<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bilöker &#187; gezici festival</title>
	<atom:link href="http://loker.radiobrecht.org/tag/gezici-festival/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://loker.radiobrecht.org</link>
	<description>Kısa lafın uzunu...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 05 Sep 2010 10:54:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Ropörtajda fotoğraf çekmenin zorlukları</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/roportajda-fotograf-cekmenin-zorluklari/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/roportajda-fotograf-cekmenin-zorluklari/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 May 2009 09:56:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[express]]></category>
		<category><![CDATA[gezici festival]]></category>
		<category><![CDATA[hikayemi dinler misin]]></category>
		<category><![CDATA[kars]]></category>
		<category><![CDATA[leyla halid]]></category>
		<category><![CDATA[portre]]></category>
		<category><![CDATA[ropörtaj]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=115</guid>
		<description><![CDATA[Aslında, ropörtaj nasıl olmalıdır diye boşuna düşünüyormuşum. Portre çekmeyi bilirim ben. Çok sevdiğim portrelerim var. Ropörtajda yakalanması gereken anın, portre olduğunu düşünmeyip, işin içinde haber nosyonu olduğu için eylem günlerini hatırlayarak, doğru anı yakalamak üzere avlanır gibi yaşadım o süreci. Oysa ki, ellerin detayları, anlattıkları, oturuştaki ufacık bir değişme anlatabilirdi bana doğru anın geliyor olduğunu. Ropörtaj, başından sonuna dek portre çekimidir. Haber gibi bakınca böyle oluyor demek ki… Keşke bunu daha önce deneyimleseydim de… neyse, keşkeler anlamsız, bir daha ki an da keşke olacak. Fotoğraf bir günün içindeki keşkeyi kaydetmek zaten… En azından bana aşağıdaki kaldı…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" title="Leyla Halid" src="http://th01.deviantart.com/fs43/300W/f/2009/137/0/b/Leyla_Halit_by_loker.jpg" alt="" width="300" height="446" />Basın fotoğrafçılığı deneyimim yok sayılmaz. Genel anlamda fotoğraf konusunda teknik bilgi ve becerim de makul denilebilir. Sözlerini, yazılarını, müziğini takip ettiğim, bir şekilde dünyada var olması beni heyecanlandıran bir çok &#8220;ünlü&#8221; insanla tanışmışlığım da var, hani heyecandan elim ayağıma da pek dolaşmaz normal şartlar altında. Fakat bazen şartlar öyle üstüste zorlar ki insanı, istenilen sonuca ulaşmak mümkün olmaz&#8230;<br />
<span id="more-115"></span><br />
Önce <a href="http://www.emrahozesen.com">Emrah Özesen</a> sonra da <a href="http://www.hasanserdar.com/">Serdar Çelik</a>&#8216;ten fotoğraf öğrenmeye başladığımda hepimizin aktivist bir yanı olduğundan eylemlerde, gösterilerde fotoğraf çekmek olağan bir durumdu. Bu olağan durumu takiben çektiğim fotoğraflardan bazıları gazetelerde, dergilerde yayınlandı. Greenpeace için çektiğim bir fotoğraf <a href="http://www.tarihvakfi.org.tr/">Tarih Vakfı</a>&#8216;nın düzenlediği bir <a href="http://www.tarihvakfi.org.tr/ihs/">sergiye</a> davet edildi. Bütün bunlar hayatın akışı içinde kendi kendine gelişen olaylar olduğu için bir fotoğrafçı olarak davrandığımı düşünebileceğim şeyler sayılmazdı denilebilir. Sonrasında, yüksek lisansım boyunca araştırma görevlisi olarak çalıştığım <a href="http://comd.bilkent.edu.tr">Bilkent İletişim ve Tasarım</a> bölümünde bir çok etkinliğin fotoğrafçılığını, yine bir anlamda kendiliğinden yaptım. Okulun örgütleyicileri arasında bulunduğu DocuTravel projesi kapsamında Gezici Film Festivali için Kars&#8217;a gittiğimde festival etkinliklerinin fotoğraflarını çektim. Şimdi düşününce eğlenceli gelen bir anı:</p>
<p><a href="http://www.imdb.com/title/tt0084934/">Yol</a> filminin <a href="http://www.imdb.com/name/nm1997156/">yapımcısının</a> ve <a href="http://www.imdb.com/name/nm0905639/">editörünün</a> katılımıyla gerçekleştirilen özel gösterimin ardından, <a href="http://www.imdb.com/name/nm0015081/">Tarık Akan</a>&#8216;ın da katıldığı bir panel düzenlenmişti. Panel sırasında, elimde fotoğraf makinası salonun içinde çeşitli kareler çekmeye çalıştım, ancak sahne bir parça yüksek geldiğinden, sonradan kullanılabileceğini tahmin ettiğim fotoğraflar için uygun bir açı yoktu. Aklımdan geçen düşünce, sadece kendim için çektiğim fotoğraflar için ayağa kalkıp, seyirci ve konuşmacılar arasında dolaşıp fotoğraf çekmenin yanlış olacağıydı. Gazetecilik kamusal bir görevdir, orada kamu adına tanıklık yapar, belgelersiniz. Bir gazetecinin, izleyicileri makul bir süre rahatsız etme pahasına çekim yapması anlaşılabilir. O anda salonda olamayan bir çok insanın, o salonda olan bitene tanıklık etmesinin aracılığını yapma görevi, bu ayrıcalığı sağlayabilir. Peki, kişisel sergi ve galerilerde yer almanın ötesinde bir anlam taşımayacak (ki bunlar da hayli şüpheli aslında) fotoğraflar için, o salona gelip konuşmayı dinleyenlerin sizin sırtınızı izlemesini istemek? Pek hoş bir fikir olmadığı için bunu yapmamaya karar verdim. <a href="http://std.comd.bilkent.edu.tr/photo_archive/FromEvents/DocuTravel/Yol_Panel/DSC_0278.JPG">Şu örnekteki</a> açının yanı sıra, ışığı kullanım biçimimden de o ayrıcalığa sahip olmadığımı fark etmemin ne kadar doğru bir karar olduğu ortaya çıkacaktır. (Meraklısı bu fotoğrafların kalanına <a href="http://std.comd.bilkent.edu.tr/photo_archive/FromEvents/DocuTravel/Yol_Panel/index.html">buradan</a> ulaşabilir.)