<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bilöker</title>
	<atom:link href="http://loker.radiobrecht.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://loker.radiobrecht.org</link>
	<description>Kısa lafın uzunu...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 09 Aug 2009 01:31:41 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Eylem sanal ama örgüt gerçek&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/eylem-sanal-ama-orgut-gercek/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/eylem-sanal-ama-orgut-gercek/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 09 Aug 2009 01:24:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[express]]></category>
		<category><![CDATA[hacktivizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=166</guid>
		<description><![CDATA[Ünlü tuvalet yazısı &#8220;Kilroy was here&#8221; kadar anonimleşmiş, pasifist bir iyi dilek olarak &#8220;Bir gün bir savaş çıksa ve kimse gitmese&#8230;&#8221; sloganı, dilin mesaja uygunluğu konusunda en başarılı örneklerden biri herhalde. Bunu sağlayacak bir mekanizmaya işaret etmeyen, kendiliğinden, itaatsizlikten ibaret bir öngörü ve hayalle örülü bir direniş çağrısı. Sakladığı &#8220;hayırlısı&#8221; duygusunun yanında, tersine çevrilmeye bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ünlü tuvalet yazısı &#8220;Kilroy was here&#8221; kadar anonimleşmiş, pasifist bir iyi dilek olarak &#8220;Bir gün bir savaş çıksa ve kimse gitmese&#8230;&#8221; sloganı, dilin mesaja uygunluğu konusunda en başarılı örneklerden biri herhalde. Bunu sağlayacak bir mekanizmaya işaret etmeyen, kendiliğinden, itaatsizlikten ibaret bir öngörü ve hayalle örülü bir direniş çağrısı. Sakladığı &#8220;hayırlısı&#8221; duygusunun yanında, tersine çevrilmeye bu kadar müsait bıkkınlığı da tedirgin edici. Ya bir gün sadece ürettiklerimizi satın alabileceğimiz kadar boş vaktimiz olsa, kalan bütün vakitte anlamsız koşullarda çalıştırılsak ve kimse isyan etmese? Bu da mümkün görüldüğü kadarıyla. Demek ki birbirimizle konuşmaya, haberleşmeye ve &#8220;o gün hiç birimiz gitmiyoruz savaşa, anlaştık değil mi?&#8221; diye son bir kontrole ihtiyacımız olabilir.</p>
<p><span id="more-166"></span></p>
<p>Bu ihtiyacın en kadim karşılığı elbette örgütlenmek. Gasp edilen emeğin anlamı üzerinden, çağrıldığın ismin yasaklılığı, ananla paylaştığın dilin sözcüklerinin yok edilmesi üzerinden örgütlenmek. Bugün artık ihtiyaçlarını karşılama biçimleri üzerinden, tüketici olarak örgütlenmek de ekleniyor listeye, başka anlamlar ve ihtiyaçlara karşılık örgütlenmeler de. Kaygılar da büyüyor listeyle birlikte. Bir örgütün kendine ait hiyerarşisi, organları ve büyüklüğü, kaygıların çok arka planda kaldığı yeni dünyalar, ilişkiler yaratıyor kaçınılmaz olarak. Kaçmak mümkün mü sorusu etrafında başka arayışlar başlıyor, örgütlenmenin anlamı ve nedensel ortaklığı yerine modeli, yapısı öne çıkıyor. Yatay örgütlenme, taban örgütlenmeleri konuşuluyor. Yeni terimler, kuramlar tartışılıyor.</p>
<p>Zahiri dünya da bu tartışmaların izdüşümlerine sahip elbette. Her model ve arayışı karşılayan başka örgütlenmeler, bunların sonucu olarak ortaya çıkan yeni eylemlilikler ve olanaklar her gün gelişiyor. Bugün tüm dünyada, onlarca dilde kendine ait bir literatür yaratmış olan sanal aktivizm kavramı, yeni deneyimler ve alanlar sunuyor. Bir yanıyla sanal dünyada eyleme geçmek, diğer bir yanıyla sanal dünyada yaygınlaşan bir mesajla sokakları işgal etmek anlamına gelebiliyor sanal aktivizm.</p>
<p>Sanal aktivizmin önemi, sadece iletişim olanaklarıyla ilişkilerin nasıl geliştirildiği, onlara nasıl sahip olunabildiği açısından ortaya çıkmıyor. Basitçe darbe sırasında ele geçirilen radyo binasını kalan günlerde askerlerin korumasındaki sembolizmle hesaplaşmak değil tartışılan. Sosyal dünyasını ve devamında kendini gerçekleştirmeyi, İnternet, cep telefonları gibi araçların yarattığı, epeyce sembolik bir zeminde inşa eden bir nesil ve sınıf var. Sanal aktivizm, bu grubun zihin dünyasının politize edilmesi anlamını da taşıyor.</p>
<p>Sanal aktivizm üzerine kapsamlı bir yazıyı önümüzdeki aylarda (tahminen Ekim) Express dergisinde okuyabilirsiniz&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/eylem-sanal-ama-orgut-gercek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kültür özelleştirmesinde son nokta! DRM ile tüm mülkiyet (ve iktidar) sermayeye&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/kultur-ozellestirmesinde-son-nokta-drm-ile-tum-mulkiyet-ve-iktidar-sermayeye/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/kultur-ozellestirmesinde-son-nokta-drm-ile-tum-mulkiyet-ve-iktidar-sermayeye/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 09 Aug 2009 01:20:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[express]]></category>
		<category><![CDATA[amazon]]></category>
		<category><![CDATA[copyleft]]></category>
		<category><![CDATA[drm]]></category>
		<category><![CDATA[george orwell]]></category>
		<category><![CDATA[kindle]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=164</guid>
		<description><![CDATA[Temmuz 2005&#8242;te, yanlışlıkla planlanan günden önce satılıveren 14 adet Harry Potter ve Melez Prens kopyası Kanada&#8217;yı epeyce karıştırmıştı. Kitapların Kanada yayıncısı Raincoast Books, mahkemeye başvurarak kitap sahiplerinin resmi yayın gününden önce kitabı okumaları ve tartışmalarını engelleyen bir karar çıkartmayı başardı. Hemen sonrasında da bu kişilere kitapları ertesi gün getirmeleri karşılığında imzalı birer kopya ve tişört [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Temmuz 2005&#8242;te, yanlışlıkla planlanan günden önce satılıveren 14 adet Harry Potter ve Melez Prens kopyası Kanada&#8217;yı epeyce karıştırmıştı. Kitapların Kanada yayıncısı Raincoast Books, mahkemeye başvurarak kitap sahiplerinin resmi yayın gününden önce kitabı okumaları ve tartışmalarını engelleyen bir karar çıkartmayı başardı. Hemen sonrasında da bu kişilere kitapları ertesi gün getirmeleri karşılığında imzalı birer kopya ve tişört hediye edeceğini duyurdu.</p>
<p><span id="more-164"></span></p>
<p>Aynı gün, iki yakası arasında yarım güne yakın saat farkı bulunan ülkede ilk basılan gazetede yer alması planlanan bir eleştiri de mahkeme kararıyla engellenmeye çalışıldı. Batı yakasındakilerin kitabı almalarına saatler kala yayınlanacak olan eleştiri, firmanın halkla ilişkiler ve reklam adına yaptığı bütün tantananın çöpe gitmesi anlamına geleceği için, yayının ticari sırları deşifre etmek anlamına geleceği iddia edildi. Bu hamle tüm kuzey amerikada sert tepkiler ve boykot çağrıları doğurunca firma geri adım attı ve bir özür yayınladı. Bununla birlikte, kitabı yayın tarihinden önce almayı başaran 14 kişinin, kendilerine aynı anda gösterilen sopa ve havuca verdikleri yanıt meçhul. Orjinal imzalı birer kopya uğruna kitabı geri verip vermediklerini, meraklarına yenilip suç olmasına aldırmadan okuyup okumadıklarını bilemiyoruz.</p>
<p>Maddi mecralarla ilişkileri her geçen gün zayıflayan ve asıl kar alanlarını gayri maddi meta üzerine kurmaya yönelen eğlence endüstrisinin son numarası, Digital Rights Management (DRM &#8211; Dijital Hakların Yönetimi) adlı yeni bir telif koruma mekanizması. Yani dijital teknolojiler yaygınlaştığından beri yaşanan korkularına bir çözüm: kopyalanamayan içerik.</p>
<p>Gerçekten de doksanlı yıllar boyunca eğlence endüstrisinin tüm vahşi yöntemleri, dev tazminat davaları ya da magazin yönü ağır basan korsan operasyonları, kamuoyunda eser sahiplerinin hakları korunuyor düşüncesiyle destek topladı. Tüm vatandaşlar haklar için seferber oldu. Gelişip karmaşıklaşan telif düzenlemelerinin  sadece kartellere hizmet ediyor olduğu, küçük plak şirketleri, yayınevleri ya da benzeri bağımsız organizasyonların bu düzenlemeler sayesinde daha güvende olmadığı pek duyulan bir bakış açısı olamadı. Hal böyle olunca, DRM teknolojileri de, aynı düşünceyle destek görüp kamuoyunda sahiplenilmeye müsait görünüyor.</p>
<p>Oysa madalyonun diğer yanında, yaşamının kültürel alanını dijital yollardan dolaşıma giren içerikle dolduran insanların haklarına ne olduğu sorusu var. DVD-BluRay filmler, CD üzerinde satılan müzikler ve hatta doğrudan gayri maddi formda satışa sunulan elektronik kitaplar, müzikler, diziler, filmler ve bilgisayar programları bu düzenlemenin doğal nesneleri. Milli Eğitim Bakanlığının başlattığı pilot uygulamaya bakacak olursak yakında bu alana ders kitapları da girecek. Ya da başka bir deyişle, ders kitaplarına veda edeceğiz, yerlerini, M.E.B.&#8217;in onayladığı içerikle dolu ve dijital olarak korumalı bilgisayarlar, elektronik kitaplar alacak gibi görünüyor. Tabloya böyle bakınca kaygı yaratan gelişmelerin ne kadar büyük bir alanı ilgilendirdiği de ortaya çıkıyor.</p>
<blockquote><p><em>Amazon&#8217;un Kindle&#8217;lardan Orwell&#8217;i silişini takiben DRM nereye gidiyor sorusunun ardından kafamın içinde dönüp duranları yazmaya böyle başladım, devamı Express Ağustos sayısında sizi bekler&#8230; Doğru düzgün edit edilmiş, toplanmış hali okunsun diye böyle yazıyorum, <strong>az sonra</strong> meraklısı olduğumdan değil elbette. Dergi yayınlandıktan sonra ilk fırsatta buraya da tam metni koyacağım&#8230;</em></p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/kultur-ozellestirmesinde-son-nokta-drm-ile-tum-mulkiyet-ve-iktidar-sermayeye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilgi-iktidar ilişkisinde eski-yeni siyaset zemini: Wikipedia</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/bilgi-iktidar-iliskisinde-eski-yeni-siyaset-zemini-wikipedia/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/bilgi-iktidar-iliskisinde-eski-yeni-siyaset-zemini-wikipedia/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 09 Aug 2009 01:12:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[express]]></category>
		<category><![CDATA[CAMERA]]></category>
		<category><![CDATA[copyleft]]></category>
		<category><![CDATA[creative commons]]></category>
		<category><![CDATA[gpl]]></category>
		<category><![CDATA[libre commons]]></category>
		<category><![CDATA[vikipedi]]></category>
