Gökşin Sipahioğlu ve 6-7 Eylül olayları
6-7 Eylül 1955 tarihlerinde İstanbul’da meydana gelen ve Rumlar başta olmak üzere şehirde yaşayan tüm gayri-müslim vatandaşları hedef alan ırkçı saldırılarla ilgili tartışma, araştırma, kaynak pek çok.
Tüm bu kayıtlarda yer alan detaylardan biri, çeşitli zamanlarda, çeşitli yönleriyle ortaya çıkıyor: O gün, kalabalık kitlelerin provokasyonuna hizmet eden İstanbul Ekspres gazetesinin akşam baskısı.

Gazete “Atamızın Evi Boma ile Hasara uğradı” başlığıyla ve bu olayın yarattığı infiale ilişkin bilgilerle çıktığında, kimi kaynaklar 30bin civarında yapılan baskının bir kaç saat içinde tükendiğini söylüyorlar. Bu rakam, o günlerde akşam baskısına yetiştirilebilecek bir rakam değil. Bu da, bir çok yorumcunun “gazete zaten önceki günden hazırlanmıştı…” iddiasını gündeme getiriyor.
Hitler ve Reichstag komplosu Nazi yönetiminin mutlak iktidarını döşeyen önemli taşlardan biri olarak hatırlanıyor. Kimi komplo teorisyenleri, Dünya Ticaret Merkezi’ndeki üç kulenin yıkıldığı ve Pentagon binasının hasar gördüğü meşhur 11 Eylül saldırılarının da, neo-con Amerikan yönetiminin mutlak iktidara ulaşmak amacıyla kullandığı benzeri bir komplo olduğunu öne sürüyor.
Bunlar gerçek ya da değil, siyaset tarihinde ispatlanmış ya da tartışılmaya devam edilen nice örneğin varlığı, provokasyonlar sonucunda belirli siyasi kazanımları hedefleyen faşist güçlerin varlığına da delalet ediyor.
Tam da bu noktada, Türkiye’de 50′li yıllarda 80-100bin civarında insandan oluşan Rum cemaatinin, günümüzde 3bin’e düşmüş olmasının en önemli adımlarından biri olarak 6-7 Eylül’ü görmek mümkün. Anadolu’nun Türkleştirilmesi şeklinde özetlenebilecek faşist-ırkçı plan, İttihat ve Terakki’den beri, bir çok farklı siyasi grup tarafından sahiplenilerek sürdürülmekte. Kimi zaman asimilasyon, kimi zaman mübadele, kimi zaman tehcir gibi faaliyetlerle çok kültürlülüğe, bir mozaik zenginliğine karşı bir mermerlik özlemi, bir nato kafa, nato mermer durumu bu siyasi görüşün temsilcilerince çok defa ifade edildi.
Gelelim, olayın Sipahioğlu kanadına. İddialar öyle ki, Gökşin Sipahioğlu bir gün önceden, halkı galeyana getirmek üzere kullanılacak bu gazeteleri (kimi iddialara göre gerekli kağıt stoğunu) hazırlattırır ve işaret verildiği anda dağıtımına girişir. Bu iddialar defalarca yalanlanmış, ancak bu yalanlamalar her seferinde çelişkilerle dolu biçimde ifade edilince kamuoyu vicdanında hala soru işaretleri oluşturmayı sürdüregelmiştir.
İstanbul Ekspres’in sahibi Mithat Perin, Özgür Ansiklopedi Vikipedi’nin İngilizce kopyasında da yorumlandığı biçimde, olayda şüpheli taraflar olduğunu açıklar. O gün 180bin gazetenin, o duruma el koyana dek çoktan basılmış olduğunu, bu baskıların ondan habersiz ve peşin bir sipariş sonucu basıldığını 2000 yılında bir ropörtajda anlatır. Perin’in tuhaflık olarak karşıladığı peşin satın alım, o günün koşullarında o denli baskı yapacak (Hürriyet’in o dönem günlük baskı adedi 70bin civarında, İstanbul Ekspres ortalaması ise 20-30bin civarında) kağıt bulunmasının güçlüğü, ve matbaadakilerin “kağıdı bir şekilde bulduk” dediklerini açıklar.