</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde ise, çok farklı bir deneyim yaşadım. <a href="http://www.expressroll.com">eXpress dergisinin</a> Haziran sayısında okuyabileceğimiz tatlı güzel bir söyleşinin çekimlerini yapmak üzere Ayşe Çavdar&#8217;la birlikte <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Leyla_Halid">Leyla Halid</a>&#8216;le buluşmaya gittik.</p>
<p><img class="alignleft" style="margin-left: 4px; margin-right: 4px;" src="http://fc04.deviantart.com/fs45/i/2009/137/a/5/Leyla_Halit_2_by_loker.jpg" alt="Leyla Halid" width="600" height="428" /> Filistin öyküsünü takip edenler ve hatta bu tarihe yakın şekilde odaklanmasalar bile bir şekilde dünya siyaset ve tarihine bakmayı sevenler için Leyla Halid epey tanınan bir isim. 20&#8242;li yaşlarında dört ayrı uçak kaçırma eylemine katılan, elinde kaleşnikofla pozlar veren, belki de kadın gerillaların en ünlüsü Halid, Filistin&#8217;de yaşananların dünya kamuoyunda tartışılmaya başlanmasını sağlayan isimlerden biri kabul ediliyor.</p>
<p>Filistin Kurtuluş Örgütü, Yaser Arafat liderliğinde İsrail&#8217;e karşı Filistin&#8217;in kurtuluşu için savaşan örgüt, nihayetinde Oslo&#8217;da bir araya gelen taraflardan biri olarak Filistin&#8217;i temsil ederek barış anlaşması imzaladı. Aslında bir çatı/şemsiye örgüt. İçinde önemli bir temsil gücüne sahip El-Fetih (ki Arafat aslen El-Fetih lideridir) yanında bir çok başka örgütün arasında Filistin Halk Kurtuluş Cephesi&#8217;ni barındırır. Halid&#8217;in eylemleri de, FHKC adına düzenlenmiş eylemlerdi. Halen bu örgütlerin birer siyasi parti gibi davrandığı Filistin Ulusal Yönetiminin resmi üyelerinden biri de Halid.</p>
<p>Benim yaşlarımdaki gerilla kimliğini, en azından şeklen bırakarak, siyaset ile çözüm aramayı sürdürüyor. Bununla birlikte içindeki kararlı, güçlü gerilla sözlerinde, bakışlarında son derece net. Gerçi benim fotoğraflarım size bu güçlü ifadeleri, kararlı bakışları ve yıllarını bir işgale karşı özgürlüğe, ama körü körüne bir ulusal özgürlük anlayışından da öte, gerçek bir halk özgürlüğüne adamış marksist bir gerillayı yansıtamıyor. Yazıyı yazma nedenim de, daha çok bu. Zira Ayşe Çavdar ile yaptığı ropörtajda Türkiye, ortadoğu, Filistin&#8217;in günümüzdeki durumu ve bir çok başka konuda görüşlerini aktaran Halid&#8217;i eXpress Haziran sayısında okuyabileceksiniz.</p>
<p>Mazeret sayılmaz elbette, ancak fotoğraflardan tatmin olmama nedenlerimin başında buluştuğumuz yer ve süre geliyor. Kendisini davet ederek burada bir sempozyumda konuşmasını sağlayan ve bize ropörtaj ayarlayan dernek, randevumuzu bizim onayımız olmadan &#8220;büyük bir gazeteye&#8221; verdiği için, bizi ertesi gün sabah konferanstan önceye şutladı. Akabinde, iki saat sürecek ve Halid&#8217;in öğretmenlik deneyimlerine, arap edebiyatına uzanacak, son derece kapsamlı ve iyi hazırlanılmış bir ropörtaj yerini otuz dakikada güncel konuları yetiştirmeye çalışan bir duruma bıraktı.</p>
<p>Fotoğrafçının görevi, portreyi yakalamak, konuşmanın tonunu, konuşan kişinin karakterini ve duygularını gösterecek ayrıntıları ortaya çıkaracak planlar kurgulamaktır. Bunun için ortam sorunluysa, sorunlara müdahale eder değil mi? Elbette&#8230; Ancak sınırlı vakti olan ve sınırsız sorumuzu yanıtlamasını istediğimiz bir insanla, hele ki, karşısında heyecandan ne yapacağımızı şaşırdığımız bir abide ile karşılaşınca içimden nobran bir gazeteci fışkırtarak &#8220;burada ışık iyi değil&#8221; demesini sağlayamadım. Arkadan çiğ sabah ışığının lobiyi doldurduğu, bulunduğumuz bölgeyi ise tungsten ampüllerin aydınlattığı bir kanepeye oturan Halid&#8217;i, başka bir yere götürmeyi denemek isteyemedim. Önemli olan anlatacaklarıydı, sözlerine ayıracağımız vakti, benim için uygun olan ışığa ayırayım diyemedim.</p>
<p>Flaş kullanmak aklıma geldi, bu kez de düşündüm ki, benim için önemli olabilecek bir an, anlattığı bir hikayenin, söylediği bir cümlenin çok heyecanlı bir anı olacak ve o da bu heyecanı ifadelerine, beden diline taşıyacak, ben hoop basacağım deklanşöre, kadıncağızın suratında bir anda anlamsızca patlayan yüzlerce watt&#8217;lık aydınlık. Aklıma daha önceden okuduğum &#8220;ben sinema oyuncusu ya da dansçı falan değilim, neden bu kadar çok kamera getirdiniz ki?&#8221; cümlesiyle, gülerek başladığı bir konuşması geliyor. Pıt, kapatıyorum flaşı. Baskıda sorun çıkarmayacağını umabileceğim kadar yüksek ISO değerlerini ayarlayıp, pozlamayı olabildiğine zorluyorum. Hafif kayıplar olsa da okunaklı fotoğraflar çıkacak, biliyorum. Az çok çıkıyor da, ama başka bir sorun var, adını koyamadığım, tarif edemediğim.</p>