		<category><![CDATA[Virgil Griffith]]></category>
		<category><![CDATA[Wiki Leaks]]></category>
		<category><![CDATA[Wiki Scanner]]></category>
		<category><![CDATA[wikipedia]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=160</guid>
		<description><![CDATA[Express dergisi Temmuz 2009 sayısından&#8230;
Wikipedia, kendi tanımıyla, herkesin yazabildiği özgür bir ansiklopedi. 2001 yılında, herkesin erişimine açık ama konvansiyonel editoryal süreçleri içeren bir ansiklopedinin taslak maddeleri üzerinde birden çok kişinin çalışabilmesi için kurulmuş. Ancak kısa sürede öyle bilinir ve kullanılır hale gelmiş ki, ana projenin pabucunu dama atmayı başarmış. Sekiz yılda, 3 milyonu İngilizce, 10 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>Express dergisi Temmuz 2009 sayısından&#8230;</p></blockquote>
<p>Wikipedia, kendi tanımıyla, herkesin yazabildiği özgür bir ansiklopedi. 2001 yılında, herkesin erişimine açık ama konvansiyonel editoryal süreçleri içeren bir ansiklopedinin taslak maddeleri üzerinde birden çok kişinin çalışabilmesi için kurulmuş. Ancak kısa sürede öyle bilinir ve kullanılır hale gelmiş ki, ana projenin pabucunu dama atmayı başarmış. Sekiz yılda, 3 milyonu İngilizce, 10 milyondan fazla madde ve 5 milyona yakın görsel/işitsel dosya içeren ansiklopedi, bugün İnternetin en popüler yedinci adresi.</p>
<p><span id="more-160"></span></p>
<p>Bu durumun ansiklopedi kavramı açısından önemi, Microsoft&#8217;un ansiklopedisi Encarta&#8217;yı piyasadan çekmesiyle daha iyi anlaşılabilir. Böylece basitçe ekonomik boyutlu bir pazar kavgasının yanında, bu kavganın galibiyle belirlenecek gibi görünen bir başka tartışma alevlendi. ”Ansiklopedi nedir” tartışmasında iki rakip anlayışı temsil eden birer örnek başbaşa kaldılar ve Britannica ile Wikipedia arasındaki rekabet, ansiklopedi sözcüğünün karşılığı ne olacak ve daha da önemlisi, kavramların tanımını kim belirleyecek yarışı haline geldi.<br />
Wikipedia&#8217;nın yumuşak karnını anonim yazılmış bir ansiklopedi maddesinin güvenilir bir kaynak olamayacağı tezi oluşturuyor. Britannica&#8217;nın simgesi olduğu anlayışın takipçisi, bilgi üzerindeki hakimiyetleriyle muktedir kurumlar bu tezin arkasında toplanıyor. Akademik kurumlar genellikle kaynakçada Wikipedia&#8217;nın yer aldığı metinleri reddediyor, gazeteler bilgi kaynağı olarak Wikipedia kullanmanın olanaksızlığını tarif etmeye girişirken, neden olarak yazarı belli olmayan bir bilgiyi doğrulamanın zorluğunu öne sürüyorlar. Aslında kaynağı belli haberlerde bile, haberin taraflarından teyit istemek, görüş sormak gazeteciliğin en eski kuralları arasında. Dolayısıyla bilgi tamamen anonim bile olsa değerli olmalı. Ancak bu, kopyala-yapıştır eylemine dönüşen bir gazetecilik türü açısından fazla zahmetli. Vatandaş gazeteciliği açısından bir dönüm noktası yaratan Indymedia, haber kaynaklarını korumak amacıyla tamamen anonimliği tercih ederek bağlantı kurulan bilgisayara ait tüm bilgiyi siliyor. Böylece özellikle fiili tehdit altında yazan yazarların korunması hedefleniyor. WikiLeaks adlı bir site, yine güvenlik nedeniyle kaynağını gizleyerek, sızdırılmış belgeleri gündeme taşımayı deniyor.</p>
<p>Öte yandan, Wikipedia hesap verebilir olmak adına, bilgi sağlayan ya da düzenleyen her kaynağı sistemdeki eylemleriyle ilişkili olarak kayıt altına alıyor ve doğrulanabilirlik sunmanın yeni yöntemlerini araştırıyor. Bu araştırmaların getirdiği yeni deneyimler, konvansiyonel bilgi alanları açısından pratikte devrim sayılabilecek gelişmeler yaratıyor. Bugün herhangi bir wiki maddesinin tarihsel değişimine bakarak, hangi ifadelerin hangi gerekçelerle değiştirildiğini, üzerinde nasıl tartışmaların yaşandığını izlemek mümkün. Böylece tanımları oluşturan fikirlerin ve kanaatlerin çarpışması tanımın bağlamı içersinde okunabiliyor. Tamamen teknik nedenlerle yaratılmış olsa da, bu olanak, uzmanların seçimine dayalı bilgi kaynaklarının karşısına son kertede kabul görmese bile her fikrin ifade edilmesini garanti altına alan bir model koyuyor. Bu model, bilginin üretimine dair kıymetli sorular ve inceleme olanakları sunmanın yanında, her değişikliğin sahibini işaret etmesiyle şeffaflığın sınırlarını da yeniden tanımlıyor.</p>
<p>Bu modelin teknik olanaklarından yararlanan Virgil Griffith adlı bir programcı, hangi bilgisayarlardan hangi değişikliklerin yapıldığı bilgisini tarayan özel bir sistem tasarladı. Radikal Şeffaflık sloganıyla 2007&#8242;de duyurulan Wiki Scanner (tarayıcı), Wikipedia&#8217;yi tarayarak organize biçimde kanaat üretmeyi hedefleyen hareketleri teşhir edebilmesiyle gündeme oturdu. Tarayıcıyı kullanan BBC, 15 Ağustos 2007&#8242;de İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad hakkındaki bilgilerin CIA tarafından düzenli olarak değiştirildiğini, benzeri bir işlemin Vatikan tarafından da Sinn Fein lideri Gerry Adams için yapıldığını yazdı.<br />
Bu haberin benzerleri ”Wikipedia Skandalları” olarak tarif edilen bir dizi başka sansasyonel haberle gündeme geldi ve arkası kesilecek gibi görünmüyor. Yine aynı yıl bir Microsoft çalışanının yeni geliştirdikleri belge standardına rakip açık bir standardın bilgilerini tahrif etmek amacıyla para karşılığı yazar tutması, Taner Akçam&#8217;ın terörist gibi gösterilerek Kanada&#8217;da göz altına alınmasına yol açan memleket manzaraları, ”Wikipedia Tarihi” maddesiyle ansiklopedide resmen kayıt altına alınmış örnekler arasında.</p>
<p>Wikipedia&#8217;nın bu tür çıkar gözeten, kasıtlı tahrifleri engellemek için kullandığı yol değişiklik yapmanın sınırlandırılması. Bu madde özelinde ya da değişiklik yapılan bilgisayara yönelik olabiliyor; ayrıca vakaya bağlı olarak bir yönetici tarafından ya da yöneticiler arasında genel oylama sonucunda hayata geçiriliyor. Yöneticiler, belirli bir geçmişe sahip, içerik sağlayan gönüllülerin oylarıyla belirleniyor. Kısacası, siyasetin yeni zemininde sanal bir demokrasi inşa ediliyor.</p>
<p>Bu sanal demokrasinin işleyişini gösteren yakın tarihli, çok ses getiren örneklerden biri, bir buçuk yıl süren bir tartışmanın ardından Scientology Kilisesine ait olduğu bilinen tüm bilgisayarların değişiklik yapmalarını engelleme kararı alınması. Bundan yaklaşık bir ay kadar önce de, ABD Adalet Bakanlığından gelen kullanıcıların değişiklik haklarının kaldırılmasıyla sonuçlanan bir başka vaka dikkat çekiyor. Bu vaka aslında sanal dünyada yaygın biçimde devam eden bir çatışmanın ayaklarından birini oluşturuyor. Tüm dünyada, her kültürden ve sınıftan taraflar oluşturan, yoğun katılımla süren çatışmaların başında Filistin işgali yer alıyor. Yakın tarihte bu konudan rol çalabilen tek olay yine İsrail&#8217;in, bu kez Lübnan&#8217;a saldırısı olmuş olsa da, İnternet uzun zamandır Filistin işgalinin tartışmasını merkeze koyan kalabalıklara sahne oluyor.</p>
<p>Wikipedia özelinde İsrail konusunda yaşanan en yeni tartışma, İsrail taraftarı sanal bir örgüt olan CAMERA&#8217;nın, Wiki Scanner gibi denetimlere yakalanmadan, bürokratik işleyişin inceliklerini haiz stratejiler kullanarak politik hedeflerine ulaşma planlarıyla gündeme geldi. Electronic Intifada adlı Filistin destekçisi bir organizasyonun ele geçirdiği yazışmalar, CAMERA&#8217;nın İsrail taraftarı Wikipedia yöneticilerinden edindiği, organize olduğu belli olmayan toplu içerik üretim ve yayınlama yöntemlerini, yani &#8220;dikkat çekmeden nasıl değişiklik yapılacağını&#8221; anlatan rehberleri içeriyor. Planın dikkat çeken yönlerinden biri, uygulayıcıların politik bir içeriği olmayan konularda yeterince katkı sunarak kullanıcı topluluğuna kendilerini sevdirmelerinin önerilmesi. Bu sayede yönetici seçilerek, editörlerin yaptığı değişiklikler hakkında karar verme yetkisine kavuşacak &#8220;yandaş bir iktidar&#8221; hazırlığı uzun vadeli hedefler arasında. Bu öneri, site işleyişini içselleştirmiş, kimlik haline getirmiş kullanıcıların o sistemle daha güçlü ilişkiler kurabildiği gerçeğinden hareketle belirlenmiş, eski usül bir taktiğin yeni bir mecraya adapte edildiğinin açık bir göstergesi.</p>
<p>Bu adaptasyonda mecranın getirdiği yeni ve bir çok insan için heyecan verici bir durum da var. Ortak metinler üretme meselesi, miras aldığı tüm deneyimlerden farklı olarak, sanal dünyada bu eylemin bizatihi kimliğe dönüştüğü alanlar tanımlıyor. İçerik sağladığı sitelerin kimliklerini, kendilerini tanımlamakta kullanan bireylerin ya da onlara ait sanal kimliklerin, avatarların figürleri olduğu yeni politik alanlar ve mücadelelere tanık oluyoruz. Bu durum, siper savaşlarından teknoloji savaşlarına geçilen zamanda kalabalıkların hala bir anlam taşıdığının göstergesi olarak da okunabilir. Kritik olan, bu mecranın getirdiği araçların ve kimlik algılarına uyum sağlayabilme yeteneğinin hala herkese aynı uzaklıkta olması.<br />
Bir anlamda sanal örgütlerin savaşları başladı denilebilir. Özellikle bunun kaçınılmaz olduğu konularda &#8220;fiili örgütlerin&#8221; de organik ilişkide oldukları bu yeni zeminde hedefler de değişiyor. Sanal dünyadaki savaşlar, bir sonları olmadığını bilerek sürüyorlar. Vaad edilen tek zafer, kendi tarihini yazmak. Bu, özellikle tarihi rolü madunluk üzerine kurulu her özne için sanal da olsa yeni bir umudun vaadi haline geliyor.</p>
<p>Bu elbette bir fırsat ve İnternet&#8217;in yeni özgürlükçü olanaklar barındırdığı heyecanlarına temelde bu fırsat kaynaklık ediyor. Yine de, heyecanı tamamen söndürmeden, bu örnekte bürokratik işleyişi anlayabilecek İngilizce bilgisi, sistemin parçası olmanın gerektirdiği boş zaman ve teknolojik altyapıya erişim gibi bir çok unsurun hesaba katılması gerektiği de hatırlanmalı. Hesap yanlış kurulursa, madunların hiç değilse tarihe kendi sözleriyle geçebilecekleri vaadi de, yine temsiliyetle çiğnenecek ve yüzyıllık ansiklopedicilik anlayışının karşısında Wikipedia beleşe yazdırılıp, bedavaya okunmaktan fazlasını başaramayacak demektir.</p>
<p><strong>Lisanslar ne kadar özgür?</strong></p>