Tüm bu açıklamaların uzantısında, bütün bunların, esas tertibin bir uzantısı olabileceğini düşünerek, eğer bu işte bir irade varsa, o da Sipahioğlu idi, MİT’le birlikte çalışmış olabilir diye bir itham gündeme getirir. (Bazı iddialar oldu. MİT yaptırdı diye. Gökşin Bey bunu televizyonda söyledi. Eğer bunu MİT yaptırdıysa [ona] sen MİT’in adamı olarak yaptın derim. Sabah Gazetesi)
Sipahioğlu 5 yıl sonra, Perin’in böyle bir şey söylemediğini, şahsen kendisine aktardığını iddia ediyor: Zaman Gazetesi
Sabah gazetesinin haberinde insanı ürkütecek denli planlı gelişen bir olaylar zincirine tanık olduğunu iddia eden bir patron var. Sonrasında, itham edilen kişi, patronunun kendisiyle ilgili böyle iddiaları olmadığını belirterek, söylenenler yalan diyerek geçip devam ediyor. Gerçekten de olay aynen böyle cereyan etmiş olabilir. Sabah Gazetesi kendi başına ropörtaj yapmış gibi davranıp, Perin’in ağzına etmediği lafları yakıştırarak basmıştır. Neden bu konuda bir resmi yanıt verilmez? Perin ropörtaj bu şekliyle basıldığında, bu lafları etmemiş olsa, çıkıp “ben böyle bir ithamda bulunmadım” demez miydi?
Sabah gazetesindeki ropörtajdan yıllar sonra, Perin’in oğlu Selçuk Perin, Taraf gazetesinde Ayşe Hür’ün konuyla ilgili bir yazısına tekzip gönderiyor.
Sipahioğlu’nun yıllarca bu konudaki tartışmalarda ifade ettiği “200-300bin basıldığını söylediğiniz gazete 20bin bile basmadı” iddiasını çürütürcesine, babasının “180bin basılmıştı bile, ben gittikten sonra da devam etmişler” sözünü takiben 230bin baskı yapıldığını söylüyor. (Taraf Gazetesi)
Tabii tüm bu diyaloglar, biraz da bu şekilde kurgulanmış halleriyle, yani birbirlerine doğrudan yanıt verir gibi gösterildiğinde gülünçleşiyor, aslında aralarında 4-5 yıl bulunan bu ifadeleri yan yana getirmekteki tek neden, hepsindeki ortak üzücü bir yanı açığa çıkarmak:
Selçuk Perin’in Ayşe Hür’e verdiği yanıtta “bu olaylar babam ve Gökşin Sipahioğlu’nun üzerlerine atıldı, ama onlar masumdu” diye özetlenebilecek ruh hali, son derece anlaşılır ve tarafsız, soğukkanlı mesafesi de doğal karşılanabilir bir tavır. Neticede hayatta olmayan babasının, (toplamda üç ayrı mahkemede) yargılanıp masum bulunduğu bir konuda zan altında bırakılmasının adaletsizliğine vurgu yapıyor.
Peki ama olayların doğrudan içinde yer almış Gökşin Sipahioğlu, sözü edilen hiç bir ithamla bağlantılı olmadan, iftiraya maruz kalarak, yaşadıkları çarpıtılarak bu yıllara gelmiş olsun… Yaşananlara dair soğukkanlılığını neyle açıklamak mümkün?
2005′te Zaman Gazetesine verdiği ropörtajda, yapmış olduğu akşam baskısının sonuçlarıyla ilgili zerre pişmanlık göstermemesi anlaşılabilir şey mi? Vicdan taşıyan her insan, böylesi bir katliamın tezgahlanmasına bilmeden de olsa alet edildiğini öğrendiğinde dehşete kapılarak, bu katkıdan utanmaz, bir nedamet ihtiyacı hissetmez mi?