<p>İki gün sonra, fotoğrafları ekrana dizmiş, aralarında hangisinin o günü en iyi anlatan fotoğraf olduğuna bakarken anlıyorum derdimi. O sabah, bütün teknik sınırları, sorunları düşünürken, Leyla bizden sonra gideceği konferansın planını bozmayacak şekilde süreyi ayarlamaya çalışırken birbirimizle konuşmamız pek de mümkün olmamış. Işıkla falan ilgisi yok bunun. Doğru fotoğrafı çekmek için o anı sevmek, o anın bir parçası olduğunu her şeyiyle hissetmek gerekiyor.</p>
<p>Aslında ropörtaj nasıl olmalıdır diye boşuna düşünmüşüm. Portre çekerdim ben, severdim çekmeyi, hani sevdiğim portrelerim de var derim utanmadan. Ropörtajda yakalanması gereken anın, portre olduğunu anlamayıp, işin içinde habercilik var diye eylemlerdeki günlerimi hatırlayarak, doğru anı yakalamak üzere avlanır gibi yaşadım o süreci.</p>
<p>Oysa ki, ellerin detayları, anlattıkları, oturuştaki ufacık bir değişme anlatabilirdi bana doğru anın geliyor olduğunu. Ropörtaj, başından sonuna dek portre çekimi. Haber gibi bakınca böyle oluyor demek ki&#8230; Keşke bunu daha önce deneyimleseydim de&#8230; neyse, keşkeler anlamsız, bir daha ki an da keşke olacak. Fotoğraf bir günün içindeki keşkeyi kaydetmek zaten&#8230; Ama, en azından bana aşağıdaki kaldı&#8230;</p>
<p><img class="alignnone" title="Leyla ve ben" src="http://fc02.deviantart.com/fs44/i/2009/137/0/7/Leyla_ve_ben_by_loker.jpg" alt="" width="600" height="400" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/05/roportajda-fotograf-cekmenin-zorluklari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>14. Gezici Festivalden Film Notları &#8211; 3</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-3/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-3/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2009 19:37:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[açlık]]></category>
		<category><![CDATA[autumn]]></category>
		<category><![CDATA[before dawn]]></category>
		<category><![CDATA[ceza parkı]]></category>
		<category><![CDATA[gezici festival]]></category>
		<category><![CDATA[hunger]]></category>
		<category><![CDATA[öteki amerikan rüyası]]></category>
		<category><![CDATA[özcan alper]]></category>
		<category><![CDATA[rüzgar]]></category>
		<category><![CDATA[şafak sökmeden]]></category>
		<category><![CDATA[slurpin & co.]]></category>
		<category><![CDATA[sonbahar]]></category>
		<category><![CDATA[steve mcqueen]]></category>
		<category><![CDATA[the other american dream]]></category>
		<category><![CDATA[the punishment park]]></category>
		<category><![CDATA[vertigo]]></category>
		<category><![CDATA[wind]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=21</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazıdan önce, aynı konuda iki tane daha yazı yazıldı (başlıktan tahmin edilebileceği üzere&#8230;) Onların da okunması ısrarla tavsiye olunur. (Bütünlük açısından) 11-11-08 Yoğun olacağı baştan belli, bizim açımızdan en çok enerji depolamak gereken gün 11 Kasım oldu. Tek plan çekilmiş kısa filmlerin toplu gösterimi ve Sonbahar var. Ayrıca Açlık merak ettiğimiz bir film. Maraton [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazıdan önce, aynı konuda iki tane daha yazı yazıldı (başlıktan tahmin edilebileceği üzere&#8230;) Onların da okunması ısrarla tavsiye olunur. (Bütünlük açısından)</p>
<p><strong><span id="more-21"></span>11-11-08</strong></p>
<p>Yoğun olacağı baştan belli, bizim açımızdan en çok enerji depolamak gereken gün 11 Kasım oldu. Tek plan çekilmiş kısa filmlerin toplu gösterimi ve Sonbahar var. Ayrıca Açlık merak ettiğimiz bir film. Maraton halinde seyir&#8230;</p>
<p>Tek planlar gerçekten programın sevindirici seçimlerinden biri. Bölüm kapsamında beş film gösterildi.</p>
<p><a title="Slurpin &amp; Co." href="http://www.nfi.no/english/norwegianfilms/show.html?id=452">slurpin &amp; co</a> (katrin ólavsdóttir &#8211; izlanda 1997)<br />
<a title="rüzgar / szél" href="http://www.imdb.com/title/tt0111339/" target="_blank">rüzgar / wind</a> (<a title="Marcell Iványi" href="http://www.imdb.com/name/nm0412501/" target="_blank">marcell iványi</a> &#8211; macaristan 1996)<br />
<a title="Vertigo Rush" href="http://2009.ifistanbul.com/if-kisalar/vertigo-rush.aspx" target="_blank">vertigo etkisi / vertigo rush</a> (johann lurf &#8211; avusturya 2007)<br />
<a title="öteki amerikan rüyası / the other american dream" href="http://www.imdb.com/title/tt0427616/" target="_blank">öteki amerikan rüyası / the other american dream</a> (<a title="enrique arroyo" href="http://www.imdb.com/name/nm0037428/" target="_blank">enrique arroyo</a> &#8211; meksika 2004)<br />