<p>Wikipedia projesinin ilham kaynağı, 1984&#8242;te başlayan özgür yazılım hareketi. Programların kaynak kodlarının özgürce paylaşılması gerektiğini, böylece herkesin kendi ihtiyacına yönelik değişikliklerle bilgi birikimini arttırabileceğini savunan; bunun gereği ve sonucu olarak fikri mülkiyeti insanlığa yaymayı hedefleyen bu hareket Linux çekirdekli işletim sistemleri ve web tarayıcısı Mozilla Firefox gibi popüler ürünler sayesinde az çok biliniyor.</p>
<p>Özgürce paylaşılan teknolojilerin üçüncü kişilerce sömürülmesini engellemek de Genel Kamu Lisansı (GPL) adlı bir yasal düzenlemenin görevi olarak tanımlanmış durumda. Programların kaynak kodları bu lisans ile dağıtıma girerken, düz metinler haline getirilmiş kullanım kılavuzları, teknik belgeler Genel Özgür Belgeleme Lisansı (GFDL) adı verilen bir kardeş lisansla dağıtılıyor.</p>
<p>Bir kaynak koda bağlı olmayan metinler ve sonrasında görsel/işitsel dosyalar için bu iki lisansın sınırları yetersiz kaldıkça, bu düşüncelerden etkilenen ancak daha geniş bir zemin hedefleyen Creative Commons (CC) lisansları yaygınlaşmaya başladı. Bugün tüm bu lisans modellerini kapsayan Copyleft sözcüğü, bir çeşit şemsiye terim olarak kullanılıyor.<br />
Wikipedia, bilgiyi ortaklaşa biriktirmek, sürece dair bilgiyi ve teknolojiyi paylaşmak konularında etkilendiği bu modeli kullanırken gelişimini de etkilemeye başlamış oldu. İlk günden beri yasal sahibi Özgür Yazılım Vakfı olan GFDL&#8217;i kullanan ansiklopedi, bir kaç yıldır CC lisansları da ikinci bir seçenek olarak sunuyordu.</p>
<p>Geçtiğimiz ay Özgür Yazılım Vakfı ve Wikipedia Vakfı arasında bir protokol imzalanarak iki lisans türü arasında uyumluluk sağlandı. Böylece Wikipedia&#8217;da yer alan ve GFDL ile dağıtılan tüm içerik CC lisanslarının şartlarıyla kullanılabilecek.</p>
<p>Öte yandan, Copyleft kavramını tartışan ve olayın kültürel, sanatsal üretim deneyim boyutlarına odaklanan isimler her iki yaklaşımı da ürünleri metalaştırmakla, ticarileşmeye açık hale getirmek ve sanatçıyı korumayan bir tutum içinde olmakla suçluyor. Daha da özgür lisanslar için Libre Commons tartışması sürüyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/bilgi-iktidar-iliskisinde-eski-yeni-siyaset-zemini-wikipedia/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sanal gettolar</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/sanal-gettolar/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/sanal-gettolar/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 09 Aug 2009 01:08:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[express]]></category>
		<category><![CDATA[sansür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=156</guid>
		<description><![CDATA[Express dergisi Haziran 2009 sayısından&#8230;
Youtube&#8217;a erişimin engellenmesinin birinci yılı geride kaldı. Ana akım medya, kamunun bu konuda ilk günlerdeki hararetli sıkıntısını görmeyince bu yıldönümünü şöyle bir geçiştirdi. Malum, memleketin &#8220;sabık düşünce suçlusu&#8221; başbakanı, yasağın hâlâ sıcak olduğu günlerde sivil itaatsizliğe çağrırcasına mı bilinmez, &#8220;ben giriyorum youtube&#8217;a, siz de girin&#8221; demişti. Eh, insanlar da boş durmayıp [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>Express dergisi Haziran 2009 sayısından&#8230;</p></blockquote>
<p>Youtube&#8217;a erişimin engellenmesinin birinci yılı geride kaldı. Ana akım medya, kamunun bu konuda ilk günlerdeki hararetli sıkıntısını görmeyince bu yıldönümünü şöyle bir geçiştirdi. Malum, memleketin &#8220;sabık düşünce suçlusu&#8221; başbakanı, yasağın hâlâ sıcak olduğu günlerde sivil itaatsizliğe çağrırcasına mı bilinmez, &#8220;ben giriyorum youtube&#8217;a, siz de girin&#8221; demişti. Eh, insanlar da boş durmayıp öğrenmeye koyuldular besbelli, sansürü aşıp Youtube&#8217;a girmeyi&#8230;</p>
<p><span id="more-156"></span><br />
İnternet, Amerikan ordusunun fonlarıyla yürütülen bir araştırma projesiyken (ARPANet) öngörülen durumlardan biri de, merkezsiz bir ağ yaratarak, &#8220;düşman&#8221; belirli bir noktayı ele geçirdiğinde, başka yollar kullanarak haberleşmeye devam edebilmekti. Bu öngörü, bugün milyonlarca Türkiyeli İnternet kullanıcısının sansürü aşabilmesini sağlayan temeli de beraberinde getirdi.<br />
DNS, hosts dosyası, proxy, ip derken Türkiye&#8217;de yaşayan ve İnternet kullanımı konusunda hevesli olan herkes, bilgisayar ağlarının işleyişine dair, bugüne dek bilmeden de yaşayabildikleri ayrıntılara boğuldu. Yine de öğrenmek denmez, çoğunlukla kopyala-yapıştır şeklinde, elden ele, blogdan bloga anlatılan taktiklerle sansürü aşma derdindeyiz.<br />
Bu sansürün etrafından dolaşabilme başarısı, ne yazık ki beraberinde ciddi problemler de getiriyor. Bu problemlerin başında da, sansürün olağanlaşması, insanların bu alana yapılan müdahaleleri içselleştirmesi tehdidi geliyor.ateist.org, geocities.com, anarsist.org gibi sitelere uygulanan sansürün aynı biçimde haber olmayışı, Wordpress adlı, dünyanın en büyük blog sağlayıcısına erişim engellenince pek de umursanmaması, bu içselleştirmenin olumsuz sonuçlarını hemen gözler önüne seriyor.<br />
Ancak bu olumsuz sonuç, herkesi aynı şekilde rahatsız etmiyor elbette. Ortaya attığı safsataları çözümleyen ve içindeki yanlışları gösteren her siteye erişimin engellenmesini sağlayan Adnan Oktar, nam-ı diğer Adnan Hoca, evinde mutlu mutlu oturuyor olmalı. Büyük rating kavgaları sonucu, çalışanların zaten kıt olan haklarını tamamen gasp etme pahasına süreleri her geçen gün uzayan dizilerin, TV yerine YouTube&#8217;da izleniyor olmasından haz etmeyen yapımcılar da o kadar şikâyetçi değildir herhalde. Elbette sektörün sorunlarını sürekli kulak ardı eden, yine altyapıda çalışan binlerce insanın haklarını koruyacak hiç bir girişimde bulunmadan, kendi hakları için dünyaları ayağa kaldırıp, korsan CD&#8217;leri dozerlerle ezen müzik piyasası da, şarkıların Youtube&#8217;a rahatlıkla yükleniyor ve oradan kitlelere ulaşıyor olması sorunu, böyle kendiliğinden çözülüverince pek de üzülmemiştir diye tahmin edebiliriz.<br />
Elbette, &#8220;giren giriyor&#8221; ama, ya böyle egzantrik &#8220;hacker&#8221; yöntemlerine, türlü bilgisayar kurnazlıklarına ulaşımı hâlâ son derece sınırlı olanlar ne yapsın?<br />
Microsoft Türkiye Genel Müdürü Çağlayan Arkın, 2007 yılında yaptığı bir açıklamada, kamuya açık mekanlar dışında, evlerde 7.5 milyon bilgisayar olduğunun tahmin edildiğini, oysa Türkiye&#8217;den 21 milyon MSN hesabı açıldığını söylüyor. Bu rakamları başka türlü yorumlamak da mümkün, ama İnternet&#8217;e ulaşım yolu, her üç kullanıcıdan bir tanesi için kendi evi diye yorumlarsak büyük bir yanlış yapmış olmayız herhalde. Başka bir deyişle, Türkiyeli kullanıcılarının üçte ikisi, üzerinde değişiklik yapma şansı bulamadığı bilgisayarlarla İnternet&#8217;e bağlanıyor. Daha kötümser bir veri, Türkiye Bilişim Derneği&#8217;nin Dünya Bankası araştırmalarına dayandırdığı Ocak 2008 tarihli bir raporla karşımıza çıkıyor. Rapora göre, Türkiye&#8217;de her bin kişi için elli dört bilgisayar bulunuyor.<br />
Polisin, sürekli baskınlar aracılığıyla &#8220;İnternet&#8217;i düzenleme&#8221; ve vatandaşların &#8220;sakıncalı sitelere girmediğinden emin olma&#8221; çabalarından bunalmış, sansür aşma adımları atması mümkün olmayan İnternet kafelerden &#8220;bilgi otobanına&#8221; ve çağa ulaşmaya çalışan, evinde &#8220;hackercılık&#8221; oynayabileceği bir bilgisayar alma olanağı bulunmayan bu kitle ne yapacak?<br />
Sansür sorununun önemli bir ayağı, bu soruyla ortaya çıkıyor. İnternet&#8217;in temel özelliği kabul edilen merkezsizliği bir avantaj olarak kullanarak bir sunucuya bağlantı kurabilmek için, o sunucuya ait bilgilerin edinilebilmesi gerekiyor. Bugün, YouTube&#8217;a sanal tüneller, vekil sunucular dışında en önemli erişim yolu, YouTube sunucularına ait IP numaralarının, bağlanılacak bilgisayara kaydedilmesi. Böylece bir anlamda, başka bir bilgisayara yol tarifi sormak zorunda kalmadan, doğrudan ulaşılabiliyor. YouTube popüler bir site olduğu için, bu şekilde erişmek üzere ihtiyaç duyulan her bilgi başka sitelerde de kolaylıkla bulunabiliyor. Peki ya ateist.org? Ya da evrim kuramı üzerine çalışmalarıyla tanınan ve Adnan Hoca&#8217;nın kitaplarının çöp olduğunu anlatmaktan yorulmayan Richard Dawkins&#8217;in sitesi? Onlara erişmek için ihtiyaç duyulan &#8220;özel bilgilere&#8221;, o sitelere erişim bir kez engellendikten sonra kolayca ulaşılamıyor.<br />
Bu anlayışla izledikleri sitelerin bir parçası olanlar, gerekli bilgilere ulaşıyor ve teknik engelleri aşıyor. Peki bilgi çağı, hali hazırda organik bağlar içindeki insanlar arasında haberleşmeyi kolaylaştırmak demek mi? Bilgiyle dünyayı değiştirmekten bahsedeceksek, bunun yolu tamamen anonim olarak her türlü bilgiye ulaşmaktan geçmiyor mu? Sansürü, içeriği sunan bilgisayarlara doğrudan ulaşacak yöntemlerle aşmak, böylece beraberinde düzenli izleyici olmayı gerektiren bir çeşit müdavimlik hali getiriyor. Bu yöntemlere alışarak sansürü içselleştirmek, cemaatler halinde hareket eden, tabiri caizse, sanal gettolardan İnternet dünyasına katılan bir kullanıcı tipi de yaratmaya başlıyor.<br />
Gettolar, tarih boyunca belirli dışlanmışlıkları özetleyen, ortaklaştıran, ötekileştiren örgütlenmeler olarak, çoğunlukla üyelerinin zorunlu bırakıldığı yapılanmalar olarak bugüne geldi. Bugün sanal gettolar, üyesi olabilmeniz için imtiyazlar gerektiren birer örgütlenme halinde karşımıza çıkıyor. Bu yüzden, hemen bugün sansürü sağlayan tüm işleyişi, erişim engellemelerini sağlayan politika ve kanunları ortadan kaldırmak üzere harekete geçmemiz gerekiyor. Aksi takdirde, zenginlerin ve yoksulların, elinde yeterli bilgisayar donanımı olanlarla olmayanların, ayrı birer İnternet’i olacak. Sınıfsal ayrıcalıkların, maddi olanakların bugüne dek en az fark yarattığı bir sanal dünyayı, bir yolunu bulup yine bölmüş olacağız. İnternet erişimi kafeler, kütüphaneler, okullar olan, kendine ait bir bilgisayar şansı olmayanları, başka türlü bir İnternet’e; üstelik tamamıyla, gerçekten devlet üstü bir tahakküm anlayışıyla sınırları çizilmiş, Adnan Hoca&#8217;cılar, kültür özelleştirmecileri, kendinden başka her sesi yok sayan despotların tümü tarafından içerik sağlanan bir İnternet&#8217;e mahkûm edeceğiz. Sanki, eğitim, sağlık, barınma gibi konularda yeterince dışarda bırakılmamışlar, fizikî dünyada hakikî gettolara mahkûm değillermiş gibi, sanal dünyada da gettolaşmanın kurbanı edeceğiz.<br />
