkınlığını takiben birbirinden ilginç insanların olduğu Community Leadership Summit 11&#8242;e katıldım. Bu konuyla ilgili notları ayrıca özgür yazılım ve copyleft maslahatgüzarlığında bulabilirsiniz. Burada ufak tefek notlarla Amerika deneyimi yazmaya devam edeyim diye düşündüm.</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/domuzcuk.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-421" title="domuzcuk" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/domuzcuk-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Tekman, Portland&#8217;la ilgili tavsiyeler veriken parkı gösterip &#8220;tanışmasalar da nazikçe selamlaşan insanları göreceğin yer de burası&#8221; demişti. Bu aslında en ufak bir ortaklık söz konusu olabilen her yer için geçerli. Hepsinden önce, bir şeyler satın almaya çalışırken önden bir nezaket selamlaşması şart. Sadece günaydın falan demek değil, ufak bir hal hatır sorma, elektriğe bağlı olarak azıcık havadan sudan konuşma falan epey kabul gören bir davranış şekli. Öyle ki, uluslararası organizasyonların yapılanmalarına ilişkin sorunları tartışırken, ikinci dil olarak İngilizce konuşanların yaşadığı sorunları sıralayıp, olası çözüm önerilerini listelemeye çalışmayı önerdiğimde kimi noktaların utangaç insanlar için de geçerli olabileceği epey geç gündeme geldi. Biriyle konuşurken çekindiği için aklındakini söylemekten kaçınmak çok sık rastlanan bir şey değil gibi görünüyor. Öyle algılanıyor demek daha doğru belki de&#8230;<span id="more-418"></span></p>
<p>Arkadaş çevremdeki insanların bir bölümünün eşek yüküyle para ödeyerek akıllı telefon almasını garipsiyorum. Kullananlara lafım yok, dibine kadar yararlananlar kuşkusuz var. Ama benim telefonuma iphone kılıfı geçirsem aradaki farkı iki ay sonra anlayacak olmasına aldırmadan o parayı ödeyen kaç tane arkadaşım olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Bu neredeyse tamamen servisle ilgili bir durum. Turkcell son dönemde iyi ataklar yapıyor, ama tek başına bir servis sağlayıcının yapabileceği şeylerin sınırı olduğunu unutmamak gerekli. Burada ise özellikle Google (ki hayatımızı yönetmeye başlamasından endişe duyan insanların sayısı da az değil) servislerine çevrimiçi ulaşmak için akıllı telefonlar bir nimet. Ben koca tabletimle hareket etmek zorunda kalmama rağmen ziyadesiyle mutluyum, bir iphone ya da android telefonun ne kadar rahat olabileceğini ancak tahmin ediyorum.</p>
<p>Yiyecek bir şeyler mi arıyorsunuz? Google haritasını açıp &#8220;beni bul&#8221; diyorsunuz. Beleş bir kablosuz internet bağlantısı bile yeterli bunun için, 20-30 m. sapmayla şak diye işaretliyor. Sonra &#8220;civarda tıkınacak ne var&#8221; tuşuna basıyorsunuz, hoop diye işaretleniyorlar bir bir. Hepsi hakkında yorumlar vb. bulmak bir yana, zaten hepsinin menüleri, açılış/kapanış saatleriyle ilgili bilgi alabileceğiniz birer web sitesi var. İşte tam da servis sağlayıcının sınırının bittiği yer burası. Mekanlar İnternet üzerinden ulaşılabilir olmayı o kadar önemsemişler ki, bu konuda her şeyi deniyorlar. Bakkalın bile Facebook sayfası var. Böyle olunca yol-iz bulmak ziyadesiyle kolaylaşıyor. Google transit denen akıllara zarar proje de cabası. Bu proje de civardaki toplu ulaşım servislerini saat ve dakika inceliğinde tarif ediyor. Şehrin öte yanındaki bir müzeye mi gideceksiniz, hangi tramvay geçiyor, saat kaçta yakın durakta olması bekleniyor hepsi öğrenilebiliyor. Bugün gördüğüm en dehşetengiz detay ise &#8220;maç var, şu şu saatler arası trafiğe dikkat edin&#8221; uyarısı da çıkmasıydı.</p>