<a title="şafak sökmeden / before dawn" href="http://www.imdb.com/title/tt0434067/" target="_blank">şafak sökmeden / before dawn</a> (<a title="bálint kenyeres" href="http://www.imdb.com/name/nm0448976/" target="_blank">bálint kenyeres</a> &#8211; macaristan 2005)</p>
<p>Katrin Olavsdottir&#8217;in 1997 yapımı filmi Slurpin &amp; Co. tüm serinin en başarılısı olabilir. Tiyatral bir mizansen içinde başarılı bir koreografiyi olduğu yerde, 360 derece dönen bir kameranın içinden görüyoruz. Bu dairesel hareketi dolduran koreografi aynı zamanda dekor içindeki gölge perdeleriyle zenginleştirilmiş ve sonuçta harika bir film ortaya çıkmış.</p>
<p>Rüzgar, İkinci Dünya Savaşı sırasında çekilmiş olan (muhtemelen) bir fotoğrafın hikayesini, hareketli bir kamera ile bir köyü tek planda gezerek anlatıyor. Karelerinden biri, kendisinden yıllar önce çekilmiş bir sinema filmi olduğunu düşünebiliriz. Anlatımı hem zekice hem de ustacaydı.</p>
<p>Şafak Sökmeden serinin ikinci en beğendiğim filmi. Bir tarlada saklanan ve kaçak olduklarını (büyük olasılıkla göçmenler) tahmin ettiğimiz bir grup insanı yakalamak için yapılan bir polis baskınını durmadan hareket eden bir kameradan takip ediyoruz.</p>
<p>Diğer iki filmin bu filmlerle birlikte sunulmasını sağlayan tek şey, onların da tek plan olmasıydı. Bununla birlikte sıradan, heyecan uyandırmayan işlerdi.</p>
<p><a title="Açlık / Hunger" href="http://www.imdb.com/title/tt0986233/" target="_blank">Açlık / Hunger</a> (<a title="Steve McQueen" href="http://www.imdb.com/name/nm2588606/" target="_blank">Steve McQueen</a> &#8211; İngiltere 2008)</p>
<p>Filmden çıkarken kestiğimiz ahkam sırasında söylenen bir yorum en açıklayıcısı herhalde: Zenaati eksiksiz. Sinemayı sinema yapan ne kadar unsur varsa, her biri harika kullanılmış. Oyunculuklar çok etkileyici, kurgu gayet sürükleyici, ışık kullanımı muhteşem.</p>
<p>Bu özellikleriyle de yarışma kapsamında gösterilen film, festival izleyicilerinin (ve sıkça aralarına karışıp ahkamlarına kulak kabartmayı denediğim <a title="SİYAD" href="http://www.siyad.org" target="_blank">SİYAD</a> <a title="Altyazı Dergisi" href="http://www.altyazi.net" target="_blank">üyelerinin</a>) önemli bölümünün favorilerinden biri haline geldi. Hatta <a title="Sonbahar" href="http://www.imdb.com/title/tt1330591/" target="_blank">Sonbahar</a>&#8216;a özel bir sempatiyle bakmasalar birinci sıraya bunu koyarlardı diye düşündüğüm insanlar var.</p>
<p>Bununla birlikte ben filmle ilgili korkunç bir huzursuzluk duydum. Bunun iki ana nedenini tarif edebiliyorum. İlki, filmin fiziksel olarak can acıtısı olması ama seyirciyi böylesi körkütük ajite eden dilden bir sonuç çıkarma gücümüzün olmayışı.</p>
<p>İrlanda&#8217;ya uzanmadan da açlık grevleriyle, cezaevi koşullarında insaniyet namına yapılan direnişlere empati kurabileceğim bir coğrafyada ve politik atmosferde yaşıyorum. Haliyle gözüme bir şey sokulmasına ihtiyaç duymayacağımı umuyorum. Politik kaygılar taşıyan insanları farklı bilinç düzeyleri nedeniyle kayıran bir &#8220;ama halka bunları anlatmak için&#8230;&#8221; parantezi de bana biraz elitist bir tavır gibi geliyor.</p>
<p>Tavrın en etkili örnekleri herhalde Micheal Moore belgesellerinin yüzeyselliği karşısında sergilenen &#8220;Amerikalılar salak ya, böyle anlatmak gerekli&#8230;&#8221; iddiası. Acaba Moore &#8220;biz biraz aptalız da, derinlemesine bir anlatı kurarsam boşa gider, malum insanları eğitmek derdindeyim&#8221; diyor mudur? Sanmıyorum. Böylesi ukala bir önkabul hiç bir yönetmenin kendine yakıştıracağı bir şey olmamalı.</p>
<p>Hal böyle olunca, sert ajitasyon silahı dikkatli kullanılmalı ve McQueen, Açlık&#8217;ta bu ölçüyü hayli kaçırmış diye düşünüyorum. Bu görüşüm festival kulislerinde fazla taraftar bulamadı, ama ben de aksi yönde ikna olacağım başka bir açı bulamadım. Benzeri düşünceler Ceza Parkı filminde de aklıma gelmişti, ama tahminen iki filmin arasındaki &#8220;tokadın şiddeti farkı&#8221; nedeniyle bu filmde çok daha yoğun hissettim.</p>
<p>İkinci huzursuzluk noktam da, anlatının alt metniyle ilgili. Hikayede öyle bir kırılma noktası var ki, ben koca Bobby Sands öyküsünden ve IRA&#8217;nın cezaevi direnişi hikayelerinden geriye &#8220;Bobby çocukluğundan beri inatçı bir çocuktu, burnunun dikine gide gide onlarca kişiyle birlikte intiharı seçti&#8221; diye bir mesaj çıkarabildim. Bunun ne demek olduğunu anlatmak için filmle ilgili çok detay vermem gerekir, filmi izlemiş, ilgilenen biri varsa yazışabiliriz.</p>
<p>Bu olumsuzluklara rağmen Açlık sinema sanatı açısından yarattığı etkiyle iyi hatırlayacağım bir iş. En azından ikinci huzursuzluk noktamı ilk filmi olmasına bağladığım McQueen&#8217;in sonraki filmlerini sabırsızlıkla bekliyorum diyebilirim.</p>