Bu yüzden, bırakalım başbakan girsin YouTube&#8217;a, biz giremediğimiz sitelerin siyaset yapma nedenlerimiz arasında olduğunu bir kere daha hatırlayalım.</p>
<p>Faydalı bilgiler:</p>
<p><a href="http://sansuresansur.org/" target="_blank">sansuresansur.org</a></p>
<p>Bu alanda en sistemli mücadelelerden biri, bloglar aracılığıyla örgütlenen kullanıcılar tarafından <a href="http://sansuresansur.org/" target="_blank">sansuresansur.org</a> adresinde yürütülüyor. Geçtiğimiz ay başlayan ve Yay Hareketi adını verdikleri yeni kampanya ile çıkartmalar, broşürler, posterler kullanarak sokakta da bu konuya dikkat çekmeye çalışıyorlar. Son gelişmelerden biri de, kısa propaganda filmleri hazırlayıp dolaşıma sokarak daha çok insanın dikkatini çekme çabası. Kendi sözleriyle: &#8220;SansüreSansür, kollektif bir heyecanın, hep beraber ses çıkarmanın oluşumudur. Sansüre karşı durmak isteyen herkesin öneri, fikir ve katılımıyla günden güne büyüyen, gelişen bir harekettir, bir tepkidir.&#8221;</p>
<p><a href="http://kampanya.org.tr/" target="_blank">kampanya.org.tr</a></p>
<p>Bu kampanya, İnternet&#8217;in tüm faydaları bir kenara atılıp, başlı başına bir sorun kaynağıymış gibi gösterilmesinden şikâyetçi olan, uzmanlık alanı bilişim olan dernekler tarafından yürütülüyor. Bu uzmanlığın bir faydası, kanunun İnternet&#8217;e uygun şekilde planlanmadığı gibi, kendi içinde de tutarsız biçimde işletildiğini göstermeleriyle ortaya çıkıyor. Zararlı olarak tanımlanan içeriğin engellenmesi uğruna, herhangi bir şikâyete konu olmayan bir çok sitenin, kanunun bile öngörmediği şekilde mağdur oluşunu ısrarlı biçimde gündeme getiren<a href="http://kampanya.org.tr/" target="_blank">kampanya.org.tr</a>&#8216;nin somut talebi, İnternet&#8217;e özel bir düzenleme getirilmesi isteniyorsa uzmanlık mahkemeleri kurularak, hukukî mevzuatın geniş kitlelerce tartışılarak yeniden oluşturulması.</p>
<p>Özgür p0rn0 hareketi</p>
<p>Kaan Sezyum ve Memo Tembelçizer&#8217;in öncülünü yaptığı hareket, gündeme çocuk pornosu ile mücadelenin bir bahane olduğunu ekliyor. Çocuk pornosunun, çocuk istismarının bir parçası olarak suç olduğunu savunan hareket, bu suça karşı çıkmanın yetmediğini, aile içi şiddet, çocuk işçilik gibi çeşitli çocuk istismarı biçimlerine de aynı şekilde karşı çıkılması gerektiğini ekliyor ve pornonun ancak kapitalizm kadar sömürü olduğunun iddia edilebileceğini ortaya atarak, tutarlılık talep ediyor.</p>
<p>Rakamlarla Sansür</p>
<p><a href="http://engelliweb.com/" target="_blank">engelliweb.com</a> sitesinin yayınladığı bilgilere göre, bugüne dek bir mahkeme kararı duyurularak erişimi engellenen 1329 site bulunuyor. Öte yandan herhangi bir mahkeme kararı ya da erişimi engelleyen kurumun kimliği açıklanmadan 330 site erişime engellenmiş görünüyor. Bu siteler arasında Yaratılış Atlası adlı hikâye kitabının, bilimsel yayın olarak okullarda dağıtılmasına karşı basın açıklaması nedeniyle Eğitim-Sen&#8217;in resmî sitesi bile yer alıyor, ki başlı başına bu vaka sendikal hakların engellenmesi şeklinde bir anayasal suç. Ne var ki, bu suçun failleri tam olarak belli değil, çünkü kanun ve kararnameler kimin hangi yetkiyle hareket ettiği konusunda hiçbir ipucu vermiyor.</p>
<p>Bu alanda kişisel bir hukuk mücadelesi başlatan Erhan Ekici&#8217;nin, <a href="http://www.erhanekici.com/" target="_blank">blogundan</a> öğrendiklerimiz epey eğlenceli. Bilgi edinme hakkı çerçevesinde Telekomünikasyon Kurulu&#8217;na bugüne dek hangi sitelerin, hangi mahkeme kararlarına riayet edilerek kapatıldığının bir listesini soran Ekici,  kurumun basın ve tüketiciler ile ilişkiler müşavirliğinden şu yanıtı alıyor:</p>
<p>“Bir soruşturmaya esas olabilecek suç teşkil eden içerik nedeniyle erişimi engellenen sitelerin isimlerinin yayımlanması, mücadeleye ilişkin yöntemin ve bu sitelerin isimlerinin deşifresine yol açacaktır. Ayrıca İnternet’in doğası gereği bir siteye erişimin yüzde 100 engellemediği de dikkate alındığında, söz konusu sitelerin adlarının yayınlanması adeta suç işlenmesini teşvik etmek anlamına gelecektir..” Bu vahim yanıtın devamında, yasa tarafından sorumlu gösterilen İnternet servis sağlayıcıların da kendi kendilerine erişim engellemesi yaptığı vurgulanarak, tam sayının bilinmesine olanak olmadığı itiraf ediliyor ve içinde bulunduğumuz vahim tablonun sınırları böylece iyiden iyiye muğlak bir hal alıyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/sanal-gettolar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Cohen geçti ki İstanbul&#8217;dan&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/bir-cohen-gecti-ki-istanbuldan/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/bir-cohen-gecti-ki-istanbuldan/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 06 Aug 2009 11:50:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[express]]></category>
		<category><![CDATA[leonard cohen]]></category>
		<category><![CDATA[sigara yasağı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=124</guid>
		<description><![CDATA[Ne konserdi be! Son bir yıl içinde başka memleketlerden gelen yedi kişi/topluluk dinlemişim. Hepsi iyi konserlerdi. İkisi Rock&#8217;n Coke dahilinde olmasına ve öyle bir etkinlik için yaşlandığımı anlamama rağmen. New Model Army de yeni ve genç kadrosuyla karşıma çıkınca son üç konserde iyice Justin &#38; Friends tınılarına alışmış olarak epey dağılmıştım. Aslında galiba sükunet arıyormuşum [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ne konserdi be! Son bir yıl içinde başka memleketlerden gelen yedi kişi/topluluk dinlemişim. Hepsi iyi konserlerdi. İkisi Rock&#8217;n Coke dahilinde olmasına ve öyle bir etkinlik için yaşlandığımı anlamama rağmen. New Model Army de yeni ve genç kadrosuyla karşıma çıkınca son üç konserde iyice Justin &amp; Friends tınılarına alışmış olarak epey dağılmıştım. Aslında galiba sükunet arıyormuşum konserler boyunca (gerçi Ez3kiel de sükunetten uzaktı ama keman konçertosu dinler gibi huzurluydum bir yandan da) şimdi bakınca öyle göründü. Eh aranan şey sakinlik, sükunet, huzur, huşu falan olunca yahudi olmakla suçlanan bir zen rahibinin ayinine katılmak iyi bir fikirmiş.<br />
<span id="more-124"></span><br />
Yahudi olmakla suçlamak işin içindeki acaipliğe vurgu yapmak için çarpıtma elbet. Cohen daha çok siyonist olmakla, ya da siyonizme açık bir destek vermekle suçlanıyor. Eh o noktadaki politik tercihleri de eleştiri konusu olabilir elbette. Öte yandan, benim böylesi konularda iyiden iyiye sekterleşen damarım bundan beş yıl önce Rela Mazali ile tanışınca öylesine değişti ki, Cohen&#8217;in ya da sahnedeki diğer muhteşem müzisyenlerin kafalarında bu konuyla ilgili geçenleri eleştirmekle, İsrail&#8217;in topyekun bir tecrite maruz bırakılmasını savunmak arasında başka bir yer gördüm. Mazali, İsrail&#8217;de doğmuş bir savaş karşıtı eylemci. Jewish Peace News blogunda içinde bulunduğu grubun eylemleriyle ilgili haberleri görmek mümkün. Gazze kuşatma altındayken askeri üslere giden yolları işgal edip askerlerin cepheye gitmesini fiilen engelleyen, askere gitmeyi reddederek bu savaşı durdurmayı deneyen yüzlerce, binlerce İsrail&#8217;liden biriyle bir kaç saat geçirmek insanın kafasına epey yeni soru sokuyor. Ben bir kaç gün sonra Rela&#8217;nın da benim yaşadığım duyguları yaşayarak dünyaya, insanlığa ve mutlu olduğu her şeye yeniden ümitle bakabileceği bir kaç saat yaşamasını isterim. O anlamda, ekşisözlük&#8217;te işin içine ölmüş annemi karıştırarak bana gıyabımda hakaretler yağdıran arkadaşların Filistin konusunda pek doğru bir yol tutturmadıklarına inanıyorum. Cohen&#8217;in ilk yirmi dört saatte biletleri tükenen Tel Aviv konserinde toplanacak tüm paranın İsrail-Filistin savaşında zarar gören çocuklara sağlık hizmetleri veren, her iki tarafın savaşa doğrudan katılmış ailelerini bir araya getirerek barış inşa etmeyi deneyen bir Uluslararası Af Örgütü kampanyasına harcanacak olması belli ki ya bilinmiyor, ya da ikna etmeye yetmiyor. Benim açımdan sorun yok, ben ikna oldum.</p>
<p>Cohen&#8217;i hayatımdaki çok önemli müzisyenlerden biri olarak görmediğim otuz yılın ardından dün gece sahnede olan o muhteşem şeye tanık olmayı hiç unutmak istemediğim için bunları yazmak istiyorum galiba. Konseri anlatmaya çalışmak, yapamayacağım bir şeye girişmek gibi geliyor. Yine de, İspanya kırlarından New York sokaklarına, bir dünya turu yapmış gibi hissettiğim o saatler şimdiye dek yazdığım bir sürü konudan daha çok yazılmayı hakediyor diye düşünmekten kurtulamadığım için deniyorum.</p>
<p><img class="alignright size-full wp-image-130" title="cohen" src="http://loker.radiobrecht.org/wp-content/uploads/2009/08/cohen.jpg" alt="cohen" width="500" height="375" />Galiba dün gece beni en çok etkileyen şey, mütevazılık ve öykülere sinmiş hüzne rağmen, yaşamın devam ettiğini hissettiren neşe oldu. 75 yaşında bir insanın, üç saat boyunca şarkı söylediği sahneyi 14 yaşında bir kız gibi sekerek terk etmesindeki naiflik, şarkıların bir yerinde enstürman soloları ya da solo parçalar olmasa da, şarkının o enstürmanca söylendiği bölümlerinde,  müzisyeni şapkasını kalbinin üzerine koyup saygıyla dinleyen hali, seyirciyi selamlarken dizinin üzerine çökerek bu geceyi yaşamaktan duyduğu minneti dile getirişi, sahne düzenlemekle görevli ekibin, ses teknisyenlerinin tek tek isimleriyle sahneye çağrılıp hepsine teşekkür edilmesi kolay tanık olabileceğim şeyler değildi.</p>
<p>Açıkhava sahnesinin tepesinden yükselen ay, bir spot ışığının üzerinde kayan yıldız taklidi yapan o kuş, gecenin romantikliğine mistik havalar katmak için ellerinden geleni yaparken o insanlarla karşı karşıya olmak heyecan vericiydi elbette. Bir noktada, acaba Cohen&#8217;in yaşı, bir şarkısının sözlerinde &#8220;2. Dünya Savaşı yeni bitmişti&#8221; derken entellektüel bir gönderme yapmıyor, o günlerde yaşadıklarını anlatıyor olmasından mı; yoksa terzi olan babasının ona sunduğu dünya nedeniyle takım elbise dışında bir kıyafet giymeyi beceremediğini söylemesi ve şapka çıkarmanın bir nezaket kuralı olduğunu hatırlamasından mı daha çok belli oluyor diye düşündüm.</p>