<p>Neyse, önceki mesajda itinayla uzak durduğum &#8220;burada bir düzen var&#8230;&#8221; efsanesine bu kadar katkıda bulunmak yeter herhalde.</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0452.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-423" title="IMG_0452" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0452-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Tekman&#8217;ın tek önerisi insanlarla tanışmamama rağmen nerelerde selamlaşabileceğim değildi elbette. İki ayrı lokanta önerdi, özellikle kahvaltıda nefis olacağını iddia etti. Ben de pazar sabahı toplantıdan önce karnımı doyurmak üzere şehrin öte tarafındaki Mother&#8217;s Bistro&#8217;nun yolunu tuttum. Hesaba katmadığım şey popülariteydi. Hele pazar günü tüm mekanlar açık olmadığı için açık ve kalburüstü olan her yerde inanılmaz sıra var. Bayağı hip bir gece kulübüne girmek ister gibi bir şeridin yanında sıraya girmiş Cingılbört aileleri! Orası biraz civcivliydi, dolayısıyla daha da saçma olduğuna inandığım bir durumu belgeleyerek şeker koması sırasını sizler için belgeledim.</p>
<p>Daha da geç kalmamak için konferans merkezine epey yakın bir kafe bulup orada atıştırıverdim. Amerika ile ilgili efsanelerden biri de meren&#8217;in &#8220;kahvaltı istemeyi başardığında ingilizce konuşabiliyorsun demektir&#8221; başlıklı olanıydı. Tanıştığım nice insandan dille ilgili övgüler aldıysam da, kahvaltı etmenin benim açımdan kolaylığı bu açıdan daha önemli bir ölçü idi. Gerçekten de basit bir kahvaltı seçeneği yok. Neticede iki üç çeşidi olan, simit çakması bir hamur parçasıyla yanında ne tür sıcak bir şey yeneceği meselesi etrafında dönüyor tüm olay. Ama o yanında yenecek olan şey karışık.</p>
<p>Bir kere, olası seçeneklerin tamamı konusunda rızanız alınıyor. Sadece peynirli simit (<em>bagel</em>) mi yiyeceksiniz, yumurta, sosis, pastırma (<em>bacon</em>) istemediğinizi net bir şekilde öğrenmesi gereken bir garsonla karşı karşıyasınız. Meren ilk günlerde sorulan soruların hepsine evet cevabı vererek geçiştirmeyi denemiş. Fakat bu ekmeğinizi hangi tür istersiniz sorusuna kadar işlemiş haliyle&#8230; Ben daha şanslıydım. Büyük olasılıkla Meren&#8217;in ilk deneyimini aksanı filmlerden falan öğrenilebilecek bir yer olmayan New Orleans olmasıyla da ilgili. Ben simitimi başarıyla aldım, tökezlediğim tek şey kahveyi kağıt bardakta istemeye çalışırken tüm kahvaltıyı paket almak oldu. Arkamdan &#8220;madem açıp burada yiyecektin, niye paketlettirdin gerizekalı&#8221; demişlerdir. Kibarlık o kadar asal bir durum ki, bunu asla yüzünüze söylemiyorlar. Herkesin içinden geldiği gibi davranma hakkı saklı. Konferans salonunda saçma sapan bir yerde yere uzanıp kitap okumak serbest mesela. Kendine güven duymayı besleyen şeyler bunlar. Her zaman iyi sonuçlar doğurmasa da, genel olarak da olumlu bulduğum yönleri arasında&#8230;</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0397.jpg"><img class="size-thumbnail wp-image-422 alignright" title="IMG_0397" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0397-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Tüm bunların yanında mekanlar genellikle rahat, keyifli yerler. Girdiklerim arasında en salaş olanı bile (bu İnternet sitesi yok demek galiba) gazete bulunabilir, temiz vb. bir mekan sunuyor. Bir de her dükkanın kapısında umumi tuvalet değiliz yazısı yazılı ki, hadi bunu bir barda, pizzacıda anlıyorum. Türkiye&#8217;de yaygın olan bakışla mcdonalds olmak istemiyorlar. Fakat bugün bu yazıyı bir araba satıcısının camında gördüm ki, harbi merak ediyorum sıfır subaru mağazasına girip tuvaletin yolunu tutan mı oldu da yazdılar acaba&#8230; Gelenekler ilginç vesselam. Mekana özenmek demişken, şu harika manzara da bu sabahki kahvaltımı da yaptığım ve yukarda bahsettiğim ilk macerayı yaşadığım J Cafe&#8217;nin sokağa bakan camında&#8230;</p>
<p>hamiş: Bu kadarını yazıp yollamasam iyice sallayacağım için böyle özensiz, lafı fazlasıyla uzatıp az şey anlatarak, aslında link olması gereken hiçbir şeyi link yapmayarak yolluyorum. Sonradan tutmayacağımdan emin olduğum bir söz vereyim, en azından linkleri bir gün düzeltirim. ;)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Portland macerası &#8211; bölüm 1</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-1/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-1/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 23 Jul 2011 04:19:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[kitapçı]]></category>