<p><a title="Sonbahar / Autumn" href="http://www.imdb.com/title/tt1330591/" target="_blank">Sonbahar / Autumn</a> (<a title="Özcan Alper" href="http://www.imdb.com/name/nm3213296/" target="_blank">Özcan Alper</a> &#8211; Türkiye 2008)</p>
<p>Festivalin benim için en heyecanlı olayı Sonbahar&#8217;ı izleyebilme fırsatıydı. Sonbahar benim için özel bir anlama sahip. Tiyatro okurken tanıştığım (orada başıma gelen az sayıda iyi şeyden biridir bu tanışıklık) Onur&#8217;un ilk sinema filmi. Ekipteki bir çok insan için de durum farklı değil. Yapımcısından, yönetmenine filmi yaratan ekip de ilk uzun metraj sınavını veriyor Sonbahar ile.</p>
<p>Bana göre sınavı başarıyla da geçiyorlar. Aksak giden şeyler var, bir iki tercih daha deneyimli bir yönetmen tarafından çok daha ustaca kotarılabilir hissi uyandırıyor. Yine de bu noktaların hiç biri izlerken filmi bölemiyor, kafanızın bir köşesinde kurcalayan bir nokta olarak kalmıyor.</p>
<p>Muhtemelen bu akıcılık, bu başarı samimiyete borçlu olunan bir durum. Özcan Alper&#8217;in imge dünyası, memleketini görme biçimi ve öykünün kuruluşunda incecik hesaplanmış tempo gerçekten bir insanın iç dünyasına bizi başarıyla çekiyor. Anlatamayacağını anlatmaya kalkışmamış (denediyse de hemen vazgeçmiş), sınırını bilen bir anlatı kuruluyor. Bu ölçülülük örneğin Gitmek filminde ciddi bir eksiklik. Kimlikler üzerinden bir öykü kurmaya çalışırken İstanbul&#8217;da Ayça&#8217;nın komşusunu rum yapmak, İstanbul 2010 reklamlarında selamlaşan yahudi ve rum çocuk kadar yapay kalıyor. İşin komik yanı, çoğunlukla gerçek bir öykü anlatılan Gitmek çekilirken gerçek mekanlar kullanılmış ve komşu teyzeler de gerçekten var olmuş olabilir. Ama anlatı kurmak böyle tehlikeli bir iş işte. Kameranın açısına giren her şey bir yaratı unsuru olarak giriyor. Doğal ya da gerçek yok, kurulmuş olan var. Belki Hüseyin Karabey belgeselcilikten geldiği için bir denge kurması çok daha güçtü, Özcan Alper bu avantajı kullandı. Sonraki filmleriyle ikisini de daha iyi tanıyıp, bu durumu daha iyi anlayabileceğiz diye umuyorum.</p>
<p>İki yönetmeni, anlamsızca kıyaslamamın ardında, daha nice öykü anlatıcılarını göreceğimizi düşündüğüm/umduğum bir ortak noktaları yatıyor. Her ikisi de Mezopotamya Kültür Merkezi&#8217;nde yetişmiş sinemacılar. Hem MKM bu anlamda daha kimlere gebe, hem de bu iki yönetmenin serüveni nereye doğru gidecek diye düşünürken birbirleriyle birlikte düşünmek bu yüzden kaçınamadığım bir şey.</p>
<p>Bu festival değerlendirmesinden ayrıca ele alınması, takip edilmesi hoş olabilecek bir konu. İzlediğimiz son bir filmi ve bir kaçamağı saymazsak festival böyle geçti. Asıl bulunma nedenimiz BelgeSeyir, son iki film sonraki yazıda&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-3/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>14. Gezici Festivalden Film Notları &#8211; 2</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-2/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-2/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2009 19:18:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[bulutların üstünde]]></category>
		<category><![CDATA[gezici festival]]></category>
		<category><![CDATA[gitmek]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin karabey]]></category>
		<category><![CDATA[kars]]></category>
		<category><![CDATA[my marlon and brando]]></category>
		<category><![CDATA[oyuncak ülkesi]]></category>
		<category><![CDATA[toyland]]></category>
		<category><![CDATA[wolke 9]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=19</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazı, http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-1/ adresindeki yazı akıllara zarar biçimde uzamasın diye bölününce ortaya çıkan bir devam yazısıdır. Ona da bakılması tavsiye olunur. 10-11-08 Bulutların Üstünde / Wolke 9 (Andreas Dresen &#8211; Almanya 2008) Yarışmalı bölümde yer alan filmlerden biri Bulutların Üstünde. Katalogdan baktığımızda hem seçilen kare ile hem konusuyla bakmaya değer hissi uyandırmıştı, program da müsait [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazı, <a title="14. Gezici Festivalden film notları 1" href="http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-1/">http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-1/</a> adresindeki yazı akıllara zarar biçimde uzamasın diye bölününce ortaya çıkan bir devam yazısıdır. Ona da bakılması tavsiye olunur.</p>
<p><strong><span id="more-19"></span>10-11-08</strong></p>
<p><a title="Bulutların Üstünde / Wolke 9" href="http://www.imdb.com/title/tt1037228/" target="_blank">Bulutların Üstünde / Wolke 9</a> (<a title="Andreas Dresen" href="http://www.imdb.com/name/nm0237527/" target="_blank">Andreas Dresen</a> &#8211; Almanya 2008)</p>