<p>Besteleri albüm olarak kaydedilirken yapılan düzenlemeyle çalan ya da konserin bir farklılık getirmesi gerektiğine inanan iki farklı müzisyen ruh hali var sanırım. Manu Chao, bütün şarkılarını bir konserde coşabilecek şekilde düzenleyerek canlı söylemeyi tercih etmişti mesela (o, o da çok acaip bir konserdi) Cohen&#8217;se albümlerinde dinlediğimiz şarkıları söylerken nasıl göründüğünü bizle paylaşmanın ötesine çok gitmemeyi tercih ediyordu. Elbette o kayıtlarda çalan müzisyenlerin yerini alanlar, parçalara kendilerinden bir şeyler katıyorlar ama ana form hiç değişmiyor. Sanırım ben seyirci olarak bu ruh hallerinden birini tercih etmiyorum. Yani, &#8220;albümü biliyoruz, başka numaralar isteriz&#8221; de demiyorum, &#8220;ben o şarkıyı dinlemeye geldim, sakın ha başka türlü çalma&#8221; da&#8230; Galiba müziklerini, düşüncelerini, kaygılarını, umutlarını paylaşan insanlar olarak müzisyenler bu konuda neyi tercih ediyorlarsa o. Mutlu olup olmayacağım ayrı bir konu, ama beklentim olmuyor bu konuda. Bu iki örnek de galiba kendilerini en iyi anlatan yolu tercih etmişler. Manu Chao coşarak, değiştirerek, yeniden var ederek, Barcelona sokaklarından Chiapas ormanlarına ulaşan bir ruhun temsiliydi; Cohen de her akşam aynı barda aynı kadının ardından kadehi dolduran, hüznü ne hale gelmiş olduğunda değil, kadının geri dönmemiş olmasında bulan ve giyebileceği bir ceketi olduğu için saygınlığını koruduğuna sevinen bir amcayı temsil ediyordu. O amca bütün şıklığıyla karşımızdaydı işte. Devrimin sahiplerine, halkın sevdiği şarkının bir hırsız tarafından bestelendiğini söylerken, bundan kendine pay çıkartmayan, kendini o hırsız da, o devrimin sahiplerinden biri de görmeyen bir zerafet ve alçakgönüllülükle. &#8220;Tüm kusurlar bir şeylere yarar / Onları yapan adam, değil ama&#8221; diyen Brecht&#8217;in, devrimin ancak mevcut ahlakın sınavından çakmış olan serserilerce yapılabileceğini hisseden bilgeliğini paylaşırcasına kendi ahlak notunun açıklanmasını tedirgin bir çocuk gibi bekler bir alçakgönüllülük.</p>
<p>Sahnenin tamamına hakim bu hava, herkesin bunu algılayış şekliyle renkleniyordu elbette. Summertime, Waiting for the Miracle ve Everybody Knows gibi şarkıları birlikte yaptıkları Sharon Robinson&#8217;un, Charley ve Hattie Webb kardeşlerle birlikte duruşları, &#8220;arkada salınan teyze&#8221; modelinden hiç hazzetmemiş bir grup olmamıza rağmen hepimizi ayakta alkışlattı. Yerinde duramayan haliyle Dino Soldo, çalan müziğin hala yeni de bir müzik olduğunu hatırlatıyordu. Rafael Gayol bu konsere davul solosu yerleştirirken, durumu bir anda metal konserine bağlamamayı becermesiyle bile kalbimizi fethetti. Bob Metzger&#8217;in kah gitarla dolaşırken, kah çelik gitarı kucağına alıp son on iki yıldır TSM korosu önünde kanun çalar gibi takılırken yaptığı şey, bunun beşte birini yapmamışken kendini önemseyen insanları utandırmıştır herhalde. Klavyesi olan herşeyi peşpeşe enfes biçimde çalan Neil Larsen ve Who By Fire&#8217;daki kontrabas performansı bile tek parçalık bir dinleti olarak yetebilecek Roscoe Beck çok güzel bir altyapı yarattılar. Yine de bütün bu ekipten, hatta Cohen&#8217;in kendisinden bile çok, bir ihtimal Javier Mas&#8217;a hasta oldum. Lut, gitar ve yapısı bunlara benzeyen iki üç farklı enstürmanı usul usul değiştirip, çalan bu amcanın bütün yaşam öyküsünü dinlemek, ona ahbaplık etmek istedim. Gerçekten de konser Cohen şarkılarını çalan güzel insanlar konseriydi. Bunun için önşart tahminen o kadar etkilendiğim mütevazılık işte. Cohen bir parçayı Sharon Robinson söylerken, tüm parça boyunca elinde şapkasıyla, bir demet çiçeği tutar gibi tuttuğu mikrofonla yanında, gölgede durup, ilgi ve hayranlıkla izleyince, &#8220;bu adam müziği seviyor, hem dinlemeyi hem de şarkı söylemeyi seviyor&#8221; diye düşünmemek elde değil.</p>
<p>Dün gece İsa dinine selam gönderen bir elhamdulillah çınlarken siyonizme hizmet eden bir zen rahibi gördüm. Lombak karikatüründen çok Zeki Müren plağına benziyordu. Aslında hiç bir şeye benzemiyordu ama tanıdık buldum ve hatta özlediğimi fark ettim belki de. Bu yüzden dün gece çok mutlu oldum. Çok yaşa Cohen ve tayfası, Tel Aviv&#8217;de de çalın Partizan&#8217;ı ve Take This Waltz&#8217;ı ve dans etsin bütün Tel Aviv o gece.</p>
<p><strong>Sinir halleri ya da memleket halleri&#8230;</strong></p>
<p>Konserin insanı sinir eden yanları da vardı elbette. Daha çok müziğin başlamasından önce ve bitmesinden sonra fark edilen memleket halleri. En öne kırmızı sandalyeler dizerek, gelen insanı oğlunun sünnet düğününe çağırdığı türkücü izler/ağırlar gibi davranan organizasyon&#8230; Ki galiba İKSV + BKM yöneticileri ve onların medyatik konukları ve bir sayın milletvekilimiz oluyordu o sandalyede oturanlar. 75 yaşında bir adam, üç saat boyunca şarkılar söyleyip sonra da şapkasını çıkartıp diz çökerek selam verince 4000 kişi neredeyse koşup elini öpecek bir coşkuyla ayağa fırladığında oturarak alkışlamaya devam ettiler.</p>
<p>Vallahi, yarım yamalak gördüğüm kadarıyla bir tanesi Yılmaz Erdoğan idi, kalanını seçemedim. Yılmaz Erdoğan da kalkmışsa günahını almak istemiyorum. Benim derdim soyut olarak, gıyabında o ayağa kalkmayan hayvanoğluhayvanlarla! Ömründe bir insana saygı duymak nedir bilmeyen, kendilerini bir bok sanan, sonradan görme aristokrat bozuntuları, kıçımın lordluk meraklıları, hepsinin ağzına sıçayım! O adam, karşında diz çöktüğünde ayağa kalkmamak, şeref, onur, kalp taşımıyor olmak demek. Açık seçik söylüyorum, hepsi şerefsizdir. Hakaret mi, hakaret! Buyursunlar, hakkımda işlem başlatsınlar. &#8220;Ben Leonard Cohen karşımda diz çöküp teşekkür ettiğinde en önde, hayatta becerebildiğim tek şey ağa dizisinde falan oynamış olmak olduğu halde VIP konuk olarak oturmaktaydım, dedem yaşındaki adam diz çökmüş, umrumda olmadı,  K.L. (30) bu tavrımı bahane ederek bana hakaret etti&#8221; diyecek yüzü olan varsa, tazminat da öder, hapse de girerim. En azından o denyoların kim olduğu ortaya çıkmış olur.</p>
<p>Elbette şaşırtıcı değil bu kibir ve cibilliyetsizlik&#8230; Sonuçta bu tavrı gösteren insanların yürüttükleri organizasyon nasıl işliyor ki?</p>
<p>Üç beş koltuk daha sığdırma uğruna ikinci sınıf bir şirketin şehirlerarası otobüsü darlığında koridor konmuş, bir sorun çıksa kıyamete dönecek bir tiyatrodasınız. Hava aşırı sıcak. Toplamda iki tane olan büfe (ki 3000-4000 kişinin 4&#8242;lü sıraya girmesi demek bu pratikte) o kadar uzakta ve de yol o kadar dolu ki, su almak için hareket etmeniz imkansız. Ama o sular satılacak diye içeriye su sokulması yasak. Bu da başlı başına hayvanlık! Onu geçtim, madem tekel yaptınız, orada bir tek firma su satacak, iyi, güzel&#8230; Konser bitti, kalabalık dağıldı, yürüyebilir hale geldik, yürüyoruz, büfe kapanmış. Su alamıyoruz. Madem bir tek siz satıyorsunuz, herkes gidene kadar açık tutun? O da yok&#8230;</p>
<p>Ama gece boyunca beni en çok sinirlendiren şey herhalde sigara yasağı anonsu alkışlayan denyolar oldu. Tamam sigara içmiyoruz da, bant kaydı alkışlayacak kadar mı ya? Bu kadar mı sevinecek bir şeyiniz yok, hayatta bir şey başaramadınız? Sigara yasağının karakteri, işleyişi, faşizanlığını falan geçtim yahu. Yayalara yeşil yanınca seviniyor musunuz siz mesela? Bu nasıl bir budalalık halidir, banttan yapılan bir kural duyurusu alkışlanır mı? Alkışlayın, bravo. PVC doğramalar sizi kanser yapmaya devam etsin, bizim evin mutfağından büyük motoru olan jipler küresel ısınmanın yanında egzos dumanına boğsun bizi, genleriyle oynanan sebzelerle vücudumuza böcek ilacı falan sokalım ama yaşasın dumansız hava sahası. Kasabını alkışlayan koyunlar, siz çok yaşayın&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/08/bir-cohen-gecti-ki-istanbuldan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ropörtajda fotoğraf çekmenin zorlukları</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/roportajda-fotograf-cekmenin-zorluklari/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/roportajda-fotograf-cekmenin-zorluklari/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 May 2009 09:56:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[express]]></category>
		<category><![CDATA[gezici festival]]></category>
		<category><![CDATA[hikayemi dinler misin]]></category>
		<category><![CDATA[kars]]></category>
		<category><![CDATA[leyla halid]]></category>
		<category><![CDATA[portre]]></category>
		<category><![CDATA[ropörtaj]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=115</guid>
		<description><![CDATA[Aslında, ropörtaj nasıl olmalıdır diye boşuna düşünüyormuşum. Portre çekmeyi bilirim ben. Çok sevdiğim portrelerim var. Ropörtajda yakalanması gereken anın, portre olduğunu düşünmeyip, işin içinde haber nosyonu olduğu için eylem günlerini hatırlayarak, doğru anı yakalamak üzere avlanır gibi yaşadım o süreci. Oysa ki, ellerin detayları, anlattıkları, oturuştaki ufacık bir değişme anlatabilirdi bana doğru anın geliyor olduğunu. Ropörtaj, başından sonuna dek portre çekimidir. Haber gibi bakınca böyle oluyor demek ki… Keşke bunu daha önce deneyimleseydim de… neyse, keşkeler anlamsız, bir daha ki an da keşke olacak. Fotoğraf bir günün içindeki keşkeyi kaydetmek zaten… En azından bana aşağıdaki kaldı…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" title="Leyla Halid" src="http://th01.deviantart.com/fs43/300W/f/2009/137/0/b/Leyla_Halit_by_loker.jpg" alt="" width="300" height="446" />Basın fotoğrafçılığı deneyimim yok sayılmaz. Genel anlamda fotoğraf konusunda teknik bilgi ve becerim de makul denilebilir. Sözlerini, yazılarını, müziğini takip ettiğim, bir şekilde dünyada var olması beni heyecanlandıran bir çok &#8220;ünlü&#8221; insanla tanışmışlığım da var, hani heyecandan elim ayağıma da pek dolaşmaz normal şartlar altında. Fakat bazen şartlar öyle üstüste zorlar ki insanı, istenilen sonuca ulaşmak mümkün olmaz&#8230;<br />
<span id="more-115"></span><br />