		<category><![CDATA[laughing horse books]]></category>
		<category><![CDATA[oscon]]></category>
		<category><![CDATA[portland]]></category>
		<category><![CDATA[powells]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=410</guid>
		<description><![CDATA[Hayatımda ilk kez ABD&#8217;ye gelmenin sonuçlarından biri de, ilk kez kıtalararası uçmak oldu. Hayatımın en uzun günüydü. Perşembe sabahı bir kalktım, iki kere cuma yaşadım, daha da bitmedi. Neyse ki toplu taşıma araçlarında uyumakla ilgili üstün bir yeteneğim var. Öyle Erzurum&#8217;a uçar gibi manzara seyredilecek bir durum da olmadığından koridorda ayak uzatılabilecek bir pozisyonu başarıyla <a href='http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-1/'>[...]</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hayatımda ilk kez ABD&#8217;ye gelmenin sonuçlarından biri de, ilk kez kıtalararası uçmak oldu. Hayatımın en uzun günüydü. Perşembe sabahı bir kalktım, iki kere cuma yaşadım, daha da bitmedi. Neyse ki toplu taşıma araçlarında uyumakla ilgili üstün bir yeteneğim var. Öyle Erzurum&#8217;a uçar gibi manzara seyredilecek bir durum da olmadığından koridorda ayak uzatılabilecek bir pozisyonu başarıyla alıp, bir iki kere dolanmayı saymazsak uyuklaya uyuklaya cumalardan birini yedim. Yoksa <em>giderken iyi de, dönünce jet-lag oluyorsun </em>yollu deneyimlerin aldatmaca olduğunu acı biçimde öğrenirdim gibime geliyor. Gerçi sağlaması dönüşe, galiba uçak uykusu da kurtarmayacak, öyle derler.<span id="more-410"></span></p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0363.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-411" title="IMG_0363" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0363-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Velhasıl biri ziyadesiyle uyduruk görünen iki etkinliğe katılmak üzere haftalar önce yer ayırttığım Jupiter Hotel web sitesinde göründüğü kadar arkadaş canlısı çıktı. İstanbul&#8217;da unuttuğum fiş adaptörünü bile bulup getirdiler. Yandaki gibi manzarası olan bir odaya çabucak yerleştim. Oda ufak ve gürültülü ama konferans tipi otellerdense, böyle kendine has bir yerde kalmayı kesinlikle daha çok seviyorum.</p>
<p>Daha sonra ayrıca değineceğim bir yerel gazetede Portland&#8217;ın ünlü müzisyenlerinden birinin ölüm yıldönümüyle ilgili yayınlanan uzun bir yazıda, son konserini resimde görülen çardakta verdiğine değiniliyor. Burası otelin içine sokulmuş bağımsız bir bar. Programları da anlaşılan ilgi çekiyor. Ruhsuz ama profesyonel bir otelden daha iyi değil mi?</p>
<p>Çardağın altına toplanan insanlar çok ses çıkarır da uyku uyutmazlarsa endişesiyle her yatağın üzerine kulak tıkacı da bırakmışlar. Biraz tırt ama aslında çok sevimli bir çözüm bence. Neyse ki benim uyku yeteneklerim uçaklarla sınırlı değil&#8230;</p>
<p>Portland&#8217;ın benim kaldığım ve haşır neşir olacağım bölümü (<em>convention center</em>) ile <em>downtown</em> (bizde tam anlamıyla bir tanecik var, ona da özel isim vermişiz: tarihi yarımada&#8230; bu <em>downtown</em> gavur memleketlerinde şehrin epeyce yıllar önce var olduğu alanın, bugün genellikle merkez mahallelerden birine dönüştüğünde çağrıldığı isim) arasında bir nehir, üzerinde de biri çelik ve epey endüstri devrimi zamanlarını düşündüren köprüler var. Bizdeki Galata Köprüsü gibi ortadan katlanıp açılıyor ve şehre ismini veren limanlara can verebiliyorlar anladığım kadarıyla. Kaldığım otelden dümdüz gidince karşıma çıkan köprünün mekanizması 1924 yılında yapılmış. Köprü kuleleri bakımlı biçimde varlıklarını sürdürüyorlar. Fotoğrafı vardı ama genel bir Portland albümü yapar, notları tamamlayınca ona link veririm&#8230;</p>