<p>Yarışmalı bölümde yer alan filmlerden biri Bulutların Üstünde. Katalogdan baktığımızda hem seçilen kare ile hem konusuyla bakmaya değer hissi uyandırmıştı, program da müsait olunca geçtik oturduk. Kayıp zaman denemez, özenli yapılmış bir film. Ama yaratıcılık anlamında büyük bir fırsat kaçmış gözüyle bakmaktan kendimi alamadım. Yaşları altmışı geçmiş bir çift ve terzilik yapan kadının müşterisi bir erkek arasında gelişiveren aşk üçgeni konu edilmiş. Bir anlamda sevmenin, sevişmenin yaşı yoktur. Filmi basit bir duygusal filmden ayıran şey cesurca işlenmiş sevişme sahneleri. Salonda özellikle gençlerden gelen hayret nidaları ve kıkırdamalara yol açan, iddialı ve uzun sevişme sahneleri ezber bozucu denilebilir. Ancak ilişkiye dair söylenebilecek yeni bir şey olmadığında, salonda kıkırdayan gençlerin yüzleşmelerini sağlayacak dramatik bir dönüşüm gerçekleşmediğinde filmden geriye basit bir soru kalıyor. Karakterler 30 yaşlarında olsa ne olurdu? Yanıt filmin sıradanlığını vurgulayan aslında tek bir sözcük: Porno.</p>
<p>Bu indirgemeci bakış açısı, zorlayarak da olsa aslında türler ve temalar üzerine düşünmek için kışkırtıcı. Bir porno filmde oyuncuların kimlikleri değiştiğinde film bir anda sanat filmi olabilir. Kavramlar bu kadar esnek gerçekten. Film de bunu hatırlattığı için bile hatırlanmayı hak ediyor.</p>
<p><a title="Oyuncak Ülkesi / toyland" href="http://www.imdb.com/title/tt1280548/" target="_blank">Oyuncak Ülkesi / toyland</a> (<a title="Jochen A. Freydank" href="http://www.imdb.com/name/nm0293770/" target="_blank">Jochen A. Freydank</a> &#8211; Almanya 2007)</p>
<p>Festivalin en doyurucu yanlarından biri 35mm. çekilmiş kısa filmleri izlemekti. Hele ki programdaki kesişmeler nedeniyle toplu gösterimleri ıskalayanlar için her uzun metrajlı filmle birlikte birer de kısa göstermek daha da isabetli bir tercih.</p>
<p>Kısa filmle ilgili kafamda hep şöyle bir algı var. Özellikle Türkiye&#8217;de bir çok insanın yanılgısı, bütçe vb. açılardan rahat olabileceğini kestirince kısa film yapmayı daha kolay sanmak diye düşünürüm. Burada izlediğimiz kısalar arasında öyle bütçelerle çekilmiş olanlar vardı ki&#8230; En basitinden her birini 35mm. izledik&#8230;</p>
<p>Toyland, Nazi Almanyası döneminde iki komşu çocuğun hikayesi. Komşulardan biri Hıristiyan diğeri Yahudi, bir gün Naziler geliyor&#8230; Hıristiyan aile Yahudi olan ailenin çocuğunu &#8220;ah haylaz, nerelerdeydin, bu bizim çocuk faşist beyler, vallahi aryan, soy sop germen vundebah, vundebah&#8221; diyerek kurtarıyor.</p>
<p>Kimi hikayeler var ki, ne kadar çok anlatıldığı asla kimseyi ikna etmeyecek. Dolayısıyla bu filmi görmek de şaşırtıcı değil. Sinematografik açıdan başarılı bir film olmuş. O da yeter&#8230;</p>
<p><a title="Gitmek / My Marlon and Brando" href="http://www.imdb.com/title/tt0920460/" target="_blank">Gitmek / My Marlon and Brando</a> (<a title="Hüseyin Karabey" href="http://www.imdb.com/name/nm2345855/" target="_blank">Hüseyin Karabey</a> &#8211; Türkiye/Hollanda/Fransa 2008)</p>
<p>Festivalde yaşadığım en büyük hayal kırıklığı. <a title="ajans21" href="http://ajans21.com/" target="_blank">Ajans21</a>&#8216;deki insanlardan bu filmi dinleyip, festivalden festivale gidişini izleyip, filmi merakla beklemeye başlamıştım. Bütün İstanbul entelijansiyası Ayça Damgacı&#8217;nın hikayesi ve oyunculuğunu konuşuyordu ve sonra Kültür Bakanlığındaki bazı işgüzar bürokratlar, izlemedikleri bir filmi sansürlemeye çalışarak rezil olunca film iyice tanınır hale gelmişti.</p>
<p>Ne yazık ki, bütün bu beklentilerden belki de, filmi çok zayıf buldum. Ayça Damgacı&#8217;nın tekdüze oyunculuğu, Hama Ali&#8217;nin gönderdiği videoları bir komedi unsuru olarak ortaya seren kurgu ve Hüseyin Karabey&#8217;in belgeselciliğinden yararlanılmış güzel ama filmle ilgisiz planlar derken film gerçekten hayal kırıklığı oldu.</p>
<p>Herşeyden önce, dramaturjik olarak Hama Ali&#8217;nin yerleştirildiği pozisyonu son derece sakıncalı buldum. Evrensel gazetesine verdiği bir ropörtajda Karabey, video kasetlerle temsil edilen Hama Ali&#8217;nin küçük burjuva hümanizmine bir eleştiri oku olduğunu açıklıyor. Ayça ile gerçek anlamda ilgilenmediği hissi uyandırarak bu yargılamaları eleştirmek niyetinde olduğu anlaşılıyor. Elbette komik ama ilgisiz Hama imajı kafamızda ne kadar oturursa, final bizi o denli sarsacak. (Bunun küçük burjuva vicdanlarımıza nasıl ulaşacağı konusunda şüphelerim olsa da&#8230;) Buraya kadar anlaşılır, ama Karabey&#8217;in, Kürtlerin sinemada temsilinin son derece sorunlu olduğunu -haklı olarak- vurgularken, oryantalizm tuzağına nasıl düştüğü çok net değil. İbrahim Tatlıses ya da saf, konuşamayan Kürt prototiplerini yıkayım derken, gerçeklikten uzak, romantik bir Kürt aşık miti yaratmak nasıl bu amaca hizmet edebilir sorusunun yanıtını filmde bulamadım. Haliyle, bunu vicdan sorgulamasıyla, kimlikle ilişkilendirilmekte de zorlandım.</p>