Önce <a href="http://www.emrahozesen.com">Emrah Özesen</a> sonra da <a href="http://www.hasanserdar.com/">Serdar Çelik</a>&#8216;ten fotoğraf öğrenmeye başladığımda hepimizin aktivist bir yanı olduğundan eylemlerde, gösterilerde fotoğraf çekmek olağan bir durumdu. Bu olağan durumu takiben çektiğim fotoğraflardan bazıları gazetelerde, dergilerde yayınlandı. Greenpeace için çektiğim bir fotoğraf <a href="http://www.tarihvakfi.org.tr/">Tarih Vakfı</a>&#8216;nın düzenlediği bir <a href="http://www.tarihvakfi.org.tr/ihs/">sergiye</a> davet edildi. Bütün bunlar hayatın akışı içinde kendi kendine gelişen olaylar olduğu için bir fotoğrafçı olarak davrandığımı düşünebileceğim şeyler sayılmazdı denilebilir. Sonrasında, yüksek lisansım boyunca araştırma görevlisi olarak çalıştığım <a href="http://comd.bilkent.edu.tr">Bilkent İletişim ve Tasarım</a> bölümünde bir çok etkinliğin fotoğrafçılığını, yine bir anlamda kendiliğinden yaptım. Okulun örgütleyicileri arasında bulunduğu DocuTravel projesi kapsamında Gezici Film Festivali için Kars&#8217;a gittiğimde festival etkinliklerinin fotoğraflarını çektim. Şimdi düşününce eğlenceli gelen bir anı:</p>
<p><a href="http://www.imdb.com/title/tt0084934/">Yol</a> filminin <a href="http://www.imdb.com/name/nm1997156/">yapımcısının</a> ve <a href="http://www.imdb.com/name/nm0905639/">editörünün</a> katılımıyla gerçekleştirilen özel gösterimin ardından, <a href="http://www.imdb.com/name/nm0015081/">Tarık Akan</a>&#8216;ın da katıldığı bir panel düzenlenmişti. Panel sırasında, elimde fotoğraf makinası salonun içinde çeşitli kareler çekmeye çalıştım, ancak sahne bir parça yüksek geldiğinden, sonradan kullanılabileceğini tahmin ettiğim fotoğraflar için uygun bir açı yoktu. Aklımdan geçen düşünce, sadece kendim için çektiğim fotoğraflar için ayağa kalkıp, seyirci ve konuşmacılar arasında dolaşıp fotoğraf çekmenin yanlış olacağıydı. Gazetecilik kamusal bir görevdir, orada kamu adına tanıklık yapar, belgelersiniz. Bir gazetecinin, izleyicileri makul bir süre rahatsız etme pahasına çekim yapması anlaşılabilir. O anda salonda olamayan bir çok insanın, o salonda olan bitene tanıklık etmesinin aracılığını yapma görevi, bu ayrıcalığı sağlayabilir. Peki, kişisel sergi ve galerilerde yer almanın ötesinde bir anlam taşımayacak (ki bunlar da hayli şüpheli aslında) fotoğraflar için, o salona gelip konuşmayı dinleyenlerin sizin sırtınızı izlemesini istemek? Pek hoş bir fikir olmadığı için bunu yapmamaya karar verdim. <a href="http://std.comd.bilkent.edu.tr/photo_archive/FromEvents/DocuTravel/Yol_Panel/DSC_0278.JPG">Şu örnekteki</a> açının yanı sıra, ışığı kullanım biçimimden de o ayrıcalığa sahip olmadığımı fark etmemin ne kadar doğru bir karar olduğu ortaya çıkacaktır. (Meraklısı bu fotoğrafların kalanına <a href="http://std.comd.bilkent.edu.tr/photo_archive/FromEvents/DocuTravel/Yol_Panel/index.html">buradan</a> ulaşabilir.)</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde ise, çok farklı bir deneyim yaşadım. <a href="http://www.expressroll.com">eXpress dergisinin</a> Haziran sayısında okuyabileceğimiz tatlı güzel bir söyleşinin çekimlerini yapmak üzere Ayşe Çavdar&#8217;la birlikte <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Leyla_Halid">Leyla Halid</a>&#8216;le buluşmaya gittik.</p>
<p><img class="alignleft" style="margin-left: 4px; margin-right: 4px;" src="http://fc04.deviantart.com/fs45/i/2009/137/a/5/Leyla_Halit_2_by_loker.jpg" alt="Leyla Halid" width="600" height="428" /> Filistin öyküsünü takip edenler ve hatta bu tarihe yakın şekilde odaklanmasalar bile bir şekilde dünya siyaset ve tarihine bakmayı sevenler için Leyla Halid epey tanınan bir isim. 20&#8242;li yaşlarında dört ayrı uçak kaçırma eylemine katılan, elinde kaleşnikofla pozlar veren, belki de kadın gerillaların en ünlüsü Halid, Filistin&#8217;de yaşananların dünya kamuoyunda tartışılmaya başlanmasını sağlayan isimlerden biri kabul ediliyor.</p>
<p>Filistin Kurtuluş Örgütü, Yaser Arafat liderliğinde İsrail&#8217;e karşı Filistin&#8217;in kurtuluşu için savaşan örgüt, nihayetinde Oslo&#8217;da bir araya gelen taraflardan biri olarak Filistin&#8217;i temsil ederek barış anlaşması imzaladı. Aslında bir çatı/şemsiye örgüt. İçinde önemli bir temsil gücüne sahip El-Fetih (ki Arafat aslen El-Fetih lideridir) yanında bir çok başka örgütün arasında Filistin Halk Kurtuluş Cephesi&#8217;ni barındırır. Halid&#8217;in eylemleri de, FHKC adına düzenlenmiş eylemlerdi. Halen bu örgütlerin birer siyasi parti gibi davrandığı Filistin Ulusal Yönetiminin resmi üyelerinden biri de Halid.</p>
<p>Benim yaşlarımdaki gerilla kimliğini, en azından şeklen bırakarak, siyaset ile çözüm aramayı sürdürüyor. Bununla birlikte içindeki kararlı, güçlü gerilla sözlerinde, bakışlarında son derece net. Gerçi benim fotoğraflarım size bu güçlü ifadeleri, kararlı bakışları ve yıllarını bir işgale karşı özgürlüğe, ama körü körüne bir ulusal özgürlük anlayışından da öte, gerçek bir halk özgürlüğüne adamış marksist bir gerillayı yansıtamıyor. Yazıyı yazma nedenim de, daha çok bu. Zira Ayşe Çavdar ile yaptığı ropörtajda Türkiye, ortadoğu, Filistin&#8217;in günümüzdeki durumu ve bir çok başka konuda görüşlerini aktaran Halid&#8217;i eXpress Haziran sayısında okuyabileceksiniz.</p>
<p>Mazeret sayılmaz elbette, ancak fotoğraflardan tatmin olmama nedenlerimin başında buluştuğumuz yer ve süre geliyor. Kendisini davet ederek burada bir sempozyumda konuşmasını sağlayan ve bize ropörtaj ayarlayan dernek, randevumuzu bizim onayımız olmadan &#8220;büyük bir gazeteye&#8221; verdiği için, bizi ertesi gün sabah konferanstan önceye şutladı. Akabinde, iki saat sürecek ve Halid&#8217;in öğretmenlik deneyimlerine, arap edebiyatına uzanacak, son derece kapsamlı ve iyi hazırlanılmış bir ropörtaj yerini otuz dakikada güncel konuları yetiştirmeye çalışan bir duruma bıraktı.</p>
<p>Fotoğrafçının görevi, portreyi yakalamak, konuşmanın tonunu, konuşan kişinin karakterini ve duygularını gösterecek ayrıntıları ortaya çıkaracak planlar kurgulamaktır. Bunun için ortam sorunluysa, sorunlara müdahale eder değil mi? Elbette&#8230; Ancak sınırlı vakti olan ve sınırsız sorumuzu yanıtlamasını istediğimiz bir insanla, hele ki, karşısında heyecandan ne yapacağımızı şaşırdığımız bir abide ile karşılaşınca içimden nobran bir gazeteci fışkırtarak &#8220;burada ışık iyi değil&#8221; demesini sağlayamadım. Arkadan çiğ sabah ışığının lobiyi doldurduğu, bulunduğumuz bölgeyi ise tungsten ampüllerin aydınlattığı bir kanepeye oturan Halid&#8217;i, başka bir yere götürmeyi denemek isteyemedim. Önemli olan anlatacaklarıydı, sözlerine ayıracağımız vakti, benim için uygun olan ışığa ayırayım diyemedim.</p>
<p>Flaş kullanmak aklıma geldi, bu kez de düşündüm ki, benim için önemli olabilecek bir an, anlattığı bir hikayenin, söylediği bir cümlenin çok heyecanlı bir anı olacak ve o da bu heyecanı ifadelerine, beden diline taşıyacak, ben hoop basacağım deklanşöre, kadıncağızın suratında bir anda anlamsızca patlayan yüzlerce watt&#8217;lık aydınlık. Aklıma daha önceden okuduğum &#8220;ben sinema oyuncusu ya da dansçı falan değilim, neden bu kadar çok kamera getirdiniz ki?&#8221; cümlesiyle, gülerek başladığı bir konuşması geliyor. Pıt, kapatıyorum flaşı. Baskıda sorun çıkarmayacağını umabileceğim kadar yüksek ISO değerlerini ayarlayıp, pozlamayı olabildiğine zorluyorum. Hafif kayıplar olsa da okunaklı fotoğraflar çıkacak, biliyorum. Az çok çıkıyor da, ama başka bir sorun var, adını koyamadığım, tarif edemediğim.</p>
<p>İki gün sonra, fotoğrafları ekrana dizmiş, aralarında hangisinin o günü en iyi anlatan fotoğraf olduğuna bakarken anlıyorum derdimi. O sabah, bütün teknik sınırları, sorunları düşünürken, Leyla bizden sonra gideceği konferansın planını bozmayacak şekilde süreyi ayarlamaya çalışırken birbirimizle konuşmamız pek de mümkün olmamış. Işıkla falan ilgisi yok bunun. Doğru fotoğrafı çekmek için o anı sevmek, o anın bir parçası olduğunu her şeyiyle hissetmek gerekiyor.</p>
<p>Aslında ropörtaj nasıl olmalıdır diye boşuna düşünmüşüm. Portre çekerdim ben, severdim çekmeyi, hani sevdiğim portrelerim de var derim utanmadan. Ropörtajda yakalanması gereken anın, portre olduğunu anlamayıp, işin içinde habercilik var diye eylemlerdeki günlerimi hatırlayarak, doğru anı yakalamak üzere avlanır gibi yaşadım o süreci.</p>
<p>Oysa ki, ellerin detayları, anlattıkları, oturuştaki ufacık bir değişme anlatabilirdi bana doğru anın geliyor olduğunu. Ropörtaj, başından sonuna dek portre çekimi. Haber gibi bakınca böyle oluyor demek ki&#8230; Keşke bunu daha önce deneyimleseydim de&#8230; neyse, keşkeler anlamsız, bir daha ki an da keşke olacak. Fotoğraf bir günün içindeki keşkeyi kaydetmek zaten&#8230; Ama, en azından bana aşağıdaki kaldı&#8230;</p>
<p><img class="alignnone" title="Leyla ve ben" src="http://fc02.deviantart.com/fs44/i/2009/137/0/7/Leyla_ve_ben_by_loker.jpg" alt="" width="600" height="400" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/roportajda-fotograf-cekmenin-zorluklari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kendini iyice kaybeden insanlar*</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/kendini-iyice-kaybeden-insanlar/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/kendini-iyice-kaybeden-insanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 09 May 2009 12:14:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[belgesel]]></category>
		<category><![CDATA[can dündar]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa]]></category>
		<category><![CDATA[orhan kural]]></category>
		<category><![CDATA[sansür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=106</guid>
		<description><![CDATA[İşte bu tahammülsüz zihniyet, zihninde yarattığı dünyada yer alanlara ters her şeyi yok etmek istiyor. Yok edemiyorsa halının altına süpürmek, cezalandırmak, acı çektirmek ve böylece karşısında kendisini tamamlamak, haklı görmek, yüceltmek istiyor... Bu zihniyet işte gidip Youtube'u, Dailymotion'u, Geocities'i kapatıyor. Bu zihniyet işte Darwin yılı nedeniyle kapakta dosya duyurmak isteyen bilim insanlarının başına türlü çoraplar örüp "suya sabuna dokunmayan bilim" icat ediveriyor... Bu zihniyet işte üniversitede açılan belgesel fotoğraflar arasında belgelenen konuları beğenmeyip sergi kapatıyor...