İşin bu yönünü daha iyi anlamak için 6-7 Eylül olaylarının perde arkasına dair daha çok bilgi şart elbette… Örneğin, o gün Atatürk’ün evinin hasar görmesine (ki bahsedilen hasar, bombanın sesiyle kırılan bir camdan ibaret, ama İstanbul Ekspres’in okuyucuları bambaşka duygulara kapılmışlardı) neden olan bombanın iki Türk tarafından yerleştirildiği daha sonraları ortaya çıktı. Ki, bu kişilerden birinin geçtiğimiz yıllarda Türkiye Cumhuriyeti Merkez Valiliğinden emekli olduğu da konuyla ilgili araştırmalarda vurgulanan ayrıntılardan biri.
İnsan bu tür ayrıntılar, gerçekler açığa çıktıktan sonra “yaptığım şey habercilik adına vazgeçilmez bir refleksti” demek yerine, hiç değilse “yaptığım şeyi yapmak zorundaydım, bu bir habercilik refleksiydi, ancak o günlerde yaşananlara bakınca, bu olayları büyüten şeylerden birinin gazetedeki haber olduğu ihtimalini düşündükçe, keşke basmasaydım diye düşündüğüm anlar oluyor” gibi bir şey söylemek istemez mi yahu? Bunu gerçekten hissetmez mi?
Hissetmiyorsa, ellerinin, gün yüzlerce İstanbulluya saldıran faşist sürüsünün kanlı ellerinden daha temiz olduğunu iddia etmek mümkün müdür?
İki gün önce, Sipahioğlu bir sergi açılışı için İstanbul’da bulunduğu sırada aynı tavır ve pişkinlik ile arz-ı endam eyledi. Yaptığı şeyin (haberin “üretilmiş” bir haber olduğu, bombalamanın zaten bir komplo olduğu gerçekleri çoktan ortaya çıkmışken) devamıyla ilgili hiç bir açıklamaya gerek görmeksizin bir izleyicinin ”6-7 Eylül olayları keşke olmasaydı!” diye seslenişine, ”Gayet tabi, ama o vakit, bu haberleri vermemek de olmazdı…” cümlesini kurabildi. Olurdu Sayın Sipahioğlu, neden olmasın, olayın tam olarak anlaşılmadan, tarafları yeterince çözümlenmeden bu haberin verilmemesi mümkün olurdu, belki böylece faşist provakatörler, yanlarında bir sürü kalabalık bulup yönlendiremeyecekti… Belki onlarca insanımız ölmeyecekti.
Kafamda Sipahioğlu ile ilgili bu sorular, bu serzenişler hep dönüp durdu… Elbette ki, konuyla ilgili bilgi kaynaklarım epeyce sınırlı… Yani, yarın öbürgün kamuoyunun öğrenebileceği yeni ayrıntılar ortaya çıktıkça, ben de gözden kaçanlarla bir şekilde karşılaştıkça, elbette bu kanaatimi değiştirebilirim. Neticede son derece kişisel bir yaklaşım benimki. Mahkeme değilim, yargıç değilim. Kanaatim de Sipahioğlu’nu hiç bir biçimde etkilemeyecek.
Gün itibariyle, elimdeki mevcut bilgiler ışığında Sipahioğlu’nun, bu komplonun bir parçası olmamışsa da, yeterince kıymetli bir hizmetkarı olmaktan utanması gerektiğini, bu utancın bir dirhemini bile kendisinde göremediğimi ve onun yerine, insanlık adına utandığımı söylemekten geri duymuyorum.
Bu olayları tarihinde kanlı bir leke olarak hatırlama sorumluluğunu gösteren her insanın da, Sipahioğlu’nu bir pişmanlık gösterene dek, bu olaylardan bağımsız olarak ele alamayacağına inanıyorum.
Bu yazı, Sipahioğlu’nu gündeme, bütün bu sorulardan yoksun biçimde getirmenin sorgulanmasını hedefleyen bir başka yazıya kaynaklık etmek amacıyla, 9 Mart 2009′da yazılmıştır.