<p>Film çekilme hikayesiyle, yola çıkış biçimiyle, niyetiyle gayet desteklenmesi gereken bir proje. Ne yazık ki, kültür endüstrisinin genel bir problemi olarak görülebilir, bir filmi desteklemenin tek yolunu o filme verilebilecek her ödülün verilmesi olarak anlayan insanlar çok. Hayır, ödül verilmesi çok sorun değil, ama nice festivalde en iyi oyuncu ödülü almış birine &#8220;oyunculuğunu tek boyutlu ve sıkıcı buldum&#8221; demekte zorlanıyorsunuz. Ya da siz bu konuları dile getirmekteki rahatlığınıza bağlı olarak söyler geçersiniz, de o oyuncunun bir yanda dünya festivallerinde gösterilen ilgi bir yanda sizden gelen eleştiri arasında seçeceği yol bellidir.</p>
<p>Cesurca bir hikayeyi, barışa hizmet eden bir film yapma isteğini ve yeni denemeler yapmayı teşvik etmeye katılıyorum. Hüseyin Karabey ve Ayça Damgacı bu nedenle ilk günden beri aldıkları tüm desteği haketmiş iki insan diye düşünüyorum. Bununla birlikte yaptıkları film kötü. İkisi aynı anda olamaz mı? Destek, sempati ve umut hep başarı mı getirir, getirmelidir? Her politik/insani duygularla yakınlık hissettiğimiz olayı hakkından fazla desteklersek bir süre sonra estetik anlamda kötürümleşmez miyiz? Pozitif bilimlerde deney sonuçları hipotezi yanlış çıkardığında da sevinilir. Somut bir bilgiye ulaşılmasını sağladığı için. Duygusal bağlar kurulmaz, işe devam edilir. Neden sinemayı, tiyatroyu ya da diğer kültürel etkinlikleri de böyle görmüyoruz? Deneme yapmayı övmenin şartı, denenenleri beğenmek olmamalı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>14. Gezici Festival&#8217;den film notları &#8211; 1</title>
		<link>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-1/</link>
		<comments>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-1/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2009 19:09:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>löker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defterden bloga taşınmışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[ae fond kiss]]></category>
		<category><![CDATA[ani harabeleri]]></category>
		<category><![CDATA[çakma belgesel]]></category>
		<category><![CDATA[ceza parkı]]></category>
		<category><![CDATA[duygudan da öte]]></category>
		<category><![CDATA[gezici festival]]></category>
		<category><![CDATA[kars]]></category>
		<category><![CDATA[karşınızda spinal tap]]></category>
		<category><![CDATA[ken loach]]></category>
		<category><![CDATA[mockumentary]]></category>
		<category><![CDATA[the punishment park]]></category>
		<category><![CDATA[this is spinal tap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://loker.radiobrecht.org/?p=16</guid>
		<description><![CDATA[Feragatname: 14. Gezici Festival, 07-13 Kasım 2008 tarihleri arasında Kars&#8217;taydı. Geçen sene olduğu gibi BelgeSeyir atölyesine liderlik etme fırsatı buldum. Bu kez Ankara yerine İstanbul&#8217;dan ve Betül&#8217;le birlikte yola çıktık. Kars&#8217;ta dolandığımız hafta boyunca defterime aldığım notları blogda saklamak, bu filmlerle ilgili fikir almak isteyen insanlar için derneğin sitesinden başka bir kaynak daha yaratabilir diye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Feragatname</em>: <a title="Gezici Festival" href="http://www.gezicifestival.org" target="_blank">14. Gezici Festival</a>, 07-13 Kasım 2008 tarihleri arasında Kars&#8217;taydı. Geçen sene olduğu gibi <a title="BelgeSeyir" href="http://www.comd.bilkent.edu.tr/Kars07.html" target="_blank">BelgeSeyir</a> atölyesine liderlik etme fırsatı buldum. Bu kez Ankara yerine İstanbul&#8217;dan ve Betül&#8217;le birlikte yola çıktık. Kars&#8217;ta dolandığımız hafta boyunca defterime aldığım notları blogda saklamak, bu filmlerle ilgili fikir almak isteyen insanlar için derneğin sitesinden başka bir kaynak daha yaratabilir diye düşündüm.</p>
<p>Bu nedenle, kısa, öznel ve zaman zaman karman çorman film notlarını izlediğimiz günlere göre yazıyorum. Filmleri izlemiş olanlarla, üzerlerine konuşmak hoşuma gidebilir. Ama sevmiş olduğunuz filmleri sevmemişsem, bana küfretmek için yorum yazarken harcayacağınız zamanda çok daha güzel şeyler yapabileceğinizi hatırlatmak boynumun borcudur. Bir de, zaman zaman zübük köşeyazarı tonunda birinci çoğul ifade kullanmam Betül&#8217;le yazdığım notları aktarırken düzeltmemiş olmamdan&#8230;</p>
<p><strong><span id="more-16"></span>07-11-08</strong></p>
<p><a title="Duygudan da Öte / Ae Fond Kiss" href="http://www.imdb.com/title/tt0380366/" target="_blank">Duygudan da Öte / Ae Fond Kiss</a> (<a title="Ken Loach" href="http://www.imdb.com/name/nm0516360/" target="_blank">Ken Loach</a> &#8211; İngiltere/İtalya/Almanya/İspanya 2003)</p>
<p>Festival kapsamında milliyetçilik konulu bir panele katılan Ferhat Kentel&#8217;in seçimi Duygudan da Öte. Vizyon zamanı kaçırdığım bir filmdi, yakaladığıma sevinerek işaretledim programda. Kentel filmi şu sözlerle anlatmış:</p>