Bu zihniyet yayılıyor. Dur dememiz lazım. Gülüp geçmememiz, etrafından dolanmamamız, hackercılık oynayabilince, kurtulduğumuzu zannetmememiz lazım. Bu zihniyet, biz onu devirene kadar orada duracak. Onlar Youtube'u kapattıklarında Atatürk'e hakaret eden videolar artık yok sanarken yanılıyorlar... Biz de "alıcılarımızın ayarlarıyla oynayarak" Youtube'a girebildiğimizde artık yasaklar yok sanmayalım! Yanılmayalım. Kendimizi kaybetmeyelim, mücadele sakinken güzeldir... Sakin ve kararlı adımlarla...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Can Dündar&#8217;ın Mustafa filmi Atatürkçü cenahta beğenilmemiş, epey renkli tepkiler ve eleştirilerle karşılanmıştı. Bir sürü farklı insanla bu konuda tartıştığım için bir çok tepkiyi hatırlıyorum. Ne var ki, bugün bir haber sayesinde daha önce kaçırdığım bazı başka haberleri de öğrenmiş oldum. Önce taze taze  öğrenemediğime sonra da bir kez kaçırmışken onlarsız yaşamak varken, sonradan öğrendiğime üzüldüm.</p>
<p><span id="more-106"></span></p>
<p>Malum, küresel finans düzeninin getirdiği fırsat boşlukları, siyaset gerekleri falan derken memlekette sermaye sahipliği, yeni sahiplerin kimliği ve yapısı üzerinden bir kavgadır sürüyor. Kavgada en pespaye alanlardan bir tanesi de elitist ve küstah eski orta sınıfın çıkardığı, elindekileri vermeye yanaşmayan şımarık komşu çocuğu zırıltıları&#8230; Atatürkçülüğü bir cemaat inşa etmek için kullanan, doğruluğundan, kaynakçasından haberdar olmadığı alıntıların altındaki M. Kemal imzası karşısında hazırola geçiveren ve bu lafları ölümüne savunan, bir anlamda mevcut iktidar savaşında yaşadığı şiddetli şoka karşı travma sonrası bozukluk emareleri gösteren kesim, bu zırıltıların sahipleri içinde en rahatsızlık vereni. Hem şımarık, hem küstah hem de pasaklı&#8230;</p>
<p>İşte bu komşu çocuğu temsilini hatırlatan bir durum: Mustafa filminin Atatürk&#8217;e hakaret ettiği iddiasıyla savcılığa başvurular olmuş. Birbirinden renkli ve eğlenceli başvurular arasında ifade benzerlikleri olduğu da konu edilmiş, ama ben her birinin kendi öz yaratıcılığıyla başvuruda bulunduğuna eminim. </p>
<p>Hürriyet, 2008&#8242;in son haftasına girilirken üç ayrı şikayet üzerine Dündar&#8217;ın ifade verdiğini<a href="http://www.hurriyet.com.tr/gundem/10610462.asp?mnID=10610462" target="_blank">yazıyor.</a> </p>
<p>Suç duyurularından biri, asabiyetiyle ve bunun sonucunda ona buna sataşırken neden olduğu kavgalarla ünlü Orhan Kural&#8217;dan. Atatürk&#8217;ün filmde fosur fosur sigara içerek gençliğe kötü örnek olacak şekilde sunulduğunu iddia ederek, Dündar hakkında suç duyurusunda bulunmuş. &#8220;Sigara firmaları, bu sahneler karşılığında filme sponsorluk sağlamıştır&#8221; iddiasını ortaya atmaktan da kaçınmamış.</p>
<p>&#8220;Fosur fosur sigara içen Atatürk gençliğe kötü örnek olmaktadır.&#8221; cümlesini başlı başına suç unsuru olarak görerek, gelmişken Kural&#8217;ı içeri almamaları şaşırtmadı ama üzdü desem yalan olmaz. Bu tavrın bu konuda yapılabilecek en fantastik çıkış olduğunu düşünmekse kuşkusuz benim yaratıcılıksızlığımmış!</p>
<p>En müthiş başvuru herhalde İstanbul avukatlarından Gülnihal Soydan&#8217;ın &#8220;babanın oğlu mu, Mustafa diye hitap ediyorsun&#8221; duyguları eşliğinde verildiği tahmin edilen dilekçesi.</p>
<p>Hürriyet&#8217;teki habere göre, Soydan suç duyurusunda &#8220;Hepimizin babasına &#8216;Mustafa&#8217; demek cüretiyle ismini kısaltmak, kabul edilemez bir saygısızlıktır&#8221; ifadesine yer vermiş ve fakat duramayarak devam etmiş: &#8220;Filmi Warner Bross dağıtıyor. Dünya çapında bir firma nasıl oluyor da Dündar&#8217;a destek çıkıp dağıtımı yapıyor? Bu, uluslararası yabancı destekli bir programın parçası olduğunun ispatıdır.&#8221;</p>
<p>Hani bir fıkra vardır ya, cehennemde her millet kendi kazanında yanarken, başlarında bekleyen zebaniler çıkmaya çalışanları içeri itermiş. Bir Türklerin kazanı başıboş dururmuş, çünkü Türkler çıkmaya çalışan olursa kendileri yanlarına çekermiş.</p>
<p>Son iddia da herhalde bu fıkranın anlatılmasına yol açan tavırlardan doğuyor. Dünya çapında bir firma, Atatürk&#8217;e hakaret etmek istenmiyorsa niye dağıtır yoksa değil mi?</p>
<p>Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bütün suç duyurularını bir arada değerlendirince, basın savcısı Nadi Türkaslan&#8217;a Dündar&#8217;ın ifadesini istemek düşüyor. Aralık ayındaki tablo bu&#8230;</p>
<p>Bugün 10.42&#8242;de NTV&#8217;nin geçtiği <a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/24964954/" target="_blank" >habere</a> göre savcılık Atatürk&#8217;e hakaret suçunun oluşmadığına karar vermiş. Ne var ki, (tahminen davacıların yılmaz çabalarıyla) bilirkişi raporlarına varan incelemeler söz konusu olmuş ve &#8220;tarih uzmanı bilirkişilerin yaptığı incelemede, belgeselde Atatürk&#8217;ün hayatına ilişkin 28 büyük hatanın belirlendiği&#8221; duyurulmuş. Savcılığın incelemesine tarihsel gerçeklerin konu edilmesi nereden ve nasıl icap etti diye merak etmemek elde değil.</p>
<p>Orhan Kural, Atatürk&#8217;ün sigara içen bir insan olmadığını iddia etmiş olabilir mi örneğin? Kendini bu kadar kaybetmiş olabilir mi?</p>
<p>Hürriyet&#8217;te soruşturmaya neden teşkil eden suç duyurularında tarihsel gerçeklerin saptırılarak hakaret kastı gözetildiği gibi bir iddia yer almıyor. Bu kadar ciddi bir iddia atlanmış ve &#8220;fosur fosur sigara içerken gösterilmek&#8221; &#8220;ön adıyla, komşu gibi hitap etmek&#8221; gibi suçlar haberleştirilmekle yetinilmiş olunabilir mi?</p>
<p>Tamam, söz konusu gazete Hürriyet olunca insan bir kaç kere düşünüyor, ama hayır, hiç bir magazin güdüsü iddiaları böyle cımbızlamayı mümkün kılmayacaktır.</p>
<p>Bu durumda &#8220;uzman bilirkişilerce&#8221; değerlendirilmesine gerek görülen ve 28 adet saptanan &#8220;büyük hata&#8221;lar nereden çıktı? Hakaret suçu araştırılırken, ifadelere, anlatıma vb. bakılması gerekmez mi? Neden filmde yer alan olguların tarihsel gerçeklere uygunluğu bir savcılığın araştırmasına konu ediliyor?</p>
<p>Filmi tamamen rahatsızlıkları nedeniyle beğenmemiş, beğenmemekle yetinemeyecek karakterde oldukları için suç duyurusunda bulunmuş, sonra aslında ortada bir suç olmadığı için suç yaratmak zorunda kalmış, &#8220;film zaten tarihi gerçekleri de çarpıtmaktadır&#8221; iddiasını, özgün ve yaratıcı iddialarının ardına EKlemiş insanlar mı var? diye düşünüyor insan&#8230;</p>
<p>Yoksa, savcının işi gücü eksik mi, oturup &#8220;filmi bir de tarihi yönden inceleyeyim&#8221; diye düşünsün&#8230; Kaldı ki, tarihi gerçeklere tam bir uygunluk sağlanıp sağlanmadığı suç oluşturmakla ilgili değildir. Önemli olan tarihi bir gerçeği kasıtlı olarak başka türlü göstererek, olmayan sonuçlar yaratıp yaratmadığıdır.</p>
<p>Filmi yerin dibine sokan, Dündar&#8217;a küfreden nice insanla karşılaştım geçtiğimiz aylarda. Ne yazık ki, yüzde onu bile filmi izlememişti. Film hakkında yapılan haberler onları, sadece varlığından haberdar oldukları bir film hakkında konuşacak kadar sinirlendirmeye yetmişti. Ne kadar ironik değil mi?</p>
<p>Madam Tussaud&#8217;s müzesinde Atatürk&#8217;ün balmumu heykeli yapıldığında yeri göğü inletip, heykelin Atatürk&#8217;e bir hakaret olduğu, Atamızın bu kadar kısa boylu olamayacağını iddia ederek, Tussaud&#8217;s yönetimini canından bezdiren ve &#8220;tarihi gerçeklere aykırı da olsa&#8221; uzun boylu bir Atatürk heykelini oraya yerleştiren de aynı zihniyetti&#8230; Meraklıları gazeteleri karıştırabilir&#8230;</p>
<p>İşte bu tahammülsüz zihniyet, zihninde yarattığı dünyada yer alanlara ters her şeyi yok etmek istiyor. Yok edemiyorsa halının altına süpürmek, cezalandırmak, acı çektirmek ve böylece karşısında kendisini tamamlamak, haklı görmek, yüceltmek istiyor&#8230; Bu zihniyet işte gidip Youtube&#8217;u, Dailymotion&#8217;u, Geocities&#8217;i kapatıyor. Bu zihniyet işte Darwin yılı nedeniyle kapakta dosya duyurmak isteyen bilim insanlarının başına türlü çoraplar örüp &#8220;suya sabuna dokunmayan bilim&#8221; icat ediveriyor&#8230; Bu zihniyet işte üniversitede açılan belgesel fotoğraflar arasında belgelenen konuları beğenmeyip sergi kapatıyor&#8230;</p>
<p>Bu zihniyet yayılıyor. Dur dememiz lazım. Gülüp geçmememiz, etrafından dolanmamamız, hackercılık oynayabilince, kurtulduğumuzu zannetmememiz lazım. Bu zihniyet, biz onu devirene kadar orada duracak. Onlar Youtube&#8217;u kapattıklarında Atatürk&#8217;e hakaret eden videolar artık yok sanarken yanılıyorlar&#8230; Biz de &#8220;alıcılarımızın ayarlarıyla oynayarak&#8221; Youtube&#8217;a girebildiğimizde artık yasaklar yok sanmayalım! Yanılmayalım. Kendimizi kaybetmeyelim, mücadele sakinken güzeldir&#8230; Sakin ve kararlı adımlarla&#8230;</p>
<p>* Başlık,<a href="http://www.uykusuzdergi.com/blog/firat-budaci" target="_blank">Fırat Budacı</a>&#8216;nın <a href="http://www.uykusuzdergi.com" target="_blank">Uykusuz</a> dergisinde aynı isimle hazırladığı köşeden ilham alınmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/kendini-iyice-kaybeden-insanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeni bir sergi sansürü</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/yeni-bir-sergi-sansuru/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/yeni-bir-sergi-sansuru/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 05 May 2009 12:57:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğraf akademisi]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğraf vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[galata fotoğrafhanesi]]></category>
		<category><![CDATA[sansür]]></category>
		<category><![CDATA[uludağ üniversitesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=103</guid>
		<description><![CDATA[Galata Fotoğrafhanesi ve Fotoğraf Vakfı tarafından hayata geçirilen Fotoğraf Akademisi&#8217;nin ilk ayağı olarak düzenlenen Belgesel Fotoğraf Okulu kapsamında çekilen fotoğraflar, Bursa Uludağ Üniversitesi&#8217;ndeki sergide sansürlenip, el konularak yok edilmeye çalışıldı.

Youtube sansürünün birinci yılını kutladığımız (!) şu günlerde, ülkede (hem bürokratik, hem siyasi hem de toplumsal anlamlarıyla) yönetimin iyice baskıcı, sansürcü hale geldiğine tanık oluyoruz. Hükümetten, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.galatafotografhanesi.com/">Galata Fotoğrafhanesi</a> ve <a href="http://www.fotografvakfi.org">Fotoğraf Vakfı</a> tarafından hayata geçirilen Fotoğraf Akademisi&#8217;nin ilk ayağı olarak düzenlenen <a href="http://www.fotografakademisi.org">Belgesel Fotoğraf Okulu</a> kapsamında çekilen fotoğraflar, Bursa Uludağ Üniversitesi&#8217;ndeki sergide sansürlenip, el konularak yok edilmeye çalışıldı.<br />
<span id="more-103"></span><br />
<a href="http://dugumkume.org/turkiye-devleti-youtubeu-1-yildir-yasakliyor">Youtube sansürünün birinci yılını kutladığımız</a> (!) şu günlerde, ülkede (hem bürokratik, hem siyasi hem de toplumsal anlamlarıyla) yönetimin iyice baskıcı, sansürcü hale geldiğine tanık oluyoruz. Hükümetten, mahalle ölçeğine, <a href="http://www.meren.org/blog/2009/03/bir-sansur-hikayesinin-dusundurdukleri/">bir fotoğraf dergisinden</a>, bir <a href="http://www.uludag.edu.tr">üniversiteye</a> ne yazık ki kendinden olmayanı yok etmekte sakınca görmeyen anlayış yayılıyor. Beklenmedik kurumlarda, oluşumlarda karşımıza çıkıyor. Kamplaşma, kendini sorgulama yeteneğinden yoksun yönetimleri var ediyor, onlar da kendine benzemeyeni yok sayıyor, gücü yeterse yok ediyor.</p>
<p>Üniversite yönetiminin, açıkça suç oluşturmayan, kimseyi hedef almayan/göstermeyen bir fotoğrafın yayınına izin vermemesi kabul edilemez.</p>
<p>Daha kötüsü, üniversite gibi bir kurumda, tahammül gösterilemeyen muhalefet ifadelerindeki karşıtlık değil, bu tahammülsüzlüğün fotoğraflara el konulması şeklinde ceberrut biçimidir.</p>
<p>Fotoğrafa, yazıya, düşünceye ve tüm ifadelerine sınırsız özgürlük, herkes için savunulmak zorunda olan temel bir ortak kabul olmalıdır. Bu anlayışa katılan herkes, haydi Fotoğraf Akademisine ulaşarak nasıl bir yardımımız olabileceğini soralım. Bu baskı karşısında yalnız olmadıklarını, bunu sıradan bir olay gibi kanıksamak ya da &#8220;münferit vaka&#8221; diyerek önemsezleştirmek isteyecekler karşısında tepkisiz kalmayacağımızı söyleyelim&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/yeni-bir-sergi-sansuru/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Greenaway İstanbul&#8217;da, sinema mezarda&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/04/greenaway-istanbulda-sinema-mezarda/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/04/greenaway-istanbulda-sinema-mezarda/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Apr 2009 15:31:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul film festivali]]></category>
		<category><![CDATA[machinima]]></category>
		<category><![CDATA[peter greenaway]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=99</guid>
		<description><![CDATA[28. Uluslararası İstanbul Film Festivali&#8216;nin Sinema Dersi oturumlarından birini ünlü İngiliz yönetmen Peter Greenaway verdi. Sabancı Üniversitesi&#8216;nin katkılarıyla gerçekleşen Sinema Öldü Yaşasın Ekran sunumu, önkayıt aşamasındaki yoğun ilgi nedeniyle iki güne çıkarılmıştı.