<p><a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/28386_402114711249_202876091249_4159314_2960496_n.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-412" title="laughing horse books" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/28386_402114711249_202876091249_4159314_2960496_n-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Google Maps ve sokak görünümü özelliği sayesinde uğramayı planladığım yerlere giden yolları epey öğrenmiştim. Bir tanıdığım böyle şehirleri gezerek Google turizmi yapan birinden bahsetmişti. Bir amaç doğrultusunda kullanınca çok daha iyi anladım. O manyaklık da mümkün ve cazip bir hadise.</p>
<p>Mesela otelin üst sokağındaki film ve kitap odaklı muhalif kolektif, <a title="laughing horse books" href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=4&amp;ved=0CEIQFjAD&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2FLaughingHorsePDX&amp;ei=zEAqTq6PNoL6sAPnvuXiCg&amp;usg=AFQjCNFMAys830EiutH8At7vMF6lOkZB8g" target="_blank">Laughing Horse Books</a> ile böyle tanıştım. Gelmeden önce tanışabildiğim için de, kendilerine özgür yazılımcı oldukları için Pardus, sinemacı oldukları için son dönem İngilizce altyazılı/seslendirmeli DVD&#8217;si çıkmış filmlerden bazılarını alıp götürebildim.</p>
<p>İlk gün hevesiyle çok vakit geçiremesem de Daniel (David de olabilir) ve John ile tanıştım. John&#8217;un ev arkadaşı yüksek lisansıyla ilgili bir şeylerden dolayı Ağustos&#8217;ta İstanbul&#8217;a geliyormuş. Ne kadar kalacak anlayamadım. Tanıştığımda öğrenirim. Hafta boyunca görüşmek üzere sözleştik ve ayrıldık.<a href="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0371.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-413" title="portland sahafı" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2011/07/IMG_0371-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a></p>
<p>Bu tür kitapçılar Portland için çok şaşırtıcı değil gibi görünüyor, zira IKEA büyüklüğünde diye tarif ettiğim Powells&#8217;ı ararken biri hatrı sayılır, diğerinde herhangi bir sayıma girsen yıl devirmeden kurtaramazsın büyüklüklerde iki ayrı müzik dükkanı tavaf ettim. Birinde yaşadığım ilginç bir karşılaşmayı direk fotoğrafla anlatmak, fotoğrafın bu cümleler okunmadan görünmemesi için <a title="portland'da ilginç tesadüf" href="http://twitpic.com/5ubouv" target="_blank">twitpic linki</a>. Fakat bir başka sahafımsı kitapçı da solda görünüyor.</p>
<p>Kitapçılardan yapacağım alışverişi gemiyle kargolamayı planlıyorum. Bu plan plaklar için hayırlı sonuçlar doğurmayabilir diye radarımı kitapçı dükkanlarıyla sınırlı tutma niyetindeyim. Bakalım. Yoksa efsane plaklar var. Life dergisinin seslendirilmiş Amerika Tarihi var, 8 plak $40. Weill şarkıları söyleyen Lotte ve bir kaç yorumcu daha $10 civarlarında plaklarla el sallarken, Woody Allen&#8217;ın bir ayaküstü gösterisi ve Monty Python&#8217;un özgün film müzikleri ya da Marx kardeşlerin radyo oyunları gibi şeyleri bırakmak kolay değil. Genel anlamda müzik olayına girmiyorum bile&#8230;</p>
<p>Gavur memleketine gidenlerin düzenlilik, tertiplilik anlatmalarından çok sıkıldığım için bunu yapmayacağım (ama öyle böyle düzenli değiller, o ayrı) diye kendime söz verdim. Dolayısıyla memleket halini buradaki kültür ürünlerine baka baka yad etmek de laciverti olacak diye girmeyeyim diyorum. Otelin altında bir bağımsız radyo kanalı ve karşısında bir sanat tiyatrosu var. Gülen At tayfası ya da bu arkadaşlarla bir şeyler konuşma şansım olursa, hiç değilse dayanaklı atmak babında girişebilirim. O muhtemel yazı bir Şehir Hatları yazısı olarak Express&#8217;e gider&#8230; Portland macerasının nedeni OSCON ve Community Leadership Summit olunca, konu dışı kalma ihtimalinde buraya dönmekle birlikte, genel olarak maceranın sonraki bölümleri bilöker&#8217;in maslahatgüzarlığında yayınlanır diye tahmin ediyorum&#8230; Sağ üst köşeden takip edilebilir. RSS okuyanlar için bir formülüm olsa başıma sürebilirdim. Yapardım bunu. Şimdi tavuk gibi 9&#8242;da yatmamak için dışarı çıkayım. Belki bu bölüm de daha bitmemiştir&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2011/07/portland-macerasi-bolum-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