<p><em>&#8220;İskoçya’nın Glasgow kentinde &#8216;birbirine benzemeyen ötekiler&#8217;, mesela Katolik İrlandalılar ve Pakistanlılar arasında önyargılar nasıl ürer, nasıl yeniden üretilir, gündelik hayatın içine siner ve orayı ele geçirir? Renkleri, gittikleri ibadethaneler ya da annelerinden öğrendikleri diller farklı olsa da, aslında birbirlerine birçok konuda çok fazla benzeyen insanlar nasıl &#8216;benzemez&#8217; hale gelirler?&#8221;</em></p>
<p>Loach en sevdiğim yönetmenlerden biri. Yine de kabul etmek gerekir ki, sadelik olarak gördüğü dil, kimi zaman temponun seyirciyi zorladığı bir durağanlığa dönüp filmi aşağı çekebiliyor.</p>
<p>Bu filminde hiç o duyguya kapılmadım. Bununla birlikte filmi Loach&#8217;un sevdiğim filmleri rafına koymak da içimden gelmedi. Öncelikle, Kentel&#8217;in tarifinin karşılığını filmde görmek kolay değil. &#8220;İngiltere&#8217;de yaşayan Asyalılar&#8221; fenomeni üzerine bir şey biliyor sayılmam elbette. Yine de, izlediğim başka filmler, <a title="Asian Dub Foundation" href="http://www.asiandubfoundation.com/" target="_blank">Asian Dub Foundation</a>&#8216;un hikayesi vb. ile kafamda kimi fikirler var. Filmde Pakistanlı ailenin temsili bu gözle baktığımda kolaya kaçılmış, yer yer klişe duygusu yarattı.</p>
<p>Yine de sinemada Loach izlemek, festivalin açılışını kendi açımızdan böyle yapmak güzeldi.</p>
<p><strong>08-11-08</strong></p>
<p>Güneş açarak &#8220;bulutta dondurur, güneşte terletir Kars&#8221; ile tanışmamızı sağladı. Gerçekten havanın bir anda nasıl ılıyıverdiğini görmek şaşırtıcı ama ağır kış koşullarına hazırlıksız halimize merhem bir durumdu. Biraz kenti dolaşıp, biraz da otelden geride bıraktığımız işler yapılabilir mi, internet kararlı mı gibi soruların yanıtlarını aradık. Pazar günü biraz daha dolu görünen bir gün olduğu için, p.tesi sabahı yapılması gerekli işlerin yetişmesi için güzel bir fırsatı, üşenmeyip getirdiğimiz <a title="şömbik" href="http://cekirdek.pardus.org.tr/~gurer/sombik.html" target="_blank">şömbik</a> sayesinde mis gibi kahveyle kutladık. Bir tek film, festivale yakışmasa da, hala ısınma turlarındayız denilebilir.</p>
<p><a title="Ceza Parkı / Punishment Park" href="http://www.imdb.com/title/tt0067633/" target="_blank">Ceza Parkı / Punishment Park</a> (<a title="Peter Watkins" href="http://www.imdb.com/name/nm0914386/" target="_blank">Peter Watkins</a> &#8211; A.B.D. 1970)</p>
<p>Amerikanın tarihinde sosyal hareketlerle ilgili altın çağ denebilecek döneme ait bir çok imgeyi, vietnam savaşı protestolarında bir araya gelen farklı muhalefet renklerini ve onlara yönelik baskının akıl dışılığını vurgulamak için çekilmiş, Mockumentary &#8211; Çakma Belgesel tarzının öncülerinden kabul edilen bir film.</p>
<p>Belgeselmiş gibi dili güzel kotarılmış, taraflar arasındaki çatışmada ajitasyonu çok güçlü kullanabilen bir işti, ama sistemin akıl dışı baskısına ve baskının kaynağı olan tipikleşmeye dair öfkeyi kusacak bir şey bulamamak filmi çok da hoş duygularla hatırlamaya büyük engel. Kaliteli ve özenli bir işi içi burkarak hatırlamak politik filmlerle ilgili hep rahatsız olacağım bir şey mi diye ayrıca düşünmem gerekebilir.</p>
<p><strong>09-11-08</strong></p>
<p>Güne <a title="Ani şehri" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Ani" target="_blank">Ani</a> gezisiyle başladık. <a title="Ani şehri" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Ani" target="_blank">Ani</a>, üzerine epeyce düşünülebilecek bir yer. Gerekli kaynak ve irade ile dünyanın sayılı açık hava müzelerinden biri olabilir. Tam da Çambel&#8217;den bahsettiğimiz günlerde böyle düşünüyor olabilirim, ama gerçekten kurulu olduğu vadi sırtı, çevresindeki mağaralar, içerdiği kültürel hazineyle <a title="Ani şehri" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Ani" target="_blank">Ani</a> gerçekten çok etkileyici bir alan.</p>
<p><a title="Karşınızda Spinal Tap / This Is Spinal Tap" href="http://www.imdb.com/title/tt0088258/" target="_blank">Karşınızda Spinal Tap / This Is Spinal Tap</a> (<a title="Rob Reiner" href="http://www.imdb.com/name/nm0001661/" target="_blank">Rob Reiner</a> &#8211; A.B.D. 1984)</p>
<p><a title="Mockumentary" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Mockumentary" target="_blank">Mockumentary</a> &#8211; <a title="Çakma Belgesel" href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=mockumentary" target="_blank">Çakma Belgesel</a> temasının devamında izlediğimiz filmde bir heavy metal grubunun Amerika turnesi boyunca yaşananlar, yanlarındaki bir belgeselcinin gözünden aktarılıyor. Bu mizansen belgesel dili dönemin müzik endüstrisi ve metal müziğin klişelerine dair yaratılan parodileri çok başarılı biçimde sunarken, filmin en başarılı yanı belgesel olduğuna handiyse inanacağımız hale getiren müzikler oluyor. Film için bestelenmiş heavy metal parçaları gerçekten başarılılar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://loker.radiobrecht.org/2009/02/14-gezici-festivalden-film-notlari-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