Greenaway, kendini ressam ve sinemacı olarak (bu sıralamayla) tanımlayan, ancak hem sinema hem de bir çok başka alan üzerine yaptığı yerleştirme çalışmaları, VJ performansları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.iksv.org/film/index.asp">28. Uluslararası İstanbul Film Festivali</a>&#8216;nin Sinema Dersi oturumlarından birini ünlü İngiliz yönetmen <a href="http://www.petergreenaway.info/">Peter Greenaway</a> verdi. <a href="http://www.sabanciuniv.edu">Sabancı Üniversitesi</a>&#8216;nin katkılarıyla gerçekleşen <a href="http://vacd.sabanciuniv.edu/eng/content/cinemaisdead/">Sinema Öldü Yaşasın Ekran</a> sunumu, önkayıt aşamasındaki yoğun ilgi nedeniyle iki güne çıkarılmıştı.</p>
<p>Greenaway, kendini ressam ve sinemacı olarak (bu sıralamayla) tanımlayan, ancak hem sinema hem de bir çok başka alan üzerine yaptığı yerleştirme çalışmaları, VJ performansları ve başka etkinliklerle aslında kabına sığamayan cinsten bir sanatçı olduğunu her fırsatta ortaya koyuyor.<br />
<span id="more-99"></span><br />
Elbette sinema üzerinden bakıldığında onu ilk tarif eden işler <a href="http://www.imdb.com/title/tt0097108/">Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı</a> ya da <a href="http://www.imdb.com/title/tt0114134/">Pillowbook</a> (başucu defteri, günlük, nedir bu filmin Türkçesi acaba?) gibi filmleri olacaktır. Ne var ki, ben kendisini en çok <a href="http://www.imdb.com/title/tt0085562/">4 Besteci</a> gibi bir filmi ya da belki en önemlisi <a href="http://petergreenaway.org.uk/essay3.htm">Sinema Militanlarına Ders</a> başlığıyla 2003&#8242;te yayınladığı denemesiyle tanıyor ve seviyorum.</p>
<p>Bu denemenin devamı niteliğinde sayılabilecek bir konuşmayı, cumartesi günü Sabancı Üniversitesi&#8217;nin Karaköy&#8217;deki binasında canlı olarak dinlemiş olmak bu açıdan beni çok mutlu etti. Aslında özgün plana uyularak ilk günkü konuşma Karaköy&#8217;de, ek olarak planlanmış konuşma Gebze&#8217;deki kampüste yapılsa daha mutlu olurdum, çünkü korktuğum başıma geldi ve herkes &#8220;önceki konuşma daha kapsamlı ve heyecan vericiydi, bu ona göre daha özet oldu&#8221; yorumları mırıldandı. Daha da kötüsü, ilk konuşma tamamen yeni medya odaklı bir çerçeve ile sınırlandırılırken (anlaşılan İstanbul için planladığı konuşmanın tamamı) ikinci gün daha sinema ve resim ağırlıklı bir özet çerçeveye indirgenmiş konuşmaya denk gelmiş olmam herhalde.</p>
<p>Bu açıdan bakınca, en öne kurulmuş, elinde tuttuğu (kankasından yola çıkarak atıyorum Leica) fotoğraf makinasının odak ışığıyla Greenaway&#8217;e miyop ameliyatı yapmayı deniyor gibi görünen Eczacıbaşı planlanan sürenin yarısında &#8220;this is last question&#8221; cümlesini bir &#8220;van minüt&#8221; tavrıyla fışkırttığında içimde kabaran duyguları tarif etmeme herhalde gerek yok. Öte yandan intikamım sevgili Greenaway tarafından kabaca film festivali denen kavramın lüzumsuzluğu, eski usül sinemaya harcanan paranın müsriflik olduğu ve zaman kaybından başka sonuç yaratmayacağı şeklindeki provokatif konuşmasıyla alındı. Dinleyenlere, sunum yaptığı dizüstü bilgisayarı gösterip &#8220;işte sinemanın yeni arayüzü, artık bakmanız gereken yer burası&#8230; siz birer canlısınız, iki saat boyunca neredeyse hiç kıpırdamadan karanlıkta oturup bir ışığa bakmak zaten biraz tuhaf değil mi?&#8221; gibi kışkırtmaları da eksik etmedi.</p>
<p>Elbette Greenaway&#8217;in tavrı sinemanın endüstriyel anlamda geldiği noktayı tartışmaya açmak için biraz yüksek perdeden girmek. Söylediklerindeki sarkastik tonu düşünmek gerekli. Sinemanın bugünkü mimariyle tamamen işlevsiz olduğunu düşündüğü bir dönem olsa da (benim beğendiğim denemesini takiben multimedya tabanlı işlere girişip Tulse Luper Suitcases projesini yürüttüğü mutlu dönem) klasik sinema ürünleri vermeye devam etmesinden bu rahatlıkla anlaşılabilir. Haliyle önerileri de daha çok provokasyon amaçlı, harfiyen ciddiye alınması beklenerek söylenen sözler değil.</p>
<p>Yine de alınabilecek çok ders var bu provokatif sözlerde. Kısa bir özet deneyeyim:</p>
<p>1983 yılında televizyon uzaktan kumandası tanıtıldığında yanında zaplama eylemini de getirdi ve o an sinema öldü diye başlıyor deneme. 2003&#8242;te gelinen noktada en önemli dönüm noktası belki hala uzaktan kumandaydı gerçekten. Ya bugün? Youtube başta olmak üzere İnternet üzerinden hareketli görüntünün paylaşımında yaşanan teknolojik dönüşüm ve bunun kültürel etkileri artık bazı soruları baştan sormayı gerektirir hale geldi. İki önemli başlık ekranın yeri/ölçeği ve montaj kavramının sonuçlanacağı mecra.</p>
<p>Master günlerimin ve tezimin sevgili patronu <a href="http://www.bilkent.edu.tr/~treske/">Andreas Treske</a>, bir konferansta, elde taşınan mobil cihazlar ve Youtube gibi siteler üzerinden aktarılmakta olan videoların çekim kadrajlarını dönüştürmeye başladığına dair bir sunum yapmıştı (metnin bağlantısını bulamadım). Söylediklerini kabaca şöyle özetlesem kızmayacaktır diye tahmin ediyorum:</p>
<p>Dev sinema ekranlarından bir web sayfasındaki tasarım nesnesine ya da avuç içine sığan elektronik cihazların ekranlarına sığmak üzere küçültülen hareketli görüntüler dolaşıma girdi. Bu dolaşım, işin ticari/ekonomik boyutunda yer alan (tam da Greenaway&#8217;in endüstriyel yapısına çomak sokma zorunluluğu hissettiği) yapımcılar açısından bakıldığında başarı kriterlerini değiştiriyor. Şöyle ki, o ekranlarda en çok yer alan videoların içinde görüntülenen markaların değeri daha çok yükseliyor. Ürün yerleştirme diye bilinen ve anlatılarda aksesuar olarak görünen markaların reklam satışlarını yürüten planlama yöntemi açısından yeni bir pazar doğuyor. Peki bu küçücük ekranlarda yer alan görüntüler, yer aldıkları mecraya göre nasıl sınıflandırılabilir? Hangi parametrelerden bahsedebiliriz?</p>
<p>Örnek olarak dizi filmleri ele alabiliriz. Oldukça büyük bir ekonomik alan kuran dizi endüstrisinin başlıca mecralarından biri mobil aygıtlar (iTunes&#8217;da satılan dizilerin popülerliğine bakmak bu konuda güzel veriler sağlamakta) ve 5 yıl önce çekilen diziler ve bugün çekilmekte olan diziler arasındaki görsel rejim farklılıklarının başında kadrajların hep daha çok yaklaşması göze çarpıyor. Genel planlar, uzun boşluklar ve sinema sanatında bambaşka etkiler yaratan bir çok görsel anlatım, avuç içinde görünmez, algılanamaz hale geliyor ve işin ticari kısmında önde koşan yapımcılar tarafından hızlıca dışarda bırakılmaya başlanıyor. Bir anlamda doğal seçilim denilebilir herhalde.</p>
<p>İkinci önemli değişken de montaj meselesi. Sahne üzerindeki performanslardan (Cem Yılmaz mesela?) filmlere, dizilerden haber bültenlerine bir bütünlük içinde planlanan bir çok anlatı türü hedef kitlesiyle buluşurken parçalanıyor. Youtube gibi servislerde var olan fiziksel sınır (şu anda 200mb. büyüklüğünde bir dosya gönderebiliyorsunuz, bu da tercih edilen çözünürlükte dosya gönderilirken bir filmi tek parça halinde yüklenemiyor olmak anlamına geliyor) çoğunlukla içerik yükleyenlerin pratik engellerinden bile geniş (TTNet&#8217;in asimetrik bağlantıları nedeniyle 200 mb. bir dosya göndermek bile bir çok insan için göze alınması gereken sabır dolu dakikalar demek) bir alan sunsa da, bir anlatıyı bölmeyi gerektiriyor.</p>
<p>Haliyle, örneğin Greenaway&#8217;in sinemasını tarif ederken  söylediği (yaklaşık) &#8220;benim için çerçeve herşeydir, seyirciye sunmak istediğim her şeyi, en ince detaya kadar hesaplarım. Müzik, kurgu, kadraj, tempo, ışık&#8230; Çerçevenin dışında gelişen bir olayla karşılaşmazsınız. Çerçeve sizin için yarattığım dünyadır&#8221; sözlerindeki kurgu vurgusu bir anda yerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Zaten Greenaway&#8217;in uzaktan kumandanın icadında yaptığı temel vurgu buradan doğuyordu. Montaj, artık izleyicinin elindeki bir etkileşim aracı sayesinde yeniden gerçekleniyor, &#8220;bildiğimiz sinema&#8221; ölüyordu.</p>
<p>Konuşmada vurgu yaptığı bir başka noktayı da buraya eklemek gerekir. Bilgisayar oyunları için yazılan üç boyutlu ortamların içinde hareket etmemizi sağlayan programlar çıktığında, bunlar kullanılarak nasıl sinematik anlatım olanakları doğabileceğini sorgulayan <a href="http://www.machinima.com/">Machinima</a> akımı çıkmıştı. Sanal gerçeklikle ilgili gelişmelerin vardığı nokta <a href="http://www.secondlife.com/">Secondlife</a> adlı bir sistemle son noktaya vardı. Oyuncuların avatarları yaratılarak, sanal bir film seti oluşturmak basit bilgisayarlarla bile mümkün hale geldi. Greenaway bu gelişmeyi &#8220;<em>sinema izlemeye devam etmek istiyorsanız, eve gider gitmez bu adrese girin: w w w secondlife nokta com</em>&#8221; cümlesini bir kaç kere tekrar ederek, sözlük anlamıyla altını çizdi.</p>
<p>Memlekette sinemanın bir anlatı türü, bir estetik mesele olarak günümüz teknolojileriyle ilişkisini tartışabilecek kaç kişi var diye düşündüğümde genellikle ümitsizliğe kapılıyorum. Yine de bu konuşmada toplanan kalabalık örneğin, gayet moral vericiydi. Bakalım blogosfer ya da sinema yazıları dünyasının başka alanlarında bu konuşma ya da genel olarak bu kavramlarla ilgili ne yorumlara denk geleceğiz&#8230; Duyan bilen yorum yazsa ya? </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/04/greenaway-istanbulda-sinema-mezarda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Etrafınıza iyi bakın&#8230;</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/03/etrafiniza-iyi-bakin/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/03/etrafiniza-iyi-bakin/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Mar 2009 08:59:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Fotoğrafçı:]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Rutin]]></category>
		<category><![CDATA[arşiv]]></category>
		<category><![CDATA[blogosfer]]></category>
		<category><![CDATA[görsel tarih arşivi]]></category>
		<category><![CDATA[helen levitt]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=95</guid>
		<description><![CDATA[Sekiz ayrı yazar tarafından etrafta olup bitene dair yazı ve görsellerle şenlenen etrafta.com&#8217;da fotoğraf konusunda son bir iki günde iki ayrı not edilmesinde fayda olacak cinsten yazı düştü.
GTA &#8211; Görsel Tarih Arşivi ve Güle Güle Helen Levitt yazıları erken dönem Türkiye Cumhuriyeti fotoğraf ve her tür görsel materyal arşivine dair meraklılar için, Helen Levitt yazısı da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sekiz ayrı yazar tarafından etrafta olup bitene dair yazı ve görsellerle şenlenen etrafta.com&#8217;da fotoğraf konusunda son bir iki günde iki ayrı not edilmesinde fayda olacak cinsten yazı düştü.</p>
<p><a href="http://etrafta.com/2009/03/28/gta-gorsel-tarih-arsivi/">GTA &#8211; Görsel Tarih Arşivi</a> ve <a href="http://etrafta.com/2009/03/30/gule-gule-helen-levitt/">Güle Güle Helen Levitt</a> yazıları erken dönem Türkiye Cumhuriyeti fotoğraf ve her tür görsel materyal arşivine dair meraklılar için, Helen Levitt yazısı da hem bu fotoğrafçıyı tanımayan ya da görmüş, yanından geçip gidivermiş insanlar için harika kaynaklar&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/03/etrafiniza-iyi-bakin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
